Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap (страница 10)
Annem yatağımın yanına oturdu; eline, kırmızımsı kapağı ve anlaşılması güç ismiyle benim gözümde belirgin bir kişilik ve gizemli bir cazibe izlenimi bırakan “Tarla Çocuğu François”yı almıştı. Daha önce hiç gerçek bir roman okumamıştım. George Sand’ın tipik bir romancı olduğunu duymuştum. “Tarla Çocuğu François”da tanımlanamaz harika şeyler bulmaya çoktan kendimi hazırlamıştım. Az da olsa tahsilli bir okurun, bir romanın ortak özellikleri olarak bildiği merak ve merhamet duygularını uyandırmayı hedefleyen anlatım biçimleri, endişe veya hüzün yaratan bazı söyleyiş tarzları -yeni bir kitabı çok sayıda benzeri bulunan bir şey gibi değil de kendinden başka varoluş nedeni olmayan eşsiz bir insan gibi gören- bana, “Tarla Çocuğu François”nın özünden yayılan, baş döndürücü bir koku gibi geliyordu. Bu gündelik olayların, sıradan objelerin, alışılmış kelimelerin altında, farklı bir tonlama, bir vurgu sezinliyordum. Olaylar birbirini izlerken, o sıralar kitap okurken sayfalar boyunca başka hayaller kurduğumdan anlaşılması daha da zor gelirdi. Kitabı yüksek sesle annem okuduğunda dalgınlığımın sebep olduğu olayların akışındaki boşluklara, aşk sahnelerinin atlanması eklenirdi bir de. Bu yüzden, değirmencinin karısıyla çocuğun birbirlerine olan davranışlarında meydana gelen ve ancak yeni filizlenen bir aşktaki gelişmelerle açıklanabilen bütün bu tuhaf değişimler, bende derin bir gizem uyandırıyordu; bu esrarın kaynağının, neden olduğunu bilmeksizin çocuğu canlı, kızıl ve çekici rengiyle çevreleyen o anlaşılmaz, hoş “Tarla Çocuğu” sıfatından geldiğini varsayıyordum. Annem sadık olmasa da içinde gerçek duygular bulduğu eserleri okurken saygılı ve sade vurgularıyla, o güzel, yumuşak sesiyle hayran olunacak bir okuyucuydu.
Hayatta kendisinde bu hayranlığı veya merhameti, sanat eserleri değil de insanlar uyandırdığında bile sesinde, davranışında, sözlerinde, bir zamanlar çocuğunu kaybetmiş bir anneyi üzebilecek herhangi bir sevinç patlaması yaşamamaya, bir ihtiyara yaşını düşündürebilecek herhangi bir yıl dönümü veya doğum gününü anımsatmamaya, genç bir bilginin canını sıkabilecek ev işleri konularını açmamaya ne denli büyük bir saygıyla özen gösterdiğini görmek insanı duygulandırırdı. Aynı şekilde, George Sand’ın -ki annemin hayatta her şeyin üstünde tutmayı büyükannemden öğrendiği ve benim sonradan, kendisine kitaplarda da her şeyin üstünde tutmamayı öğreteceğim-o iyi yüreklilikle, manevi zarafetle dolu olan romanlarını okurken de annem, o güçlü akışı bozabilecek her türlü bayağılığı, yapmacıklığı sesinden uzak tutmaya özen göstererek, âdeta onun sesi için yazılmış olan ve sanki bir bütün olarak duyarlılığının kapsamı içinde yer alan cümlelere gerektirdikleri bütün doğal şefkati, sınırsız yumuşaklığı katardı. Cümleleri olması gereken tonda seslendirmek için, onlardan önce var olan ve onları kâğıda döktüren ama kelimelerin belirtmediği samimi vurguyu keşfederdi; bu vurgu sayesinde metinde bulunan fiillerin zaman çekimlerindeki çiğlik etkisini hafifletir, hikâye birleşik zamanına ve -di’li geçmiş zamana iyiliğin yumuşaklığını, şefkatin melankolisini katar, bitecek olan cümleyi başlayacak olan cümleye yönlendirir, sayıları farklı da olsa heceleri düzenli bir ritme sokmak için hızını kâh arttırıp kâh düşürerek o sıradan metne duygusal ve sürekli bir canlılık verirdi.
Vicdan azabım durulmuş, annemin yanımda olduğu o gecenin tatlı akışına bırakmıştım kendimi. Böyle bir gecenin tekrarlanmayacağını, hayattaki en büyük arzumun, yani annemi bu hüzün dolu saatler boyunca yanımda tutmanın, hayatın zorunluluklarına ve herkesin isteğine karşı olduğunu, bu yüzden de bu arzumun hayata geçmesine izin verilmesinin suni ve istisnai bir durum teşkil ettiğini biliyordum. Yüreğim ertesi gün yine daralacak, annem yanımda kalmayacaktı. Ama kederim hafiflediğinde artık onları anlamaz oluyordum; üstelik ertesi akşam henüz çok uzaktaydı; sıkıntılarım, irademden bağımsız ve sadece onları benden şimdilik ayıran zaman yüzünden önlenebilirmiş gibi görünen şeylerden kaynaklandığına göre, aradaki süre bana fazladan bir güç kazandıramayacağı hâlde hazırlık yapacak vaktim olacağını tahmin ediyordum.
İşte uzun zaman boyunca geceleri uyanıp tekrar tekrar Combray’yi hatırladığımda sadece belirsiz bir karanlığın ortasında, bir havai fişeğin veya bir projektörün geri kalanı karanlığa gömülmüş olan bir binada aydınlattığı kesitleri andıran bir tür ışıklı yüzey görürdüm: Küçük salon, yemek odası, hüzünlerimin bilinçsiz mimarı M. Swann’ın içinden geçerek geleceği karanlık ağaçlı yolun başı, takip edip merdivenin ilk basamağına ulaştığım hol, çıkması bir işkence olan, tek başına bu yamuk piramidin son derece dar gövdesini oluşturan merdiven, yeterince geniş bir taban; piramidin tepesinde de annemin geçtiği cam kapılı küçük koridorla benim yatak odam; kısaca, her zaman aynı vakitte görülen, etrafındaki her şeyden izole edilmiş, karanlıkta tek başına beliriveren (eski piyeslerin başında taşradaki gösteriler için düzenlenen dekorları andıran), soyunma dramımın vazgeçilmez dekoru; sanki Combray dar bir merdivenle birbirine bağlanan iki kattan oluşmuş ve saat hep akşamın yedisiymiş gibi… Doğruyu söylemek gerekirse Combray’nin başka şeyler de barındırdığını, orada başka saatlerin de var olduğunu garanti edebilirdim. Ancak bunlardan hatırlayacaklarımı bana sadece iradi hafıza, zihinsel hafızanın sunacağı ve onun geçmişe ait bilgileri geçmişten hiçbir şey içermediği için, Combray’nin geri kalanını düşünmeyi canım hiçbir zaman istemezdi. Gerçekte onların hepsi benim için ölmüş sayılırdı.
Sonsuza kadar ölmüşler miydi? Mümkündür.
Bütün bunlarda tesadüfün rolü büyüktür ve ikinci bir tesadüf olan ölümümüz de ilkinin lütuflarını uzun süre beklememize izin vermez.
Kaybettiğimiz kişilerin ruhlarının, daha ilkel bir varlıkta; bir hayvanın, bir bitkinin, cansız bir nesnenin içinde tutsak olduğunu söyleyen Kelt inancını mantıklı bulurum. Sahiden de kaybetmişizdir bu ruhları aslında, ta ki ruhun hapsolduğu ağacın yanından geçip ruhu barındıran o nesneyi tesadüfen bulacağı, birçokları için asla gelmeyecek o güne kadar. O zaman ruh irkilip bir köşeye siner, bizi çağırır ve onu tanıdığımız anda büyü bozulur. Bizim tarafımızdan kurtarılan ruh, ölümü alt eder ve bizimle yaşamaya başlar yeniden.
Geçmişimiz için de aynı şey geçerlidir. Geçmişi hatırlama çabamız nafile, zihnimizin bütün gayretleri boşunadır. Geçmiş, zihnin hâkimiyet alanının ve kavrayış gücünün dışında bir yerlerde, bizim hiç ummadığımız bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı bir duygunun) içinde saklıdır. Ölmeden önce bu nesneye rastlayıp rastlamamamız ise tamamen tesadüfe bağlıdır.
Uzun yıllardır, yatmaya gidişimin tiyatrosu ve dramı dışında, benim için Combray’ye ait her şey yok olmuşken, bir kış günü eve geldiğimde annem üşüdüğümü görüp alışkın olmadığım şekilde, bana biraz çay içmemi önerdi. Başta reddettim, sonra neden bilmem, fikir değiştirdim. Annem birini, “küçük madlen” denilen, bir istiridye kabuğunun oluklu çenetleri arasında biçimlendirilmiş gibi görünen o kısa, tombul keklerden almaya gönderdi. Az sonra o kasvetli günün ve iç karartıcı bir yarının beklentisiyle bunalmış bir vaziyette yaptığım şeye dikkat etmeden yumuşasın diye içine bir parça madlen atığım çaydan bir kaşık alıp ağzıma götürdüm. Ama içinde kek kırıntıları bulunan çay damağıma değdiği anda irkilerek içimde olup biten sıra dışı şeye dikkat kesildim. Sebebi hakkında en ufak bir fikre sahip olmadığım harikulade bir haz beni sarıp sarmalamıştı. Hayatın inişli çıkışlı hâllerini önemsiz, felaketlerini zararsız, kısalığını aldatıcı kılmış, aşkın da izlediği yöntemle, benliğimi değerli bir özle doldurmuştu: Daha doğrusu bu öz benliğimde değildi, benliğimin ta kendisiydi. Kendimi vasat, sıradan ve ölümlü hissetmiyordum artık. Bu yoğun tesirli mutluluk nereden gelmiş olabilirdi bana? Bunun kekin ve çayın tadıyla bir bağlantısı olduğunu düşünüyordum ama onu katbekat aştığını, aynı nitelikte olmaması gerektiğini de hissediyordum. Nereden geliyordu? Anlamı neydi? Nerede yakalanabilirdi? İkinci bir yudum aldım, ilkinden fazlasını bulamadım, üçüncü yudumumda ikincisinden de eser yoktu. İçmeye son vermem gerek, iksirin etkisi azalıyor gibi. Aradığım gerçeğin onda değil, bende olduğu çok açık. İksir onu benim içimde uyandırdı ama onu tanımıyor, tek yapabileceği, benim yorumlayamadığım, daha sonra kesin bir açıklama elde etmek için, en azından bozulmamış hâliyle tekrar emrimde bulmak istediğim bu tanıklığı gittikçe azalan bir şiddetle durmadan tekrarlamak. Fincanı bırakıp dikkatimi zihnime yöneltiyorum. Gerçeği bulmak ona düşüyor. Ama nasıl? Zihnin her seferinde kendini aştığı, hem araştırıcı hem de arayacağı karanlık dünyanın tamamı olduğu ve bilgi dağarcığının hiçbir işine yaramayacağı durumlarda hissedilen o hazin belirsizlik. Aramak? Yetmez. Yaratmak. Henüz var olmayan ve sadece kendisinin hayata geçirebileceği, sonra da ışığıyla aydınlatabileceği bir şeyle karşı karşıya zihnim.
Kendi kendime, verdiği mutluluğun ve diğer ruh hâllerini yok eden gerçekliğinin hiçbir mantıklı dayanağı olmayan bu bilinmez ruh hâlinin ne olduğunu sormaya başlıyorum yine. Onu tekrar ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Zihnimde, ilk yudumu aldığım o ana geri dönüyorum. Diğer ruh hâlini yeni bir aydınlanma olmadan tekrar buluyorum. Zihnimden biraz daha denemesini, kaçan o duyguyu bir defa daha geri getirmesini istiyorum. Bu duyguyu yakalamak için yapacağı hamlenin önünü hiçbir şey kesmesin diye bütün engelleri, ilgisiz düşünceleri aşıyor, kulaklarımı ve dikkatimi yan odadan gelen seslerle dolduruyorum. Ama tam tersine, az önce yasakladığım şeyi şimdi teşvik ediyor, başarısız olup yorulduğunu hisseden zihnimi başka şeyler düşünmeye, son bir denemeden önce kendini toparlamaya zorluyorum. Daha sonra ikinci kez, önünü tamamen açıyorum, hâlâ tazeliğini koruyan o ilk yudumun tadını koyuyorum karşısına da ve içimde çok derinlerde bir şeyin, isyan edercesine yer değiştirdiğini, yukarı çıkmak istediğini seziyorum; ne olduğunu bilmiyorum ama yavaş yavaş yükseliyor; katettiği mesafelerin direncini hissediyor, uğultusunu duyuyordum.