Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap (страница 12)
Birkaç dakika sonra halamı öperdim içeri girip; Françoise çayını hazırlar veya halam, eğer kendini rahatsız hissediyorsa çay yerine hamur işi isterdi; kaynar suya koyulacak ıhlamuru eczane torbasından bir tabağa boşaltmaksa bana düşerdi. Kuruyup bükülen sapların oluşturduğu değişken kafesin kavisli bezemeleri arasında solgun çiçekler, bir ressam tarafından düzenlenip en estetik şekilde yerleştirilmiş gibi açılırlardı. Değişip olağan görünüşlerini kaybeden yapraklar, en alakasız şeyleri; bir sineğin saydam kanadını, bir etiketin yazısız arka yüzünü, bir gül yaprağını andırır ama sanki bir kuş yuvası yapar gibi yığılmış, ufalanmış veya örülmüş olurlardı. Sahte bir düzenlemede yer almayacak binlerce küçük gereksiz detay -eczacının hoş savurganlığı- tıpkı bir kitapta tanıdık bir isme rastladığımızda şaşırmamız gibi, bunların La Gare Caddesi’nde gördüğüm gerçek ıhlamur sapları olduğunu, tam da bu yüzden, yapay değil gerçek olduklarını ve kurudukları için değiştiklerini anlamanın büyük keyfini yaşatırdı bana. Ve her yeni kişilik, eski bir kişiliğin başkalaşımı olduğundan ben de minik gri toplara bakıp açmamış yeni tomurcukları tanırdım ama özellikle küçücük altın gülleri çağrıştıran çiçekleri asılı oldukları narin sap ormanında ortaya çıkaran, pembe bir ay ışığına benzer tatlı parıltı -bir duvarda, silinmiş bir freskin yerini meydana çıkaran ışıltı gibi, ağacın “renklenmiş” kısımlarıyla renklenmemiş kısımları arasındaki farkın işareti- bu taç yaprakların eczane torbasını süslemeden önce, bahar akşamlarını kokularıyla dolduran çiçeklere ait olduklarını gösterirdi bana. Renkleri hâlâ o ay ışığının pembesiydi ama çiçeklerin alaca karanlığı sayılabilecek bu şimdiki kısa hayatlarında yarı yarıya sönmüş ve küllenmişti. Çok geçmeden halam, ölü yaprak ve solgun çiçek lezzetini sevdiği ıhlamuruna küçük bir madlen batırır, yeterince yumuşayınca da bir parçasını bana uzatırdı.
Yatağının bir kenarında limon ağacından iri, sarı bir şifonyerle, hem eczane hem de ana altar9 işlevi gören bir Meryem Ana heykelciğiyle bir Vichy-Célestins şişesinin altında dua kitaplarıyla ilaç reçetelerinin, kısacası halamın yattığı yerden ibadetini de perhizini de sürdürmesi, ne pepsin10 ne de akşam duası saatini kaçırmaması için gereken her şeyin bulunduğu bir komodin vardı. Yatağın diğer tarafı pencereye bitişikti; halam can sıkıntısını gidermek için sabahtan akşama kadar, gözlerinin önünde uzanan sokağa bakıp İranlı prensler gibi, Combray’nin gündelik ama hatırlaması güç tarihçesine dalar gider, sonra da Françoise’la birlikte yorumlardı.
Halam yanında oturalı daha beş dakika olmamışken onu yorarım endişesiyle beni dışarı gönderirdi. Sabahın bu saatinde henüz peruğu olmadığı için açık olan, kemikleri, dikenli bir tacın sivri uçları veya bir tespihin taneleri gibi göründüğü solgun, donuk alnını dudaklarıma doğru uzatıp, “Hadi küçüğüm, git artık, git de ayin için hazırlan; aşağıda da Françoise’la karşılaşırsan söyle de sizinle fazla oyalanmasın, bir ihtiyacım var mı diye yukarı çıkıp bir baksın.” derdi bana.
Yıllardır halama hizmet eden ve bir gün tamamen bizim hizmetimize gireceğine o sıralar ihtimal dahi vermeyen Françoise bizim orada olduğumuz aylar boyunca gerçekten de halamı biraz ihmal ederdi. Çocukluğumda, biz henüz Combray’ye gitmezken Léonie halam kışı Paris’te, annesinin evinde geçirdiği zamanlar Françoise’ı öyle az tanırdım ki yılbaşında büyük halamın evine gitmeden önce, annem elime bir beş frank sıkıştırır ve şöyle derdi: “Sakın yanlış kişiye verme! Ben ‘Günaydın Françoise!’ deyip o sırada senin koluna hafifçe dokunurum, o zaman verirsin.” Halamın loş sofasına girer girmez karanlıkta, şeker elyafından yapılmış gibi dimdik ve kırılgan, etkileyici bir başlığın kıvrımlarının altında, önceden yerleşmiş bir minnet tebessümünün iç içe yayılan halkalarını görürdük. Bu tebessüm, koridorun küçük kapısının eşiğinde, bir nişin içindeki azize heykelciğiymiş gibi hareketsiz ve ayakta duran Françoise’a aitti. Bu kilise karanlığına biraz olsun alışılınca Françoise’ın yüzünde tarafsız bir insanlık aşkı, yılbaşı hediyesi umudunun kalbinin en asil köşelerinde hayat bulduğu, yüksek sınıflar için beslediği sevecen bir saygı fark edilirdi. Annem sertçe kolumu çimdikler ve gür bir sesle, “Günaydın Françoise!” derdi. Bu işaretle birlikte parmaklarım açılır, avcumdaki parayı kararsız da olsa uzanmış bir ele bırakırdım. Combray’ye gitmeye başladığımızdan beri Françoise’dan başka kimseyi çok da iyi tanımıyordum; biz onun gözdeleriydik; en azından ilk yıllarda, halama gösterdiği özeni bize de gösterirdi, daha coşkulu bir sevgi duyardı çünkü ailenin bir parçası olmamızın getirdiği saygınlığa (Aile fertleri arasındaki görünmez kan bağına Yunan trajedi yazarları kadar saygı duyardı.) her zamanki efendileri olmayışımızın çekiciliği eklenirdi. Bu yüzden de Paskalya arifesinde Combray’ye vardığımız zaman annem Françoise’a, kızının, yeğenlerinin hatırını, torununun şirin olup olmadığını, büyüyünce ne olacağını, büyükannesine çekip çekmediğini sorduğunda bizi büyük bir sevinçle karşılar, o günlerde Combray’de esen buz gibi rüzgârlar yüzünden havaların hâlâ ısınmamış olmasına bizim adımıza hayıflanırdı.
Etrafta kimsecikler kalmadığında Françoise’ın yıllar önce ölen ailesi için hâlâ gözyaşı döktüğünü bilen annem, tatlı tatlı onlardan konu açar, hayatları hakkında binbir ayrıntı sorardı.
Annem, Françoise’ın, damadından hoşlanmadığını ve damadının varlığının, kızıyla birlikte olmaktan alacağı zevkin azalmasına sebep olduğunu sezmişti. Dolayısıyla Françoise Combray’den birkaç kilometre uzaklıktaki evlerine onları görmeye gideceği zaman, annem gülümseyerek, “Eğer Julien’in işi çıkmışsa, evde değilse ve Marguerite’le bütün gün baş başa kalsanız, çok üzülürsünüz ama kaderinize razı olursunuz değil mi Françoise?” derdi. Bunun üzerine Françoise gülerek, “Hanımefendi her şeyi biliyor; hanımefendi Mme Octave için getirtilen ve kalbinizin içindekileri bile görebilen X (X’i, kendisi gibi bir cahilin bu bilimsel terimi kullanabilmesine gülerek, sahte bir zorlanmayla, kendi kendine alay ederek söylerdi.) ışınlarından beter.” diye karşılık verir ve onunla meşgul olunmasından dolayı mahcup, belki de ağladığını görmememiz için ortadan kayboluverirdi; annem, bir köylünün hayatının, mutluluklarının, acılarının ilgi uyandırabileceğini, kendinden başka insanlar için bir sevinç veya üzüntü kaynağı olabileceğini hissetmenin bu yumuşak heyecanını ona yaşatan ilk kişi olmuştu. Halam, sabahın beşinden itibaren peksimeti andıran, kolalanmış, kusursuz kıvrımlı başlığıyla, mutfağında da bayramlık kıyafetleri içindeki kadar güzel olan bu zeki, çalışkan hizmetkârı annemin ne kadar takdir ettiğini bildiği için, Combray’ye ziyaretimiz süresince, Françoise’dan biraz vazgeçmeye razı olurdu; Françoise her şeyi iyi yapar, sağlığı yerinde olsun olmasın, hiç sesini çıkarmadan göze batmadan arı gibi çalışırdı; halamın hizmetkârları arasında, annem sıcak su veya kahve istediğinde, suyu gerçekten kaynar hâlde getiren bir tek Françoise’dı; bir evde onun dâhil olduğu türde hizmetkârlar, eve ilk kez gelen bir yabancının en hoşlanmadığı hizmetkârlardır çünkü belki de ev sahiplerinin bu misafire ihtiyaçları olmadığını ve kendilerini işten çıkarmaktansa onu misafir etmekten vazgeçeceklerini bildiklerinden, misafirin gönlünü kazanma zahmetine katlanmayıp herhangi bir kibarlık göstermezlerdi; ama aynı zamanda efendilerinin üzerine titrediği hizmetkârlardır çünkü efendiler, bir misafirde olumlu izlenim bırakan ancak genellikle onarılamaz bir beceriksizliği gizleyen o sahte inceliğe, yaltakçı gevezeliğe tenezzül etmez ve onların gerçek yeteneklerini tecrübeyle bilirler.
Annemlerin bütün ihtiyaçlarının karşılandığından emin olduktan sonra Françoise, halama pepsinini vermek ve öğle yemeğinde ne yiyeceğini sormak için tekrar yukarı çıkar, genellikle önemli bir konuda görüşünü belirtmesi veya açıklamada bulunması gerekirdi:
“Mme Goupil, kız kardeşini almaya on beş dakika geç gitti, düşünebiliyor musunuz Françoise? Yolda biraz oyalanıp da kiliseye rahip kutsal ekmekle şarabı dağıtırken varırsa hiç şaşırmam!”
“Eh! Sonunda olacağı budur!” diye cevap verirdi Françoise.
“Françoise beş dakika önce gelseydiniz, elinde Mme Callot’nun sattıklarının iki katı kalınlığındaki kuşkonmazlarla geçen Mme Imbert’i görecektiniz; hizmetçisinden öğrenin bakalım, nereden almış. Siz bu sene bütün soslara kuşkonmaz koyuyorsunuz ya, misafirlerimiz için de öyle güzellerinden alırdınız.”
“Saygıdeğer pederden aldığına kuşkum yok.” derdi Françoise.
“Ah benim zavallı Françoise’cığım! Saygıdeğer pederden almış olur mu hiç?!” diye karşılık verirdi halam omuz silkerek. “Siz de biliyorsunuz ki onun yetiştirdikleri ufacık, işe yaramaz kuşkonmazlar. Bunlarsa kol kadardı diyorum size! Sizin kolunuz kadar değil elbette ama bu sene daha da zayıflayan benim kolum gibiydiler… Françoise, şu biraz önceki kafamı şişiren gürültüyü işitmediniz mi?”
“Hayır, Madam Octave.”
“Ah! Küçüğüm, Tanrı’ya şükredin kafanız pek sağlammış. Doktor Piperaud’yu çağırmaya giden Maguelone’un sesiymiş. Doktor anında çıktı, birlikte L’Oiseau Sokağı’na döndüler. Çocuklardan biri hastalanmış olmalı.”