Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap (страница 1)
Marcel Proust
Kayıp Zamanın İzinde. Swann’ların Tarafı. 1. Kitap
Marcel Proust, 10 Temmuz 1871’de Paris’in güney yakasındaki Auteuil’de, tarihe damga vuran Fransa-Prusya Krallığı Savaşları’nın sonlanmasının hemen ardından büyük amcasının evinde dünyaya geldi. Varlıklı ve saygın bir burjuva ailesinin çocuğu olan Proust’un çocukluk yılları Üçüncü Cumhuriyetçilerin göreve geldiği dönemlere denk gelmiştir. Babası Achille Adrien Proust, Avrupa ve Asya’da koleranın nedenlerinin ve yayılmasını araştırmak üzere görevlendirilmiş bir uzman doktordu. Annesi Jeanne Clémence Weil ise, Alsaceli zengin ve soylu bir Yahudi ailesinin kızıydı. Kültürlü ve eğitimli ailesi yazmış olduğu makaleler, kitaplar ve mektuplarla da bilinmektedir. Bütün yaşamını etkileyecek olan,
1894 yılında tüm Fransa’yı etkileyen Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un casusluk ve vatan hainliğiyle suçlanarak yargılandığı ”Dreyfus Davası” patlak verdi ve davanın sonucunda Yüzbaşı Dreyfus’ün tutuklanarak Şeytan Adası’na gönderilmesi ülkeyi âdeta ikiye böldü: Dreyfus taraftarları – aleyhtarları şeklinde. Marcel Proust de Dreyfus taraftarları arasında yerini aldı. Olay üstünden üç yıl geçtikten sonra, 1898 yılında dava yeniden alevlendi. Aynı yıl Émile Zola’nın Fransa devlet başkanına hitaben
Bir eş cinsel olan Proust, eş cinsellik temasını eserlerinde açıkça ve detaylı bir şekilde konu hâline getiren ilk Avrupalı roman yazarı olmuştur.
1903 yılında ağabeyi Robert evlenip evi terk ettikten sonra aynı yılın kasım ayında babası Achille Adrien Proust vefat etti. Babası sürekli oğlunun bir kariyer edinmesi konusunda baskıcı bir tutum sergilese de Marcel Proust’un sahip olduğu hastalık buna hiçbir zaman izin vermedi. Aradan iki yıl geçti ve Eylül 1905 tarihinde annesi Jeanne Clémence Weil’in vefatı Marcel Proust’u derinden etkiledi. “Yaşamım artık o biricik amacını, biricik tatlılığını ve biricik tesellisini yitirdi, anneciğim ölürken küçük Marcel’i de yanında götürdü.” diyecek derecede annesine düşkün olan Proust büyük bir buhrana kapıldı. Hayatında önemli bir konuma sahip olan annesinin vefatı üzerine sosyal ilişkileri azalan ve kendisini yazmaya adayan Proust 34 yaşına geldiğinde yaşadığı bu travma için tedavi gördü. Daha sonra deneme yazılarıyla en önemli eserinin temellerini atmaya başladı. 1908 yılı Marcel Proust’un kariyeri açısında mihenk taşıydı.
1896 yılında ilk kitabını çıkarmaya hazırlanan Proust, ünlü yazar Anatole France’ın ön sözünü yazdı
Bu kitabıyla da istediği başarıyı elde edemeyen Proust’un başına başka bir talihsizlik daha gelmişti: I. Dünya Savaşı. Aradan 6 sene geçtikten sonra yazdığı À l’ombre des jeunes filles en fleurs (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde) adlı eseri, serinin ikinci kitabıyla 1919 yılında Goncourt Ödülü’nü kazanmış; aldığı bu ödül sayesinde sadece Fransa’da değil tüm dünyada tanınan bir yazar konumuna gelmişti. Cefayla geçen uzun yılların ardından yazarın yıldızının parlayacağı yıl bu yıldı. 1920 yılında serinin üçüncü kitabı olan
Marcel Proust hayattayken serinin yalnızca dört kitabı yayımlanabildi; geri kalan üç kitap ölümünden sonra yayımlandı. Dokuz yaşından beri boğuştuğu hastalıklar nedeniyle hiçbir zaman babasının istediği gibi bir işte çalışamayan Proust, ömrünün son günlerine kadar yazmaya devam etti. Son üç yılını çoğunlukla yatağında geçiren Proust gündüzleri uyuyor, geceleri de kitabını tamamlamak için uğraşıyordu. 1922 yılında yakalandığı zatürrenin akciğerine sıçramasıyla hayata gözlerini yumdu. Ardından Paris’teki Père Lachaise Mezarlığı’na defnedildi.
BİRİNCİ BÖLÜM
COMBRAY
I
Uzun süre, erkenden uyuyakaldım. Bazen, mumu henüz söndürmüşken gözlerim o kadar hızlı kapanırdı ki “uykuya dalıyorum” demeye bile vakit kalmazdı. Yarım saat sonra, artık uyuma vaktimin geldiği düşüncesi beni uyandırırdı; hâlâ elimde tuttuğumu sandığım kitabı yerine koyardım ve ışığımı söndürürdüm. Uyurken bile okuduklarım hakkında düşünmeye devam ederdim ama bu düşünceler kendi yollarını kendileri çizerlerdi. Kitapta bahsedilen benmişim gibi gelirdi: Bazen bir kilise, bazen bir dörtlü, bazen de I. François ile Şarlken arasındaki rekabet duygusu olurdum. Bu sanı, uyandıktan sonra birkaç saniye daha sürerdi, mantığımı yok etmezdi ama mumun artık yanmadığını fark etmemi engelleyecek kadar da gözlerimin önünde bir perde gibi dururdu. Ardından, tıpkı daha önce var olmuş düşüncelerin ruh göçü gibi benim için anlaşılmaz hâle gelmeye başlardı, kitabın konusu benden kopardı, onu düşünüp düşünmemek konusunda özgür olurdum; arkasından görme duyumu yeniden kazanırdım, etrafımı sarmış, gözlerimi ve belki de daha çok, onu nedensiz, akılalmaz, gerçekten anlaşılması güç bir şeymiş gibi algılayan ruhumu dinlendiren sakin karanlığı keşfedince şaşırırdım. Kendi kendime saatin kaç olabileceğini sorardım. Bir ormandaki kuş sesleri gibi, uzaktaki trenlerin mesafeyi vurgulayan düdüğünü duyardım; yakındaki istasyona doğru aceleyle giden bir yolcunun bulunduğu ıssız kırların enginliğini hayal ederdim; yeni yerlere, alışılmadık hareketlere, son günlerdeki sohbetlere, gecenin sessizliğinde onu hâlâ izleyen yabancı bir lambanın altındaki vedalara ve dönüş vaktinin yakın huzuruna borçlu olduğu heyecanından ötürü takip ettiği bu küçük yolun, onu hafızasına kazınacağını düşünürdüm.
Yanaklarımı, yastığın, çocukluğumuzdaki gibi dolgun ve körpe olan güzel yanaklarına gömerdim. Saati görebilmek için bir kibrit yakardım. Neredeyse gece yarısı! Mecburen seyahate çıkmış ve geceyi bilmediği bir otelde geçirmek mecburiyetinde kalan hastanın, bir nöbetle uyanıp kapının altından süzülen ışık hüzmesini fark ederek sevindiği an. Sabah olması ne mutluluk! Hizmetkârlar biraz sonra kalkarlar, zili çaldığında yardıma gelirler. Acılarından kurtulacağı ihtimali ona dayanma cesareti verir. Şimdi ayak sesleri duyduğunu sanır. Sesler yaklaşır, sonra uzaklaşır. Ve kapının altından süzülen ışık hüzmesi kaybolur. Saat gece yarısını gösterir; hava gazını söndürürler, kalan son hizmetkâr da çıkar, hasta çaresiz bütün gece acı çekecektir.