реклама
Бургер менюБургер меню

Льюис Кэрролл – Sylvie ve Bruno (страница 3)

18

Yardımcı Muhafız’ın kahvaltı salonunun açık olan penceresinden bütün gördüklerim bunlardı. Bağırmaya başladıklarında, Lord Şansölye sanki bunu daha önceden hissetmiş gibi bir anda sıçrayıp aceleyle çarşıyı en iyi gören pencerenin yanına gitti.

Elleri arkasında, ropdöşambırı uçuşurken, kendi kendine sürekli “Bütün bunlar da ne demek oluyor?” diye tekrar ederek odanın içinde bir uçtan diğer uca yürüyordu. “Daha önce hiç böyle bir gürültü duymadım, hele sabahın bu saatinde ve böyle ağız birliği ile! Senin de dikkatini çekmedi mi bu?”

Alçak gönüllülükle, anladığım kadarıyla farklı şeyler için bağırdıklarını söyledim ama eminim ki o an, Şansölye beni duymadı. “Hepsi de aynı şeyi söylüyorlar!” deyip pencereden dışarı baktı ve pencerenin altında duran bir adama “Onları bir arada tutun, tamam mı? Alt-Muhafız gelmek üzere. Onları ileri yürüt!” diye fısıldadı. Konuşulanları çok rahat duyamıyordum ama çenemi neredeyse Şansölye’nin omzuna dayayınca hemen her şeyi işitebilmiştim.

“Yürüyüş” çok ilginç görünüyordu. İkişerli dağınık gruplar, çarşının diğer tarafından yürümeye başladı ve Saray’a doğru düzensiz zikzaklar çizerek ilerledi. Denizde ters esen rüzgâra karşı yol alan bir geminin zikzaklar çizerek ilerlemesi gibi bir o yana bir bu yana sürükleniyorlardı. Öyle ki her geçişlerinde kafilenin başı bizden biraz daha uzakta kalıyordu.

Her şeyin emirlerle yerine getirildiği çok açıktı. Bütün gözlerin, Şansölye’nin sürekli bir şeyler fısıldadığı, pencerenin altında bekleyen adama kilitlendiğini fark etmiştim. Adam bir elinde şapkasını, diğer elinde de yeşil bir bayrak tutuyordu. Bayrağı her salladığında tören alayı biraz daha yaklaşıyor; indirdiğinde ise uzaklaşıyordu. Şapkasını salladığında ise hep birlikte “Hurra!” diye bağrışıyorlardı. Ardından da “Hurra!”, “Yok!”, “Hayır!”, “Az!”, “Ekmek!”, “Fazla!”, “Vergi!” diye sesler geliyordu. Şansölye, “İşe yarayacak! İşe yarayacak! Sana haber verene kadar biraz dinlensinler. Henüz gelmedi!” diye fısıldadı adama. Tam o sırada, salonun büyük kapılarından biri açıldı ve Şansölye suçlu bir şekilde Yüksek Ekselansları’nı karşılamak için döndü. Fakat gelen Bruno’ydu. Bunun üzerine Şansölye, rahat bir nefes aldı.

Küçük çocuk, Şansölye’yi ve garsonları “Günaydın!” diye selamlayarak “Sylvie’nin nerede olduğundan haberiniz var mı? Sylvie’yi arıyorum da.” dedi.

Şansölye, başıyla çocuğu selamlayarak, “Sanırım, Muhafız ile birlikte ekslans.” diye cevap verdi. Babası sadece Dışdiyar Muhafızı olan küçük bir çocuğa bu lakapla karşılık vermek biraz tuhaf kaçıyordu aslında (“Ekselans”ı tek bir hece olarak telaffuz ettiğini şüphesiz anlamışsınızdır.). Birkaç yılını Perdiyarı Mahkemesi’nde geçiren ve orada neredeyse imkânsız olan beş heceli kelimeleri tek heceli imişçesine telaffuz etme sanatını öğrenen bu adam büyük bir özürü hak ediyordu.

Fakat bir anda odadan kaçıp giden Bruno’yu, muzafferane sunulan “Telaffuz Edilemez Tek Heceli”nin ustaca söylenmesi bile hiç etkilememişti.

Ardından, uzaklardan birinin “Şansölye’den bir konuşma!” diye bağırdığı duyuldu.

“Elbette dostlarım!” dedi Şansölye olağanüstü bir çabuklukla. “Konuşma başlıyor!” Birkaç dakikadır yumurta ve şeriden yapılma tuhaf görünümlü bir karışım hazırlayan garson, saygıyla eğilerek bunu kocaman gümüş bir tepsinin üzerinde sundu. Şansölye mağrur bakışlarıyla karışımı aldı, düşünceli düşünceli yudumladı ve boş bardağı geri verirken garsona gülümsedi. Hatırladığıma göre konuşma sırasında şunları söyledi:

“Öhö! Öhö! Öhö! Mağdurlar, daha doğrusu, muzdarip yoldaşlar!..” (Pencerenin altındaki adam “Onlara bu şekilde hitap etme!” diye fısıldayınca Şansölye de “Ben onlara suçlular fellows-felons demedim ki!” diye karşılık verdi.) “Şundan emin olun lütfen, her zaman duy…” (Tam o sırada, kalabalık hep bir ağızdan “Dinleyin! Dinleyin!” diye öyle yüksek sesle bağırdı ki sesler konuşmacının tiz sesini bastırdı.) “… her zaman duy…” diye tekrarladı. (Pencerenin altında duran adam, “Böyle aptal aptal sırıtıp durma. Ahmak gibi görünüyorsun!” dedi. Ve çarşıda tıpkı bir çan çalıyormuş gibi sürekli “Dinleyin! Dinleyin!” diye sesler yankılandı durdu.) “Her zaman duygularınızı paylaştım!” diye bağırdı. İlk başta bir sessizlik oldu. “Fakat sizin gerçek dostunuz Yardımcı Muhafız’dır! Gece gündüz sizin yanlışlarınız hakkında kara kara düşünüyor, yanlışlarınız yerine doğrularınızı demeliydim galiba, yok yanlışlarınızı… Hayır, doğrularınızı demek istedim…” (Pencerenin altındaki adam sözünü kesip, “Daha fazla konuşma! Yüzüne gözüne bulaştırıyorsun!” diye homurdandı.) Tam o sırada, Alt-Muhafız salona girdi. Zayıf, kurnaz bakışlı, sarı benizli bir adamdı. Odada yavaş yavaş sanki odanın bir yerinde saklanmış vahşi bir köpek varmış gibi şüpheyle bakındı, sonra da Şansölye’nin sırtını sıvazlayarak “Bravo!” dedi. “Harika bir konuşma yaptın. Çünkü doğuştan bir hatipsin sen!”

Şansölye de tevazu ile gözlerini kaçırarak “Yok canım, çoğu hatip doğuştan hatiptir, bilirsiniz…” deyince, Alt-Muhafız da çenesini okşayarak “Nedense öyleler! Hiç bu kadar basit olduğunu fark etmemiştim. Yine de harikaydın! Kulağına küpe olsun!” diye karşılık verdi.

Konuşmalarının geri kalan kısmı birbirleriyle fısıldaşarak geçtiği için daha fazla duyamadım. Gidip Bruno’yu bulsam iyi olur diye düşündüm.

Ufaklığı koridorda dikilirken buldum; karşısında aşırı saygı gösterişinden neredeyse iki büklüm olmuş ve ellerini balık yüzgeçleri gibi arkasında birleştirmiş vaziyette önünde dikilen üniformalı bir adamdan nutuk dinliyordu. Adam, “Yüksek Ekselansları çalışma odasında, eklans!” diyordu (Tabii bu kelimeyi Şansölye kadar iyi telaffuz edemiyordu.). Bruno, o yöne doğru hızla yürüyünce ben de onu takip etsem iyi olur diye düşündüm.

Uzun boylu, ağırbaşlı ve ciddi görünümlü olan Muhafız, üzeri kâğıtlarla dolu bir çalışma masasının başına oturmuştu. Dizinde de şu ana kadar gördüğüm en güzel kızlardan biri oturuyordu. Küçük kız, Bruno’dan dört beş yaş büyük görünüyordu. Yanakları al al, gözleri de ışıl ışıldı. Kıvırcık, kahverengi saçları omuzlarından dökülüyordu. Işıl ışıl gözleriyle babasına bakınca hayatının sonbaharında olan baba ile ilkbaharında olan kızının birbirlerine olan sevgisini görmeye değerdi doğrusu.

Yaşlı adam, “Hayır, sen onu hiç görmedin. Uzun süredir burada değildi. Senin yaşından bile uzun zamandır, sağlığı için oradan oraya seyahat edip duruyor küçük Sylvie!” diyordu.

Tam o sırada diğer dizine de Bruno gelip oturdu ve babasının yanağına bir öpücük kondurdu.

Bruno babasını öptükten sonra, Muhafız “Daha dün gece geri döndü. Sylvie’nin doğum gününde burada olabilmek için, son birkaç bin kilometreyi hızla gelmiş. Yorgun olmasına rağmen, erkenden uyanmış. Eminim ki şu anda kütüphanededir. Benimle gelin de bakalım şuna bir. Çocukları çok sever. Eminim ki siz de onu çok seveceksiniz.” dedi.

Bunun üzerine Bruno heyecanla “Diğer Profesör de geldi mi peki?” diye sorunca, “Evet, birlikte geldiler. Diğer Profesör’ü… Şey, belki pek sevmeyebilirsiniz. Biraz hayalci bir insandır çünkü.” cevabını aldı.

Bruno, “Sylvie’nin biraz daha hayalci olmasını dilerdim!” deyince Sylvie “Ne demek istiyorsun Bruno?” diye sordu.

“O yapamadığını söylüyor işte. Ama bence yapamıyor değil, yapmıyor!”

“Hayal kuramadığını mı söylüyor?” diye tekrarladı kafası karışan Muhafız.

“Öyle diyor.” diyerek ısrar etti Bruno. “Ben ne zaman ona ‘Ders çalışmayı bırakalım.’ desem o ‘Bırakmayı hayal bile edemem!’ diyor.”

Sylvie de “Aklı hep dersi bırakmakta. Hem de başladıktan beş dakika sonra!” diyerek araya girdi.

Muhafız da Bruno’ya dönüp “Günde beş dakika ders ile fazla bir şey öğrenmeyeceksin ama küçük bey.” diye karşılık verdi.

Bruno, “Sylvie de işte tam olarak böyle söylüyor!” diye cevabı yapıştırdı hemen. “Derslerimi öğrenmeyeceğimi söylüyor ve ben ona tekrar tekrar dersleri öğrenemiyorum diyorum. Ve o ne diyor biliyor musun? Diyor ki, ‘Öğrenemiyorsun değil, öğrenmiyorsun!’ ”

Tartışmanın daha fazla uzamaması için Muhafız “Haydi gidip Profesör’ü görelim.” dedi. Çocuklar ayağa kalkıp el ele tutuştular ve üçü birden – peşlerinde benimle birlikte – kütüphanenin yolunu tuttular. Şu ana kadar gruptan hiç kimsenin (sadece birkaç saniyeliğine beni gören Şansölye dışında) beni göremediğine karar verdim.

Sylvie ağır ağır yürürken “Nesi var?” diye sordu. Diğer yanda da Bruno, sürekli hoplayıp zıplıyordu.

“Umarım şimdi iyidir. Beli ağrıyordu, aynı zamanda romatizması tuttu. Kendi kendini tedavi ediyor ama. İyi bir doktor o. Çünkü aslında köprücük kemiğini kırmanın yeni bir yolunu bulmanın yanında üç tane yeni hastalık icat etti.”

“İyi bir yol mu?” dedi Bruno.

Muhafız “Hım… Pek sayılmaz.” diye cevap verdi. Bunu söylerken kütüphaneye girmiştik. “İşte Profesör! Günaydın Profesör! Umarım okadar yoldan sonra dinlenebilmişsinizdir.”

Çiçek desenli bir ropdöşambır giymiş; hoş görünümlü, kısa boylu ve şişman bir adam, kolunun altında kalın birer kitapla odanın bir ucundan diğer ucuna yürüyordu. Çocukları dikkate almaksızın, “Üçüncü cildi arıyorum. Gördünüz mü?” diye sordu.

Muhafız, Profesör’ü omuzlarından tutup yüzünü çocuklarına doğru çevirdi ve “Çocuklarımı görmüyorsunuz Profesör.” dedi.

Profesör bir kahkaha atıp kocaman çerçeveli gözlüklerinin arkasından konuşmadan bir iki dakika boyunca çocuklara baktı.