реклама
Бургер менюБургер меню

Льюис Кэрролл – Sylvie ve Bruno (страница 4)

18

En sonunda Bruno’ya “Umarım iyi bir gece geçirmişsindir evlat.” dedi.

Şaşkın şaşkın Profesör’e bakan Bruno, “Sizinle aynı geceyi geçirdim. Dünden beri sadece bir gece geçti!” diye karşılık verdi.

Bu kez şaşkınlıkla bakma sırası Profesör’deydi. Gözlüklerini çıkarıp mendiliyle sildi. Sonra tekrar takıp çocuklara bir kez daha baktı. Muhafız’a dönüp, “Onlar bağlı mı?” diye sordu.

“Hayır değiliz.” dedi bunu cevaplamaya yetkisi olduğunu düşünen Bruno.

Profesör üzüntülü bir vaziyette başını sallayarak “Yarı bağları bile mi yok?” dedi.

“Neden yarı bağlı olalım ki?” dedi Bruno. “Biz tutsak değiliz ki!”

Bruno konuşurken Profesör çocuklarla ilgilenmeyi bırakmış, Muhafız’la konuşmaya başlamıştı. “Barometre’nin hareket ettiğini duyunca memnun olacaksın.” deyince “Hangi yöne?” diye sordu Muhafız, sonra çocuklara döndü: “Aslında ben önemsemiyorum ama o, bunun havayı etkilediğini düşünüyor. O son derece zeki bir insandır. Bazen öyle şeyler söyler ki onu yalnızca Diğer Profesör anlayabilir. Bazen de öyle şeyler söyler ki hiç kimse anlayamaz onu! Hangi yöne doğru hareket etti Profesör, yukarı mı yoksa aşağı mı?”

Profesör ellerini ovuşturarak “Hiçbiri! Yanlamasına gidiyor, kendimi tam olarak ifade edebiliyorsam.” dedi.

Muhafız “Peki bu nasıl bir havaya neden oluyor?” diye sordu. Sonra çocuklara dönüp “Dinleyin çocuklar! Şimdi öğrenmeye değer bir şey duyacaksınız.” dedi.

Profesör “Yatay hava.” diyerek kapıya doğru yürürken neredeyse yanlışlıkla Bruno’yu eziyordu.

Muhafız hayran gözlerle ona bakarken “Çok bilgili, öyle değil mi?” diye sordu. “Bilgisiyle herkesi ezip geçebilir.”

Bunun üzerine Bruno “İyi de beni ezmesi gerekmiyordu ki!” diye karşılık verdi.

Tam o sırada Profesör geri döndü. Ropdöşambırını çıkarmış, redingot giymişti. Ayaklarına da üst kısmında açık şemsiyeler bulunan, tuhaf bir çift çizme geçirmişti. “Bunları görmek istersiniz diye düşündüm. Bunlar, yatay hava çizmeleridir.” dedi.

Muhafız “İyi de dizlerinizin etrafına şemsiye takmanızın mantığı ne olabilir ki?” diye sorunca, Profesör “Normal bir yağmurda bunlar pek kullanışlı değil ama yağmur yatay olarak yağarsa o zaman bunların değeri tartışılamaz işte. Kesinlikle paha biçilemez!” diye cevap verdi.

Muhafız “Çocuklar, Profesör’ü kahvaltı salonuna götürün ve beni beklememelerini söyleyin. İşlerim olduğu için ben erkenden yapmıştım kahvaltımı.” deyince, çocuklar sanki Profesör’ü yıllardır tanıyormuş gibi içtenlikle ellerinden tutup dışarı çıktılar. Ben de arkalarından saygılı bir şekilde onları izledim.

2.BÖLÜM

Bilinmeyen Arkadaş

Kahvaltı salonuna girdiğimiz sırada, Profesör “(…) O, kahvaltısını erkenden yapmış. Bu yüzden kendisini beklememenizi rica etti, Leydim. Bu taraftan Leydim.” diyerek biriyle konuşuyordu. Sonrasında (gördüğüm kadarıyla) aşırı bir kibarlıkla, kompartımanımın kapısını açıp genç ve güzel bir bayana yol gösterdi. “Genç ve güzel bir bayan!” diye acıyla mırıldandım kendi kendime. “Ve bu, tabii ki, 1.Bölüm’ün açılış sahnesi. O, kahraman. Ben ise onun kaderinin gelişimi sırasında sadece ihtiyaç duyulduğunda ortaya çıkan figüranlardan biriyim ve son kez kilisenin dışında Mutlu Çift’i karşılamak için beklerken görüneceğim!”

Duyduğum ikinci cümlesi “Evet Leydim, Fayfield’da değiştireceğiz.” oldu (Ah şu aşırı dalkavuk Muhafız!). “Bir sonraki istasyon.” Ardından kapı kapandı ve Leydi yerine oturdu. Tren tekrar hızla yolumuzda ilerlediğimizi ortaya koyarcasına (tren, kan dolaşımını hissedebileceğiniz dev bir canavarmış hissini veriyordu insana) tekdüze vuruşlarına başladı. “Ne kadar da mükemmel şekilli bir burnu vardı Leydi’nin.” derken yakaladım kendimi. “Ela gözler ve dudaklar…” Ve bu noktada “Leydi”nin gerçekten nasıl olduğunu görmenin kurgulamaktan daha tatmin edici olacağı aklıma geldi.

İhtiyatla etrafıma bakınırken bir anda umudum kırıldı. Yüzünü tamamıyla örten peçe, parlak gözlerin ışıltısından veya güzel, oval bir yüzün belirsiz hatları olabilecek çizgilerden fazlasını görmemi engelliyordu, tabii bu maalesef eşit derecede güzel olmayan bir yüz de olabilirdi. Kendi kendime “Bir telepati deneyi için daha iyi bir fırsat olamazdı.” diyerek yeniden gözlerimi kapattım. “Onun yüzünü düşüneceğim ve ardından portreyi orijinaliyle karşılaştıracağım.”

Başlangıçta çabalarım sonuç vermedi ancak şimdi Aeneas’ı kıskançlıktan yemyeşil yapacağına emin olduğum şekilde “çevik zihnimi ikiye böldüm”; ancak belli belirsiz görebildiğim oval her zamanki kışkırtıcılığıyla boş kalmaya devam etti; yalnızca bir elips, burun ve ağız görevini yerine getirmek maksadıyla yapılmış odak noktalarından bile yoksun bir matematik şeması… Yine de ağır ağır, düşüncelerimi mutlak bir kesinlikle büsbütün toplayarak muallakta kalmış olan “Güzel mi?” ve “Sade mi?” sorularını mükemmel bir dengeye ulaştırabilmek için zihnimde peçeyi kaldırıp bu esrarengiz yüze bir anlığına bakabileceğim düşüncesine kapıldım.

Başarı kesik kesik olmasına rağmen yine de bir sonuç vardı: Arada sırada peçe ani bir ışık parlamasıyla yok oluyor gibiydi fakat yüzünü tamamen tanımlayamadan her şey yine karanlığa gömülüyordu. Ona her baktığımda yüzü biraz daha çocuksu ve masum görünüyordu. En sonunda peçeyi zihnimde tamamen yok ettiğimde ortaya şüphe götürmez şekilde küçük Sylvie’nin tatlı yüzü çıkmıştı.

“Öyleyse her iki durumda da Sylvie’yi düşünüyorum.” dedim kendi kendime. “Ve gerçek olan bu, eğer değilse ben gerçekten Sylvie ile birlikteydim ve bu da bir rüya! Merak ediyorum acaba Hayat’ın kendisi de bir rüya olabilir mi?”

Zaman geçirmek için cebimden, beklenmedik bir tren yolculuğu yapmama yol açarak beni Londra’daki evimden, kuzey kıyısındaki tuhaf bir balıkçı kasabasına gitmeye sürükleyen mektubu çıkardım ve tekrar okumaya başladım:

SEVGİLİ ESKİ DOSTUM,

Eminim bunca yıl sonra, seninle tekrar görüşmek senin için de benim için olacağı kadar memnuniyet verici olacaktır ve tabii ki sahip olduğum tıbbi yetenekten istifade etmeni sağlamak için hazır olacağım; yalnızca, bilirsin insanın etik değerlere saygılı olması gerekir. Üstelik sen, şu anda kendisiyle yarışabilirmiş gibi davranmamın dahi sahtekârlık olacağı birinci sınıf bir Londra doktorunun ellerindesin. (Kalbin etkilendiğini söylemesine itirazım yok, zaten tüm bulgular buna işaret ediyor.) Yine de doktor oluşum sayesinde senin için bir şey yapabildim; zemin katta bir oda ayarladım sana, böylece merdiven çıkmak zorunda kalmayacaksın.

Mektubunda belirttiğin gibi, seni cuma günü son trenle bekliyorum. O zamana kadar, sana şu eski şarkının sözleriyle veda ediyorum: “Cuma akşamı şerefine! Cuma görüşmek üzere!”

En içten dileklerimle,

ARTHUR FORESTER

NOT: Kadere inanır mısın?

Bu not beni feci şekilde allak bullak etti. “O kaderci olmak için fazla mantıklı bir adamdır. Yine de bu not ile başka ne kastediyor olabilir?” diye düşündüm ve mektubu katlayıp kaldırdım ve farkında olmadan yüksek sesle en altta yazan kelimeleri tekrar ettim: “Kadere inanır mısın?”

(Kimliği belirsiz) güzel hanım, aniden gelen soru karşısında şaşkınlık içinde başını çevirip gülümseyerek “Hayır inanmam! Ya siz?” diye sordu.

Alışılmışın dışında başlayan sohbetimizden şaşırmış bir hâlde, “Ben… Ben bu soruyu size yöneltmemiştim…” diye kekeledim.

Leydi’nin yüzündeki tebessüm bir anda kahkahaya dönüştü. Benimle alay eden birinin kahkahası değildi bu, mutlu bir kız çocuğunun son derece rahat kahkahasıydı. “Öyle mi? O hâlde, siz Doktorların ‘bilinçsiz düşünme’ dedikleri şey bu olsa gerek.” diye karşılık verdi.

“Ben Doktor değilim. Öyle mi görünüyorum? Sizi böyle düşündüren nedir peki?” diye sordum bu sefer.

Okuduğum kitaba işaret etti. “Kalp Hastalıkları” başlığı onun bakış açısından rahatça görülebiliyordu.

“Tıp kitaplarını okumak için insanın Doktor olmasına gerek yok ki! Konuyla daha derinden ilgilenen bir okuyucu kitlesi daha…” diye cevap verirken lafımı bölüp “Hastaları mı kastediyorsunuz?” diye sordu. Merhametli bakışları yüzüne daha bir güzellik katmıştı. Muhtemelen can sıkıcı bir konu açmaktan kaçınırmış gibi “Ama Bilim6 kitaplarına ilgi duyması da gerekmiyor. Sizce hangisi daha çok Bilim içeriyor, kitap mı yoksa zihin mi?” diye sordu.

Kendi kendime “Doğrusu, bir kadın için oldukça derin bir soru.” diye düşündüm. Erkek olmanın doğal kibrine göre aslında kadınların zekâsı sığdır. Cevap vermeden önce bir süre düşünüp “Eğer yaşayan zihinleri kastediyorsanız karar vermenin pek mümkün olmadığını düşünüyorum. Yaşayan hiçbir insanın okumadığı kadar çok bilim kitabı var ve yanı sıra çok fazla düşünülmesine rağmen henüz kitaplara kaydedilmemiş bilim de var. Ama eğer tüm insan ırkını kastediyorsanız o zaman zihinlerde olduğunu düşünüyorum; şimdi kitaplarda kayıtlı bulunan her şey bir zamanlar zihinlerin içindeydi.”

“Aslında bu, cebir kurallarından biri gibi değil mi?” diye sordu (Gittikçe artan bir şaşkınlıkla Cebir de biliyor! diye düşündüm.). “Yani, düşünceleri çarpanlar olarak kabul edersek bütün zihinlerin en küçük ortak paydasının, bütün kitapları kapsadığını ancak bunun tersinin doğru olmayacağını söyleyemez miyiz?”

Verdiği örneğe mest olarak “Kesinlikle öyle söyleyebiliriz!” diye cevap verdim. “Ve eğer bu kuralı kitaplara uygulamayı başarabilseydik, olağanüstü bir şey olurdu!” Hayal kuruyor, konuşmaktan çok sesli düşünüyordum. “Bildiğiniz gibi en küçük ortak katsayıyı bulurken en yüksek kuvvetine ulaşana kadar çıkan tüm sayıları eleriz. Buna göre bir cümle içerisindeki en yoğun şekilde aktarılmış olanlar haricindeki tüm kayıtlı düşünceleri silmemiz gerekir.”