Льюис Кэрролл – Sylvie ve Bruno (страница 2)
Hafızayı güçlendirmek için dinî ve seküler pasajlardan oluşturulmuş bu iki kitap, boş zamanları değerlendirmekten başka amaçlara hizmet etmektedir elbette. Endişe verici, kötü, dine aykırı ve gereksiz birçok düşünceyi kafadan atmaya yardımcı olur. Bunu, okuduğum ilginç kitapların birinden alıntı yaparak açıklayayım: Robertson’ın “ ‘Korintler’e Mektuplar’ Üzerine Konferansları”ndaki, 49.Konferans’ta; “Eğer bir kişi düzenli aralıklarla kendini gösterecek olan kötücül arzular ve dine aykırı düşünceler tarafından rahatsız ediliyorsa izin verin, Kutsal Kitap’tan hatırladığı veya en iyi yazarlar ve şairler tarafından yazılmış pasajlara kendini adasın. İzin verin, geceleri uykusuz kaldığında, huzursuz olduğunda, kâbuslar dadandığında, aklına onu intihara sürükleyecek kötü düşünceler geldiğinde zihnini bunlarla doldursun. İzin verin, bu kaynaklar, Hayatın Bahçesi’ni kirli ayak izlerinin izinsiz girişlerine karşı koruyabilmesi için savurabileceği kılıcı olsun.” yazmaktadır.
Dördüncü olarak yaşları (diyelim ki) 10 ile 17 arasında değişen kızların okuması için uygun olmayan her şeyin çıkarıldığı bir Shakespeare versiyonu. 10 yaşından küçük olan çok az çocuk en iyi şairleri anlama ve onları okurken keyif alma yetisine sahiptir. Bu çocukların ergenlik dönemini tamamladıktan sonra kendi tercihlerine göre seçtikleri sansürlenmiş olsun veya olmasın, herhangi bir Shakespeare versiyonunu okumaları uygundur. Ama ne yazık ki kendilerine uygun versiyonların eksikliğinden dolayı ortalama bilgi seviyesine sahip çoğu çocuk bu zevkten mahrum kalmıştır. Ne Bowdler’ın ne Chambers’ın veya Brandram’ın ne de Cundell’ın “Boudoir” Shakespeare’i, bana ihtiyacı karşılamazmış gibi gelir. Çünkü yeterince sansürlenmemiştir. İçlerinde en farklı olan Bowdler’ınkidir. Okurken neyi çıkarıp neyi bıraktığı bende merak uyandırır. Eser içindeki her şeyi acımasızca silip atmanın ahlak ve saygı açısından münasip olmamasının yanında anlaşılması çok zor olan ve gençlerin ilgisini çekmeyecek kısımları çıkarma düşüncesine de yatkınım. Sonuç olarak; biraz eksiklik olabilir ama yine de şiire ilgisi olan bütün İngiliz genç kızları için bir hazinedir bu.
Bu hikâyede çıktığım yeni yolculuk için birilerinden özür dilemem gerekirse (hayat hakkındaki bazı ciddi düşünceleri, çocuklar için kabul edilebilir bir saçmalık olduklarını kanıtlayacak şeylerle birlikte, tanıştırarak) bu düşünceleri pervasız bir rahatlık ve neşenin hüküm sürdüğü saatlerde bütün olarak uzakta tutabilme sanatını öğrenen kişiden özür dilemeliyim. Şüphesiz ki ona göre bu tür bir karışım yanlış ve antipatiktir. Böyle bir sanatın gerçekten var olduğunu inkâr etmiyorum: Gençlikle, sağlıkla, yeterli parayla yıllarca saf bir mutluluğun hüküm sürdüğü bir hayat yaşamak gayet olağan görünür; tabii her an, en iyi arkadaş topluluğunun veya en harika eğlencenin ortasında bile yüzleşmemiz muhtemel olan dinî bir gereklilik dışında. Bir kimsenin, ciddi düşünceleri kabul etmeye, kilise ayinine gitmeye veya İncil okumaya zamanı olmayabilir; tüm bunları hiç gelmemesi muhtemel olan o “uygun zamana” kadar erteleyebilir ama daha bu sayfayı okumayı bitirmeden gelebilecek bir mesaja dikkatini vermesi gerektiği gerçeğini bir an için dahi olsa erteleyemez: “Ruhun, bu gece senden istenebilir.”
Bu acımasız ihtimal
Ona göre şimdi sahip olduğumuz yaşam (bütün bıkkınlıklara ve üzüntülere rağmen) sahip olmaya değen yegâne şeydir. Onun haricindeki her şey “sürgün”dür! Böyle bir inanca sahip birinin gülümsemesi neredeyse imkânsız değil mi?
Korkarım ki bugün pek çok insan ölümden sonraki varoluşun gerçekliğine Horace’ın tahmin etmiş olabileceğinden daha çok inansa da ona, dünyevi zevklerden gönderilen bir sürgün gözüyle bakıyor, böylece Horace’ın teorisini benimsiyor ve “Hadi yiyip içelim çünkü yarın öleceğiz.” diyor.
Biz tiyatro gibi eğlenceli gösterilere gidiyoruz (Biz diyorum çünkü ben de güzel bir oyun izleme şansını yakaladığımda tiyatroya giderim.) ve giderken de genelde oradan canlı çıkamayabileceğimiz düşüncesiyle aramıza bir mesafe koyuyoruz. Yine de (sabrının gevezeliğimin sonucu olan bu önsözün buralarına kadar taşıdığı değerli dostum) neşe en hızlı ve öfkeli olduğunda, son krizin habercisi olan şiddetli sancının veya ölümcül baygınlığın senin nasibin olmayabileceğini nereden bilebilirsin?
Tüm bunların [Endişeli arkadaşların boş bir endişeyle üzerine eğildiğini görmek, onların sorun teşkil eden fısıltılarını duymak, kendi başınıza titreyen dudaklarla sormayı başardığınız “Durumum ciddi mi?” sorusuna “Evet, son yakın.” cevabını almak (ve bu sözler söylendiğinde hayat ne kadar da farklı gözükecek).] senin başına bu akşam gelmeyeceğini nereden bilebilirsin?
Ve bunu biliyorken kendinize şu sözleri söyleme cüretini gösterirsiniz: “Pekâlâ, bu muhtemelen bir ölümsüzlük oyunu; durumlar muhtemelen biraz fazla riskli, konuşmalar biraz fazla sert, iş ise hayatımızda biraz fazla yer kaplıyor. Vicdanın oldukça basit bir kavram olduğunu söylemiyorum ama bu parça çok zekice, bu sefer onu görmeliyim! Yarın daha katı bir hayata başlayacağım.”
Ölüm (sakince fark edilip durağan bir biçimde yüzleşilirse) ihtimalinin, herhangi bir eğlence sahnesinde bulunmamızın doğru veya yanlış olması hakkında verilebilecek en iyi testlerden biri olabilme ihtimali düşüncesine inandığımı söylemek için bir dakika izin verin. Eğer aklınıza ani bir ölüm düşüncesi gelirse,
Fakat bir kere hayatın gerçek amacının zevk, bilgi veya ün (asil zihinlerin son zaafı) bile değil; kişiliğin gelişimi, daha yüksek, daha asil, daha saf bir seviyeye ulaşmak ve mükemmel insanı inşa etmek olduğunu anladığımızda ve sonrasında bunun ne kadar uzun süre devam ettiğini ve (inanıyoruz ki) edeceğini hissettikçe ölüm bize dehşet verici yüzünü göstermeyecektir. Ölüm bir gölge değil, ışıktır; son değil, başlangıçtır!
Diğer bir konuda da özür dilemem gerekiyor. İngilizlerin, geçmiş günlerde var olmuş ve günümüzde hâlâ bazı dallarının, tehlikeli durumlarda gerekli olan dayanıklılık ve sakinliğin öğretildiği mükemmel bir okul olduğu “spor”a karşı duydukları tutkuya tüm sempatimi göstermem gerekirdi. Gerçek “spor”a ilgi duymuyor değilim; çok emek sarf eden ve risk hâlinde “insan yiyen” kaplanın peşine düşen kişinin cesaretine bütün kalbimle hayranım. Ayrıca köşeye sıkıştırdığı canavarı takip ederken ve göğüs göğüse mücadele ederkenki hâliyle muhteşem bir heyecanla övündüğünde onun hissettiklerini anlayabiliyorum. Ancak savunmasız bir hayvan için dehşet verici bir vahşetle acılı bir ölüm içeren durumdan rahatlık ve güven içinde zevk alabilen avcıyı da derin; eğer avcı insanlara evrensel sevginin dini hakkında bir öğüt vermek için ant içiyorsa daha da derin; ismi sevginin (“
1.BÖLÜM
Az Ekmek! Çok Vergi!
Ve sonra herkes tekrar tezahürat etmeye başladı. Diğerlerinden daha da heyecanlı olduğu belli olan bir adam (benim anladığım kadarıyla), şapkasını havaya doğru sallayarak “Kim Alt-Muhafız için bağırır?” diye gürleyince herkes onun gibi haykırdı ama Alt-Muhafız için mi yoksa başka bir şey için mi haykırmışlardı bu pek belli olmamıştı işte. Bazıları “Ekmek!” diye bazıları da “Vergi!” diye bağırıyordu ama hiç kimse aslında ne istediğini tam olarak bilmiyor gibiydi.