18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Карло Коллоди – Pinokyo (страница 5)

18

“Ne yapalım!” diye bağırdı Geppetto, ansızın ayağa kalkarak. Her tarafı yamalı dikişli, eski kadifeden ceketini üstüne geçirip koşa koşa evden çıktı.

Kısa bir süre sonra geri döndü. Ve döndüğünde sevgili oğlu için aldığı alfabe vardı elinde ama ceketi artık yoktu. Zavallı adam, gömleğiyle kalmıştı ve dışarıda kar yağıyordu.

“Peki ya ceketiniz, baba?”

“Sattım onu.”

“Niçin sattınız?”

“Bana fazla sıcak geliyordu.”

Pinokyo bu cevabı hemen anladı, iyi yüreğinin coşkusuna engel olamayıp Geppetto’nun boynuna atladı ve onu öpücüklere boğdu.

IX

Pinokyo kukla tiyatrosu seyretmek için alfabesini satar

Kar yağışı diner dinmez Pinokyo, kolunun altında harika yeni alfabesiyle okulun yolunu tuttu. Yolda giderken ufacık kafasının içinde olur olmaz hayaller kuruyor, çeşit çeşit akıllar yürütüyordu. Şöyle diyordu kendi kendine:

“Bugün okulda hemen okumayı öğrenmek isterim. Yarınsa yazmayı öğrenirim. Ertesi gün, sayı saymayı. Sonra da edindiğim bilgilerle bir sürü para kazanırım. Kazandığım ilk paralarla hemen yeni bir kumaş ceket satın alırım babama. Kumaş mı dedim? Tamamıyla gümüş ve altından olsun. Adamcağız bunu gerçekten de hak ediyor. Ne de olsa bana kitap alıp okutmak için gömleğiyle kalakaldı… Hem de bu soğuklarda! Böylesi fedakârlıkları ancak babalar yapar!..”

Coşkuyla bunları söyleyerek yol alırken, uzaklardan bir davul zurna sesi duyar gibi oldu: Zır, zır, zır, zır, zır, zır; güm, güm, güm, güm!

Durup dinlemeye koyuldu. Bu sesler, deniz kıyısındaki kumsalda kurulmuş köye çıkan yan sokaklardan birinin en sonundan geliyordu.

“Bu müzik de nesi? Okula gitmek zorunda olmam ne yazık. Öyle olmasaydı…”

Ve de oracıkta durakaldı. Her hâlükârda bir karara varması gerekliydi. Ya okula gidecekti ya da zurnaları dinlemeye.

“Bugün zurna dinlemeye giderim, yarınsa okula. Nasıl olsa okula her zaman gidilir.” dedi sonunda omuzlarını silkerek o haylaz.

Der demez de yan sokağa sapıp koşmaya başladı. Koştukça davul zurna sesleri daha iyi duyuluyordu: Zır, zır, zır, zır, zır, zır… Güm, güm, güm, güm!

Kendini, binlerce renkli bir kumaşla kaplı, kocaman ahşap bir çadırın önünde buldu. Bu çadır, bir sürü insanın toplandığı bir meydanın tam orta yerindeydi.

“Bu kocaman çadır da ne?” diye sordu Pinokyo köydeki bir çocuğa dönerek.

“Tabelayı okursan anlarsın. Ne olduğu orada yazılı.”

“Memnuniyetle okurdum ama tam da bugün okumayı bilmiyorum.”

“Aferin sana öküz! O zaman ben okurum sana. Tabelada, ateş gibi kıpkırmızı renkteki harflerle BÜYÜK KUKLA TİYATROSU yazdığını öğren o zaman!”

“Oyun başlayalı çok oldu mu peki?”

“Şimdi başlayacak.”

“Kaç paraya giriliyor?”

“Dört paraya.”

Pinokyo, merakı başına vurunca, çekingenliğini üzerinden attı ve utanmadan sıkılmadan çocuğa:

“Bana yarına dek dört para verir misin?” diye sordu.

“Vermeyi çok isterdim.” diye yanıtladı diğeri alay ederek. “Ama tam da bugün hiç param yok.”

“Sana dört paraya ceketimi satarım.” dedi o zaman kukla.

“Çiçekli kâğıttan yapılmış ceketi ne yapayım ben? Bir yağmur yağsa insan sırtından çıkaramaz onu.”

“Ayakkabılarımı satın alır mısın?”

“Ateş yakmaya yararlar ancak.”

“Başlığıma ne verirsin?”

“Aman ne de güzel alışveriş! Ekmek içinden bir başlık! Sonra da fareler gelip onu başımda yiyiversinler!”

Pinokyo diken üstündeydi. Son teklifini yapmak üzereydi. Kararsızdı, tereddüt ediyor, içi yanıyordu. Sonunda:

“Bu yeni alfabe için dört para verir misin?”

“Ben de bir çocuğum ve çocuklardan hiçbir şey satın almam.” diye yanıtlı Pinokyo’dan çok daha aklı başında olan diğeri.

“Dört paraya, alfabeyi ben satın alırım.” diye bağırdı söze karışan bir eskici.

Kitap hemen oracıkta satıldı. Bir de düşünün ki zavallı Geppetto, tek gömleğiyle kalmıştı oğluna alfabe satın almak için!

X

Kuklalar, kardeşleri Pinokyo’yu tanır ve onun için büyük bir şenlik düzenlerler. Ama en güzel yerinde Kuklacı Ateşyiyen ortaya çıkar. Az kalsın Pinokyo’nun sonu kötü olacaktı

Pinokyo’nun kukla tiyatrosuna girişi yarı devrime bedel bir olay oldu.

Perde çekilmiş, oyun başlamıştı bile.

Sahnede Arlecchino ve Pulcinella her zamanki itiş kakışlarına devam eder, birbirlerine tekme tokatlarla, sopalarla tehditler savururken görünüyordu.

Seyirciler dikkat kesilmiş, bu iki kuklanın didişmelerini sanki aklı başında iki gerçek kişiymişler gibi ciddiye alıyor ve kahkahadan kırılıyorlardı.

Birdenbire Arlecchino rolünü oynamayı kesip seyircilere döndü, son sıralardaki birini işaret ederek duygu yüklü bir ses tonuyla, bağırmaya başladı:

“Gökteki periler aşkına! Rüya mı görüyorum yoksa gerçek mi bu? Pinokyo’dan başkası değil bu!”

“Pinokyo gerçekten de!” diye bağırdı Pulcinella da.

“Ta kendisi!” diye haykırdı sahneye çıkan Bayan Rosaura.

“Pinokyo bu! Pinokyo bu!” diye bağırdı tüm kuklalar, sahnenin arkasından hoplaya zıplaya çıkarak.

“Pinokyo bu! Kardeşimiz Pinokyo bu! Yaşasın Pinokyo!”

“Pinokyo, hadi yanıma gel.” diye bağırdı Arlecchino. “Gel de sarıl tahta kardeşlerine.”

Bu candan davet üzerine Pinokyo bir atlayışta arka sıralardan, en öndeki saygın seyircilerin oturduğu sıralara; sonra bir başka atlayışla oradan önce orkestra şefinin kafasına, sonra da sahneye çıktı.

Bu dram tiyatrosunun kadın erkek tüm oyuncularının nasıl da Pinokyo’ya sarıldıklarını, boynuna atladıklarını, arkadaşça yanağından makas alıp gerçek ve içten kardeşlikle kafalarını hafifçe tosladıklarını hayal etmek imkânsız.

Tüm bu sevgi gösterisi gerçekten de çok duyguluydu, diyecek yok. Ama seyirciler oyunun yarıda kesildiğini görünce sabırsızlanarak bağırmaya başladı:

“Oyunu isteriz! Oyunu isteriz!”

Boşuna nefes tüketiyorlardı. Çünkü kuklalar rollerini oynamaya devam etmek yerine, iki katı gümbürtü çıkararak Pinokyo’yu omuzlarının üzerinde sahne ışıklarının önüne getirdiler.

O zaman kuklacı çıktı ortaya. Bakması bile insanı ürkütecek kadar çirkin, dev gibi bir adamdı bu. Kocaman bir mürekkep lekesi gibi siyah ve çirkin sakalı çenesinden aşağı iniyordu. Yürüdüğü zaman sakalına bastığını söylemekle yetinelim. Ağzı fırın kadar geniş, gözleri iki cam lamba gibiydi. Yılan ve tilki kuyruklarının birbirine sarmalanmasından yapılmış kırbacını şaklatıp duruyordu.

Kuklacının böyle beklenmedik bir zamanda orta çıkmasıyla herkes sessizliğe büründü. Kimse nefes almıyor gibiydi. Öyle ki havada sinek uçsa sesi duyulurdu. Zavallı kuklalar, kadın erkek, hepsi de yaprak gibi titriyorlardı.

“Ne geldin tiyatromda kargaşa çıkarmaya?” diye sordu canavar sesiyle Pinokyo’ya.

“İnanın, saygıdeğer bayım, suç bende değildi!..”

“Bu kadarı yeter! Akşam olunca görürüz hesabımızı.”

Gerçekten de oyunun gösterimi bitince kuklacı, şişe geçirilen bir koyunun akşam yemeğine hazır olması için ateşte yavaş yavaş çevrildiği mutfağa gitti. Koyunu pişirip kızartmaya yetecek kadar odun olmadığı için de Arlecchino ve Pulcinella’yı çağırıp:

“Çiviye asılı bekleyen o kuklayı getirin bana. Bana iyice kuru bir tahtadan yapılmış gibi geldi. Eminim ki kızartmanın ateşini güzelce canlandırır.”

Arlecchino ve Pulcinella ilkin tereddüt ettiler. Ama patronları öyle kötü bir bakış fırlattı ki korkuyla emre itaat ettiler. Az sonra, sudan çıkmış yılan balığı gibi çırpınıp duran Pinokyo’yu kollarının üzerinde mutfağa taşırlarken o da bağırıp duruyordu:

“Babacığım, kurtarın beni! Ölmek istemiyorum! Ölmek istemiyorum!..”