Хеннинг Манкелль – Yanlış Yol (страница 21)
“İçki dükkânındaydı,” diye karşılık verdi Magnusson. “Yaklaşık beş yıl önce. Sen şarap alıyordun, ben de başka bir şey.”
Wallander evet dercesine başını salladı. Hatırlamıştı.
“Hafızan yine her zamanki gibi güçlü.”
“Kendimi öldürecek kadar içmiyorum ki,” diye karşılık verdi Magnusson. “Buna daha vakit var.”
“Hiç bırakmayı düşündün mü?”
“Her gün düşünüyorum. Ama buraya beni içkiden vazgeçirmek için geldiğini sanmıyorum.”
“Gazetelerde Gustaf Wetterstedt’in öldürüldüğüne ilişkin haberleri herhalde okumuşssundur?”
“Evet.”
“Bana bir zamanlar onun hakkında bir şeyler söylediğini hayal meyal hatırlıyorum. Onunla ilgili çokça skandalın söz konusu olduğunu ama bunların tümünün de örtbas edildiğini söylediğini hatırlıyorum.”
“Evet, hem de çok büyük bir skandaldı,” diye arkadaşının sözünü kesti Magnusson.
“Wetterstedt’in kim olduğunu anlamaya çalışıyorum,” diye sürdürdü konuşmasını Wallander. “Bu konuda belki bana yardım edersin diye düşündüm.”
“Söylentileri mi yoksa gerçeği mi öğrenmek istiyorsun?” dedi Magnusson. “Aslında söylentilerle gerçeği birbirinden ayırt edebileceğimden de emin değilim.”
“Ateş olmayan yerden duman çıkmaz,” dedi Wallander.
Lars Magnusson votka şişesinin kendisine gereğinden fazla yakın olduğunu düşünürcesine şişeyi itti.
“On beş yaşımda stajyer olarak Stockholm gazetelerinden birinde çalışmaya başladım,” dedi. “1955 yılının ilkbaharıydı. Gazetenin gece sekreterliğini Ture Svanberg adında yaşlı biri yapıyordu. Şimdi benim olduğum gibi içkiye düşkün biriydi ama işine gerekli özeni de gösterirdi. Gazeteyi sattıran başlıkları yazmada üstüne yoktu. Çalakalem ve aşırı duygusal yazılara çok öfkelenirdi. Hatta bir keresinde bu tür bir yazıyı almış, paramparça ettikten sonra da kâğıt parçalarını öfkeyle yemişti. Kâğıtları çiğnemiş ve sonra da yutmuştu. Ve, ‘Bir süre sonra layık olduğu yere yani kanalizasyona gidecek,’ demişti. Bana gazeteciliği Ture Svanberg öğretti. İki tür gazeteci olduğunu söylerdi sık sık. Bunlardan birincisi gerçeği ortaya çıkarmak için, diğeriyse gerçeği örtbas etmek için elinden geleni yapar, derdi. O birinci gruptandı. Ve bu iki grup arasında da sürekli ve asla bitmeyecek bir savaş vardır. Bazı gazeteciler gerçeğin peşini bırakmaz ve bunu ortaya çıkarmak için gerekirse canlarını bile tehlikeye atabilirler. Bazıları da güç sahiplerine yalakalık yapar ve gerçeğin ortaya çıkmaması için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Gerçekten de bu söyledikleri doğruydu. On beş yaşımda olmama karşın bana öğrettiklerini çabucak öğreniyordum. Güç sahipleri sembolik temizlik firmaları ve cenaze levazımatçılarıyla ittifak kurarlar. Onların ayak işlerini yapmak için ruhlarını satmaya can atan birçok gazeteci vardır. Gerçeğin ortaya çıkmaması için güneşi balçıkla örtmeye çalışırlar. Skandalları örtbas ederler. Temiz toplum safsatalarıyla gerçeği tüm güçleriyle bastırırlar.”
Yüzünü buruşturarak şişesine uzanıp büyükçe bir yudum aldı. Wallander arkadaşının göbeklenmeye başladığını fark etti.
“Gustaf Wetterstedt’le ilgili o günlerde tam olarak ne olmuştu?”
Magnusson cebinden bir paket sigara çıkardı. Sigarasını yakarak dumanı havaya savurdu.
“Fahişeler ve sanat,” dedi. “Gustaf’ın karısından habersiz kiraladığı Vasastan’daki evine yıllarca, her hafta genç bir kız götürdüğünü herkes biliyordu. Bu işlerle ilgilenen özel bir yardımcısı vardı. O günlerde bu yardımcının morfinman olduğunu ve Wetterstedt’in ona morfin bulduğunu duymuştuk. Birçok doktor arkadaşı vardı. Aslında fahişelerle ilişki kurması biz gazetecileri pek ilgilendirmiyordu. Wetterstedt bunu yapan ne ilk ne de son İsveçli bakandı. Aslında burada bir kuraldan mı yoksa bir ayrıcalıktan mı söz ettiğimizi sormamız gerekir. Bazen bu sorunun yanıtını merak ederim. Her neyse, bir gün işler değişti. Fahişelerden biri, tüm cesaretini toplayarak Wetterstedt’i kendisine şiddet uyguladığı için polise şikâyet etti.”
“Bu tam olarak ne zamandı?” diye arkadaşının sözünü kesti Wallander.
“Altmışlı yılların ortalarında. Genç kadın, bakanın kendisini deri bir kemerle dövdüğünü ve ayaklarının tabanlarını jiletle kestiğini ileri sürdü. Büyük olasılıkla jilet yüzünden kadın onu polise şikâyet etti. Olay gittikçe ilginçleşiyordu. Tek sorun polisin, kraldan sonra ikinci olan, İsveç hukuk güvenliğinin en yüksek koruyucusu adalet bakanına karşı yapılan bu şikâyeti araştırmasının olanaksız olmasıydı. Bu yüzden de tüm olay örtbas edildi. Polis raporu ortadan kayboldu.”
“Kayboldu mu?”
“Yakıldı.”
“Peki, bakanı şikâyet eden genç kız, ona ne oldu?”
“Kız birdenbire Västerås’taki o pahalı butiklerden birinin sahibi oluverdi.”
Wallander şaşkınlıkla başını salladı.
“Tüm bunları nereden biliyorsun?”
“O günlerde Sten Lundberg adında bir gazeteci arkadaşım vardı. Tüm o karışıklığı çözmeye karar vermişti. Ama gerçeğe adım adım yaklaştığına ilişkin söylentiler ortaya çıkınca ânında kara listeye alındı ve işinden uzaklaştırıldı.”
“Ve o da buna ses çıkarmadı, öyle mi?”
“Başka bir seçeneği yoktu ki. Ne yazık ki onun da zayıf bir tarafı vardı. Kumarbazdı. İnanılmaz borçları vardı. Kumar borçlarının ânında ödendiği doğrultusunda söylentiler çıkmıştı o günlerde. Fahişenin polis raporu gibi bu da örtbas edildi. Ve hiçbir şey olmamış gibi Gustaf Wetterstedt morfinman adamını fahişelerin peşine salmayı sürdürdü.”
“Çokça skandal söz konusu olduğunu söylemiştin,” dedi Wallander.
“Adalet bakanlığı yaptığı dönemlerde, İsveç’te sanat eserleri kaçakçılığına adının karıştığına ilişkin söylentiler de çıkmıştı. Söz konusu kaçak tablolar asla bulunamadı ve bu tablolar şimdi büyük olasılıkla koleksiyoncuların kale gibi korunan evlerinin duvarlarını süslüyordur. Polis bir rastlantı sonucu aracı olduğu ileri sürülen bir adamı yakalamıştı. Bu adam Wetterstedt’in bu olayın içinde olduğuna yemin etmişti. Ama bu elbette kanıtlanamadı ve olay yine kapandı. Gerçeğin ortaya çıkmasını isteyenlerin sayısı istemeyenlerin sayısının yanında bir hiçti.”
“İyi bir tablo çizmedin doğrusu,” dedi Wallander.
“Sana az önce ne söylediğimi hatırlıyor musun? Gerçeği mi yoksa söylentileri mi istiyorsun, diye sormuştum. Çünkü Gustaf Wetterstedt’le ilgili çıkan söylentilere bakarsan o çok başarılı bir politikacıydı, partisine sadıktı ve çok hümanist biriydi. Ayrıca iyi bir eğitim görmüş ve yetenekli biriydi de. Ölüm ilanında bunlar yer alacak. Tabii kırbaçladığı kızlardan biri bildiklerini anlatmaya karar vermediği sürece.”
“Bakanlıktan ayrıldıktan sonra ne oldu?” diye sordu Wallander.
“Kendisinden daha genç bakanlarla iyi anlaştığını sanmıyorum. Özellikle kadın bakanlarla. O günlerde kuşaklar arasında büyük farklılıklar yaşanıyordu. Bana kalırsa tıpkı benim gibi o da zamanını doldurduğunu fark etti. Gazetecilikten istifa ettim. Ve Ystad’a geldikten sonra da doğrusu onu hiç düşünmedim. Şu âna kadar.”
“Onca yıldan sonra onu sence kim öldürmek ister?”
Lars Magnusson omuz silkti.
“Bu soruyu yanıtlamak olanaksız.”
Wallander’in bir sorusu daha vardı.
“Bu ülkede daha önce birinin kafa derisi yüzülerek öldürüldüğüne ilişkin bir şey hatırlıyor musun?”
Magnusson gözlerini kıstı. Merakla Wallander’e baktı.
“Kafa derisi mi yüzülmüş? Bundan televizyonda söz etmediler. Bilselerdi mutlaka sözünü ederlerdi.”
“Bu ikimizin arasında kalmalı,” dedi Wallander, başını tamam dercesine sallayan Magnusson’a bakarak.
“Bu haberi henüz kamuoyuna duyurmak istemiyoruz,” diye sürdürdü konuşmasını. “Soruşturmanın selameti açısından her şeyi söyleyemeyeceğimizi her zaman ileri sürebiliriz. Bu sözleri aslında polisin elinde fazla bir bilgi olmadığında söyleriz ama bu kez durum çok daha farklı.”
“Sana inanıyorum,” dedi Magnusson. “Ya da inanmıyorum. Artık gazeteci olmadığıma göre bunun bir önemi yok. Ama kafa derisi yüzen bir katil de hatırlamıyorum. Olsaydı mutlaka hatırlardım. Ture Svanberg böylesi bir haberin üstüne atlardı. Basına haber sızdıranları engellemeyi başarabilecek misin?”
“Bilmiyorum,” diye karşılık verdi içtenlikle. “Ne yazık ki bu konuda çok kötü deneyimlerim var.”
“Bu haberi satmayacağım, merak etme,” dedi Magnusson.
Sonra da Wallander’i kapıya kadar geçirdi.
“Polis olmaya nasıl dayanabiliyorsun?” diye sordu Wallander’e dışarı çıkarken.
“Bilmiyorum,” dedi Wallander içtenlikle. “Öğrenince sana da söylerim.”
Fırtına artmıştı. Rüzgâr olanca hızıyla esiyordu. Wallander, Wetterstedt’in evine döndü. Nyberg’in adamlarından bazıları üst katta parmak izlerini alıyorlardı. Wallander balkon penceresinden bakarken Nyberg’in bahçe kapısının yanındaki lamba direğine bir merdiven dayamış olduğunu gördü. Rüzgâr merdiveni devirmesin diye de direğe bağlamıştı. Nyberg tam merdivenden inerken Wallander gidip ona yardım etmeye karar verdi. Kapıda karşılaştılar.
“Ampulü sonra da değiştirebilirdin,” dedi Wallander. “Rüzgâr merdiveni de seni de uçurabilirdi.”
“Düşseydim mutlaka bir yerimi incitirdim.” Nyberg ciddi bir sesle konuşmasını sürdürdü. “Elbette ampulü daha sonra değiştirebilirdim. Ama unutabilirdim. Bu işin yapılmasını sen istediğin için, ben de yeteneklerine ve sana saygı duyduğumdan ampulü şimdi değiştirmeye karar verdim. Ama bunu sen istediğin için yaptım yoksa başkası isteseydi inan yerimden kıpırdamazdım.”
Wallander, Nyberg‘in bu sözlerine şaşırmıştı. Ama yine de şaşkınlığını belli etmemeye çalıştı.