реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Yanlış Yol (страница 22)

18

“Ampul patlamış mı?” diye sordu.

“Hayır,” diye karşılık verdi. “Gevşetilmiş.”

Wallander bunun ne anlama gelebileceğini düşündü. Sonra da ani bir karar verdi.

“Bir dakika,” diyerek salona gitti ve Sara Björklund’a telefon etti. Telefonu genç kadın açtı.

“Gecenin bu saatinde rahatsız ettiğim için çok özür dilerim,” diye söze başladı. “Ama çok önemli bir şey sormak istiyorum. Wetterstedt’in evinde ampulleri kim değiştirirdi?”

“Kendisi.”

“Dışarıdakileri de mi?”

“Evet öyle sanıyorum. Bahçeyle kendi ilgilenirdi. Onun evine giren tek kişi belki de bendim.”

Siyah arabadakiler dışında, diye geçirdi içinden Wallander.

“Bahçe kapısının yanında bir lamba var,” diye sürdürdü konuşmasını. “Lamba genellikle açık mı olurdu?”

“Kışları, hava erkenden karardığı için evet, hep açık olurdu.”

“Hepsi bu kadar,” dedi Wallander. “Yardımların için çok teşekkür ederim.”

“Bir kez daha o merdivene çıkabilir misin?” diye sordu Nyberg’in yanına geldiğinde. “Yeni bir ampul takmanı istiyorum.”

“Yedek ampuller garajın içindeki küçük odada,” diyerek çizmelerini giydi Nyberg.

Yeniden fırtınaya çıktılar. Nyberg tırmanıp ampulü takarken Wallander iki eliyle merdiveni tuttu. Nyberg ampulü yerine taktıktan sonra merdivenden indi. Kumsala doğru gittiler.

“Şimdi çok daha farklı oldu,” dedi Wallander. “Lambanın ışığıyla denize dek uzanan yol birden pırıl pırıl oldu.”

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Nyberg.

“Bana kalırsa cinayetin işlendiği yer lambanın ışığının oluşturduğu dairenin içinde bir yerde. Şansımız yaver giderse lambanın üzerindeki parmak izlerini alabiliriz.”

“Katilin bu cinayeti planlayarak mı işlediğini düşünüyorsun? Ampul bilerek mi gevşetildi?”

“Evet,” dedi Wallander. “Böyle düşünüyorum.”

Nyberg merdiveni alarak bahçenin arkasına gitti. Wallander olduğu yerde kaldı. Yağmur olanca hızıyla yağıyordu.

Polis kordonu kaldırılmamıştı. Bir polis arabası kumsalın hemen dışında park etmiş bekliyordu. Mobiletli biri dışında kimseler yoktu.

Wallander arkasını dönerek içeri girdi.

10

Sabah saat yedi civarında bodrum katına indi. Çıplak ayaklarının altındaki zemin serindi. Kıpırdamadan durup çevreye kulak verdi. Sonra da kapıyı arkasından kapatarak kilitledi. Oraya son kez geldiğinde yere serpiştirdiği ince un tabakasını inceledi. Bıraktığı gibi duruyordu. Kimse dünyasına tecavüz etmemişti. Yerdeki unun üstünde ayak izi falan yoktu. Sonra da fare kapanlarını denetledi. Şansı yaver gitmişti. Dört kapanda dört fare vardı. Bunlardan biri de tüm yaşamında gördüğü en büyük fareydi. Geronimo bir keresinde, gençliğinde yenilgiye uğrattığı Pawnee savaşçısının öyküsünü anlatmıştı. Bu savaşçının adı Altı Parmaklı Ayı’ydı ve sol elinde tam altı parmak vardı. Bu onun ilk düşmanı olmuştu. Geronimo o günlerde çok genç olmakla birlikte ölümün eşiğine gelmişti. Düşmanının altıncı parmağını kesmiş, kuruması için güneşin altına bırakmıştı. Sonra da bu kesik parmağı uzun süre kemerinin altındaki küçük deri kesenin içinde taşımıştı. Bu öyküyü anlattığı zaman Geronimo yaşamının sonuna çok yaklaşmıştı. Baltalarından birini büyük farede denemeye karar verdi. Küçük farelerde de göz yaşartıcı spreyin etkilerini araştıracaktı.

Ama bunu hemen şimdi yapmayacaktı. Öncelikle bu değişimin sonuçlarına katlanması gerekiyordu. Aynanın önüne oturdu, ışık gözlerini kamaştırmasın diye lambayı ayarladı, sonra da dikkatle yüzüne baktı. Sol yanağını hafifçe kesmişti. Ama yara izi güçlükle görülüyordu. Bu onun değişiminin son aşamasıydı. Darbe kusursuzdu. Birinci canavarın belkemiğini parçalarken bir ağacı kesiyormuş gibi hissetmişti. İç dünyasına yoğun bir rahatlama ve doygunluk hissi yayılmıştı. Canavarı sırtından vurmuş, bir an bile duraksamadan kafa derisini yüzmüş, ait olduğu yere, toprağın altına gömmüştü. Yalnızca bir tutam saç görünüyordu toprağın üstünde.

Kısa bir süre sonra buna bir yenisi eklenecekti.

Aynada yüzünü incelerken bir yandan da birinci kesiğin yanına ikinci bir kesik daha yapmasının iyi olup olmayacağını düşünüyordu. Yoksa bıçağın, diğer yanağını kutsamasına mı izin vermeliydi? Aslında bunun hiç önemi yoktu. İşini bitirdiğinde tüm yüzü zaten kesikler içinde olacaktı.

Büyük bir titizlikle hazırlanmaya başladı. Sırt çantasından silahlarını, boyalarını, fırçalarını ve en önemlisi Görevler ve Tanrısal Esinler’in yazılı olduğu kırmızı kaplı kitabı çıkardı. Kitabı özenle masanın üstüne koydu.

İlk kafa derisini bir gece önce gömmüştü. Hastanenin çevresinde koruma vardı. Ama tel örgüyü nerede geçebileceğini biliyordu. Pencereleriyle kapılarında demir parmaklıklar olan, parka benzeyen büyük bir alanın ortasındaki binada kız kardeşini ziyarete gittiğinde onun odasının hangisi olduğunu belirlemişti. Odanın penceresi her zaman karanlık olurdu. İnsanın tüylerini ürperten bu kasvetli bina, koridorlardan gelen ışığın dışında hep karanlıktı. Kafa derisini gömmüş ve fısıltıyla kız kardeşine ilk adımı attığını haber vermişti. Canavarları teker teker ortadan kaldıracaktı. Ancak o zaman kız kardeşi yeniden dünyaya dönebilecekti.

Gömleğini çıkardı. Yaz olmasına karşın birden ürperdi. Kırmızı kaplı kitabı açtı ve artık var olmayan Wetterstedt adındaki adamla ilgili bölümü geçti, ikinci kafa derisi yedinci sayfada anlatılıyordu. Kız kardeşinin yazdıklarını okuduktan sonra bu kez daha küçük bir balta kullanmayı geçirdi aklından.

Kitabı kapatarak aynadaki görüntüsünü inceledi. Yüzü annesinin yüzüne çok benziyordu. Ama gözlerini babasından almıştı. Gözleri top ağzı gibi derin ve ürkütücüydü. Babasının o gözleri çocukluğunun ilk anılarındandı. Bir çift göz ona bakar, onu ürkütürdü ve o günlerden beri de babasını kocaman bir çift göz ve kükreyen bir ses olarak anımsıyordu.

Yüzünü havluyla sildi. Sonra da büyük ve kalın fırçalardan birini alarak siyah boyaya batırdı ve Wetterstedt’in alnında bıçağın delik açtığı yere, kendi yüzüne, kaşının hemen üstüne ilk çizgiyi çekti.

Polis kordonu dışında saatlerce kalmıştı. Ne olduğunu ve ters dönmüş kayığın altında yatan cesedi kimin öldürdüğünü anlamaya çalışan polisleri izlemek çok heyecan vericiydi. Birkaç kez içinden, ortaya çıkıp cinayeti kendisinin işlediğini açıklamak gelmişti.

Bu hâlâ üstesinden gelemediği bir zayıflıktı. Yaptıklarının, kız kardeşinin Tanrısal Esinler kitabından alınan bir görev olduğunu ve bunu yalnızca kız kardeşi için yaptığını iyice anlamalıydı. Bu zayıflığının üstesinden mutlaka gelmeliydi.

Yüzüne ikinci bir çizgi daha çekti. Değişime yeni başlamasına karşın yine de dışarıdan görünen kimliğinin büyük bir bölümünün kendisini terk ettiğini hissedebiliyordu.

Kendisine neden Stefan adının konulduğunu bilmiyordu. Bir keresinde, annesinin biraz ayık olduğu bir gün bunu sormuştu. Neden Stefan? Neden başka bir isim değil de bu isim? Annesi üstünkörü bir yanıt vermişti. Çok iyi hatırlıyordu. Stefan güzel bir isim demişti. Herkesin beğendiği, gözde bir isim, demişti annesi. O gün ona nasıl da kızmıştı. Annesini oturma odasında bırakarak öfkeyle kapıyı çarpıp dışarı çıkmıştı. Sonra da bisikletine binerek deniz kenarına gitmişti. Deniz kıyısında yürürken kendine çok farklı bir ad, Hoover adını seçmişti, FBI’ın başındaki adamın adını. Onunla ilgili bir kitap okumuştu. Adamın damarlarında Kızılderili kanı olduğuna ilişkin söylentiler çıkmıştı bir ara. Acaba kendi damarlarında da aynı kan var mıydı? Büyükbabası akrabalarının birçoğunun uzun yıllar önce Amerika’ya göçtüklerini söylemişti. Kendi damarlarında bu soylu kan olmasa bile belki ailesinde akıyor olabilirdi.

Kız kardeşi hastaneye kaldırıldıktan sonra o da Geronimo ve Hoover adlarının bir karışımını kullanmaya karar vermişti. Bu arada sürekli büyükbabasının minyatür askerler yapmak için kurşun ve kalay alaşımını eritip bunları alçı kalıplara döküşünü hatırlamaya çalışıyordu. Büyükbabası öldüğünde kalıplarla alaşım kepçesini bulmuştu. Bodrumdaki karton kutunun içindeydiler. Bunları kutunun içinden çıkarmış, Kızılderili bir polis şekli yapabilmek için kalıbı değiştirmişti. Herkesin uyuduğu ve babasının da hapiste olduğu bir gece mutfağa kapanarak büyük bir tören yapmıştı. Hoover’la Geronimo’yu bir arada eriterek kendi yeni kimliğini yaratmıştı. Artık o kendisinden korkulan ve damarlarında savaşçı bir Kızılderili’nin yürekli kanı olan biriydi. Kimse ona zarar veremezdi, istenilen intikamı almasını artık kimse engelleyemeyecekti.

Gözlerinin üstüne siyah çizgiler çizmeyi sürdürdü. Bu çizgiler gözlerinin daha da derinleşmesine neden oluyordu. Avına saldırmaya hazırlanan bir canavarın gözleri gibiydi. İki yırtıcı göz çevresini izliyordu. Kendisini bekleyen şeyi bir kez daha düşündü. Yaz Dönümü Bayramı’ydı. Havanın yağmurlu ve rüzgârlı olması işini güçleştirecekti. Bjäresjö yolculuğuna çıkmadan önce iyi giyinmesi gerektiğini biliyordu. Ziyaretine gittiği kişinin havadan ötürü içeri girip girmediği sorusunu bir türlü yanıtlayamıyordu. Ama bekleme yeteneğine güvenmesi gerektiğini kendine söyleyip duruyordu. Bu, elemanlarına her zaman bu öğüdü veren Hoover’ın erdemlerinden biriydi. Geronimo’nun da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Her zaman düşmanın dikkatinin azalacağı bir an mutlaka olurdu. İşte o zaman harekete geçmeliydi. Eğer ziyaret edeceği kişi havadan ötürü içeriye girse bile yine aynı kural geçerli olacaktı. Er ya da geç evden çıkacaktı. O zaman da harekete geçecekti.