реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Yanlış Yol (страница 20)

18

“Geçen yıl bir keresinde garip bir şey olmuştu,” diye söze başladı Sara. “Kasım ayında. Neden bilmiyorum ama ayın kaçı olduğunu hatırlamıyorum. Perşembe yerine o hafta cuma günü gitmiştim oraya. Eve doğru yaklaşırken garajdan büyük ve siyah bir araba çıktı. Siyah camlı, içi görünmeyen bir arabaydı bu. Sonra da ben her zamanki gibi yine evin zilini çalmıştım. Kapının açılması uzun sürdü. Karşısında beni görünce çok öfkelendi. Kapıyı yüzüme kapattı. Beni kovacağını sanmıştım ama gelecek sefer gittiğimde hiçbir şey olmamış gibi davranıp bir şey söylemedi. Olanları tümüyle göz ardı etti.”

Wallander genç kadının konuşmasını sürdürmesini bekledi.

“Hepsi bu kadar mı?”

“Evet.”

“Garajdan siyah ve büyük bir araba çıktı?”

“Evet.”

Wallander genç kadının daha fazla bir şey bilmediğini anlamıştı. Aceleyle kahvesini bitirerek ayağa kalktı.

“Başka bir şey hatırlarsan beni ara lütfen,” dedi evden çıkarken. Arabasına binerek kente döndü.

Büyük siyah bir araba Wetterstedt’in evine gitmiş, diye geçirdi içinden. Acaba arabada kim ya da kimler vardı?

Saat altı olmuştu. Sert bir rüzgâr olanca hızıyla esiyordu.

9

Wallander, Wetterstedt’in villasına döndüğünde Nyberg’le ekibi evin içindeki araştırmalarına başlamıştı. Neredeyse tonlarca kumu kazmışlar ama cinayete ilişkin tek bir ipucu bile bulamamışlardı. Yağmur yeniden yağmaya başlayınca da Nyberg hiç zaman yitirmeden hemen kumu muşambayla örttürmüştü. Havanın düzelmesini beklemek zorundaydılar. Wallander, Sara Björklund’un perşembe yerine cuma günü temizliğe gitmesiyle büyük bir siyah araba görmesinin Wetterstedt’in içine girilemez dünyasında küçük bir kapı açtığını düşünüyordu. Aksi hâlde Wetterstedt’in Sara’ya öfkelenmesinin ya da genç kadını kovmamasının ve bu olaydan hiç söz etmemesinin başka bir nedeni olamazdı. Öfke ve sessizlik aynı mizacın iki farklı yüzüydü.

Nyberg, Wetterstedt’in oturma odasında bir koltuğa oturmuş kahve içiyordu. Wallander, Nyberg’in termosunun bir hayli eski olduğunu fark etti. Ellili yıllarda kullanılan termosa benziyordu. Nyberg olası izleri silmemek için koltuğun üstüne bir gazete kâğıdı sermiş, öyle oturuyordu.

“Cinayet yerini henüz bulamadık,” dedi Nyberg. “Şimdi de yağmur yağdığından çıkıp aramanın bir anlamı yok.”

“Umarım olay yerini muşambayla iyi örtmüşsündür,” dedi Wallander. “Yağmur hızlandı. Rüzgâr da sert esiyor.”

“Merak etme,” diye karşılık verdi Nyberg.

“Çalışma masasını bitirmek istiyorum,” dedi Wallander.

“Hansson aradı. Wetterstedt’in çocuklarıyla konuşmuş.”

“Yeni mi konuşmuş çocuklarla? Ben bunu daha önce yaptığını sanıyordum.”

“Bu konuda bir şey bilmiyorum. Ben onun söylediklerini yineliyorum yalnızca.”

Wallander çalışma odasına giderek masanın başına geçip oturdu. İyice görebilmek için masadaki lambayı yanına çekti. Sonra sol taraftaki çekmecelerden birini açtı. Çekmecede bu yılın vergi iadelerinin bir kopyası duruyordu. Wallander evrakı alarak masanın üstüne koydu. Wetterstedt’in gelirini yaklaşık bir milyon kron olarak beyan ettiğini gördü. Evrakı incelediğinde de bu gelirin büyük bir bölümünün özel emeklilik maaşıyla hisse senetlerinden olduğunu fark etti. Wetterstedt’in İsveç ağır sanayisinden hisseleri vardı. Bu gelirlerin dışında Wetterstedt, Tiden Yayınevi’nden gelen teliflerini de beyan etmişti. “Net Servet” bölümünün altına da beş milyon kron yazmıştı. Wallander bu rakamı ezberledi. Vergi iadesi evrakını çekmeceye geri koyarak bir sonraki çekmeceyi açtı. Bu çekmecenin içinde bir albüm vardı. İşte Ann-Britt’in merak ettiği aile fotoğrafları burada olmalı, diye geçirdi içinden. Albümü masanın üstüne koyarak açtı. Gittikçe artan bir şaşkınlıkla albümün sayfalarını çevirdi. Albüm eski moda porno resimlerle doluydu. Bazıları gerçekten de soluk kesiciydi. Wallander bazı sayfaların diğerlerine oranla çok daha kolay açıldığını fark etti. Wetterstedt’in genç mankenlerden hoşlandığı anlaşılıyordu. Dış kapının vurulduğunu duydu. Bir süre sonra Martinson içeri girdi. Wallander arkadaşını başıyla selamladıktan sonra albümü gösterdi.

“Bazı insanlar pul koleksiyonu yapar,” dedi Martinson. “Bazıları da bu tür resim koleksiyonu.”

Wallander albümü kapatarak yerine koydu.

“Malmö’den Sjögren adında bir avukat aradı,” dedi Martinson. “Gustaf Wetterstedt’in vasiyetinin kendisinde olduğunu söyledi. Sürpriz vârisleri olup olmadığını sordum. Yokmuş ve tüm varlığı yasal vârislerininmiş. Wetterstedt genç hukuk öğrencilerine burs veren bir vakıf kurmuş. Bunu uzun zaman önce yapmış ve vergisini de ödemiş.”

“Demek bildiklerimiz bu kadar. Gustaf Wetterstedt varlıklı biriymiş. Ama babası liman işçisi değil miydi?” diye merakla sordu Wallander.

“Svedberg geçmişini araştırıyor,” dedi Martinson. “Wetterstedt’le ilgili birçok şey bilen ve belleği güçlü eski bir parti sekreteriyle bağlantı kurduğunu duydum. Ama ben buraya Salomonsson’un tarlasında kendini yakan kız hakkında konuşmak için gelmiştim.”

“Kızın kim olduğunu mu öğrendin?”

“Hayır. Ama bilgisayar sayesinde o harflerin iki bin olasılığı içerdiğini öğrendim. Uzun bir liste çıkardım.”

Wallander bir an için düşündü. Şimdi ne yapacaklardı?

“Interpol’e vermeliyiz,” dedi. “Şu yeni kuruluşun adı neydi? Europol?”

“Evet.”

“Kızın bilgilerini içeren bir yazı gönder. Yarın da kolyenin bir resmini çekeriz. Meryem Ana kolyesinin. Wetterstedt’in ölümü öncelikli olmasına karşın yine de o kızla ilgili soruşturmayı sürdürmeye çalışmalıyız.”

“Kolyeyi bir kuyumcuya gösterdim,” diye yanıtladı Martinson. “Altın olduğunu söyledi.”

“Birileri mutlaka onu merak ediyordur,” dedi Wallander. “Hiç akrabasının olmaması pek mümkün değil.”

Martinson esnedikten sonra Wallander’e yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordu.

“Yok,” dedi Wallander.

Martinson gittikten sonra Wallander bir saat daha çalışma masasının çekmecelerini inceledi. Ardından lambayı söndürerek bir süre de karanlıkta oturdu. Gustaf Wetterstedt kim, diye geçirdi içinden. Kafamda onunla ilgili oluşturduğum resim hâlâ net değil.

Birden aklına bir fikir geldi. Oturma odasına giderek telefon rehberinde birinin numarasına baktı. Saat daha dokuz olmamıştı. Numarayı çevirir çevirmez açıldı. Kendisini tanıttıktan sonra konuştuğu kişiye kendisini ziyaret etmek istediğini söyledi. Sonra da telefonu kapattı. Üst kata Nyberg’in yanına giderek bir işi çıktığını, daha sonra yine geleceğini söyleyip evden çıktı. Rüzgâr olanca hızıyla eserken yağmur da yağıyordu. Sırılsıklam olmamak için arabasına koşarak gitti. Sonra da yola koyularak Österport okulunun yanındaki binanın önünde durdu.

Zile basarak bekledi. Kapı açılınca üçüncü kata çıktı. Lars Magnusson kapının önünde onu bekliyordu.

“Görüşmeyeli epey oldu,” dedi Lars Magnusson, Wallander’in elini sıkarken.

“Evet,” diye karşılık verdi Wallander. “En son beş yıl önce görüşmüştük.”

Uzun süre önce Lars Magnusson gazeteciydi. Expressen gazetesinde uzun yıllar muhabirlik yaptıktan sonra büyük kentten sıkılmış ve doğduğu yere, Ystad’a dönmüştü. Arkadaş olan eşleri sayesinde tanışmışlardı. Bir sohbetleri sırasında ortak yanları olduğunu anlamışlardı. Bunlardan biri de opera tutkusuydu. Wallander eşi Mona’dan boşandıktan bir süre sonra Lars Magnusson’un tescilli bir alkolik olduğunu öğrenmişti. Ortaya çıkan bu gerçek bir bomba gibi patlamıştı. Wallander’in nöbetçi olduğu bir akşam bir polis devriyesi, Lars Magnusson’u sürükleyerek emniyete getirmişti. O kadar sarhoştu ki ayakta duramıyordu. O şekilde araba kullanmış ve direksiyon hâkimiyetini kaybederek bir bankadan içeri girmişti. Daha sonra mahkemeye çıkarılan Lars Magnusson’a yargıç altı ay hapis cezası vermişti. Hapisten çıktıktan sonra gazeteye geri dönmemişti. O sırada karısı da onu terk etmişti. İçmeyi sürdürmüş ama o kritik çizgiyi geçmemeyi de başarabilmişti. Gazetecilik mesleğini bıraktıktan sonra yaşamını gazetelere satranç problemleri hazırlayarak kazanmaya başlamıştı, içkiden kendini öldürmemesinin tek nedeni her gün en azından bir satranç problemi hazırlayıncaya kadar içki içmemesinden kaynaklanıyordu. Evinde artık faks makinesi olduğundan postaneye gitmek için sokağa çıkması da gerekmiyordu. Satranç problemlerini gazeteye evden gönderiyordu.

Wallander eski arkadaşının sade dairesine girdi. Evin içindeki kokudan Magnusson’un içmeye çoktan başladığı anlaşılıyordu. Masanın üstünde bir şişe votka duruyordu. Ama Wallander kadehi göremedi.

Lars Magnusson, Wallander’den bir hayli büyüktü. Beyaz saçları, kirli gömlek yakasına dek uzanıyordu. Yüzü kırmızı ve şişti. Ama Wallander arkadaşının gözlerinin net ve pırıl pırıl baktığını gördü. Kimse Magnusson’un zekâsına bir şey diyemezdi. Ortada dolaşan söylentilere bakılacak olursa, bir zamanlar yazdığı şiirleri Bonniers Yayınları basmayı kabul ederek kendisine bir miktar avans göndermiş ama kitabın tam basılma aşamasında Magnusson vazgeçtiğini söyleyerek avansı geri vermiş ve kitabının basılmasına izin vermemişti.

“Doğrusu seni beklemiyordum,” dedi Magnusson. “Otur. Ne içersin?”

“Bir şey almayayım, sağ ol,” diyen Wallander kanepenin üstündeki gazete yığınlarını yere koyarak oturdu.

Wallander’in karşısına oturan Magnusson ara sıra votka şişesini ağzına dayayıp içiyordu. Müziğin sesini kısmıştı.

“Uzun zaman oldu,” dedi Wallander. “Seni en son ne zaman gördüğümü hatırlamaya çalışıyorum.”