Хеннинг Манкелль – Güvenlik Duvarı (страница 21)
“Garip olan da bu işte.”
Wallander’in, Höglund’un söylediklerini idrak etmesi zaman aldı. Derken kafasına dank etti. Höglund’un suratına baktı.
“Aklında bir fikir var?”
“Bir insan neden ifadesini değiştirir? Persson, onu sorguya çekmeye başladığımda Hökberg’in öldüğünü biliyor olamazdı. Ancak o zaman ifadesini tamamen değiştirdi. Birden, artık ‘her şeyi Hökberg yaptı’ oldu. Persson masummuş. Taksiciyi soyma niyetleri hiç yokmuş. Rydsgård’a gitmiyorlarmış. Hökberg esas, Bjäresjö’de yaşayan amcasını ziyaret etmeyi önermiş.”
“Öyle biri var mı?”
“Aradım. Adam yeğenini beş altı yıldır görmediğini söyledi.”
Wallander uzun uzun düşündü. “O hâlde tek bir açıklaması var,” dedi. “Persson, Hökberg’in itiraz edemeyeceğinden emin olmasa asla ifadesini tamamen değiştirip yepyeni bir hikâye uydurmazdı.”
“Ben de başka bir açıklama bulamıyorum. Doğal olarak ona neden bunları daha baştan söylemediğini sordum.”
“Ne cevap verdi?”
“Bütün suçun Sonja’nın üstüne kalmasını istemediğini.”
“Arkadaş oldukları için?”
“Evet.”
İkisi de bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Bunun tek bir açıklaması olabilirdi: Persson, Hökberg’in öldüğünü biliyordu.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Wallander.
“İki ihtimal var diyorum. Birincisi Hökberg, emniyetten çıktıktan sonra Persson’u aramış olabilir. İntihar etmeyi planladığını söylemiş olabilir.”
“Düşük bir ihtimal.”
“Bence de çok düşük. Bence Persson’u aramadı. Bence başka birisini aradı.”
“O da sonra Persson’u aradı ve ona Hökberg’in öldüğünü söyledi?”
“Mümkün.”
“Demek ki Persson, Hökberg’i kimin öldürdüğünü biliyor olabilir. Cinayet olduğunu varsayarsak.”
“Başka bir şey olabilir mi ki?”
“Emin değilim ama otopsi sonucunu beklemek zorundayız.”
“İlk genel raporu almaya çalıştım ama sanırım yanmış ceset üstünde çalışmak zaman alıyor.”
“Umarım bu acil durumun farkındadırlar.”
“İşlerimiz hep acil değil mi zaten?”
Kol saatine baktı ve ayağa kalktı.
“Eve dönmem lazım, çocuklar bekliyor.”
Wallander ona bir şey söylemesi gerektiğini düşündü. Boşanmanın ne kadar eziyetli bir olay olduğunu biliyordu.
“Boşanma süreci nasıl gidiyor?”
“Sen yaşadın. Nasıl olduğunu bilirsin.”
Wallander onu kapıya kadar geçirdi.
“Bir viski içsen iyi olur,” dedi Höglund. “İhtiyacın var.”
“İçtim bile,” dedi Wallander.
Akşam saat yedide Wallander araba kornası duydu. Mutfak camından Widén’in eski püskü arabasını gördü. Wallander viski şişesini bir poşete koyup aşağı indi.
Çiftliğe doğru sürdüler. Wallander her zamanki gibi önce ahırları gezmek istedi. Ahırların çoğu boştu. İçeri girdiklerinde aşağı yukarı on yedi yaşındaki kız bir eyeri asıyordu. İşini bitirip çıkınca orada ikisi kaldı. Wallander bir saman balyasının üstüne oturdu. Widén duvara yaslandı.
“Buralardan gidiyorum,” dedi. “Çiftlik satışa çıkarıldı.”
“Sence kim alır?”
“Buradan para kazanabileceğine inanacak kadar çılgın biri.”
“İyi bir fiyata satabilir misin?”
“Hayır, ama muhtemelen yeterli olacaktır. Ucuz yaşarsam aylık faiziyle geçinebilirim gibi.”
Wallander ne kadar paradan söz ettiğini bilmek istedi ama en uygun nasıl sorulur, bilemedi.
“Nereye gideceğine karar verdin mi?” dedi onun yerine.
“Önce her şeyi satmam lazım. Ondan sonra nereye gideceğime karar veririm.”
Wallander viskiyi çıkardı.
“Sen atların olmadan asla yaşayamazsın,” dedi. “Ne yapacaksın?”
“Bilmiyorum.”
“İçe içe ölürsün.”
“Ya da tam tersi olur. Belki de o zaman bu alışkanlıktan tümden kurtulurum.”
Ahırdan çıktılar ve avludan eve doğru yürüdüler. Soğuk bir akşamdı. Wallander her zamanki gibi aynı kıskançlığın sızısını duydu.
Widén bir bilinmeyene doğru yelken açıyordu ve kesinlikle çok değişik bir gelecek olacaktı. Öte yandan kendisi 14 yaşındaki bir kızı darp etmekten gazetelerin manşetlerindeydi.
İsveç insanların kaçıp kurtulmak istediği bir ülkeye dönüştü, diye düşündü. Parası olan kaçıyor. Parası olmayan da yetecek parayı dişiyle tırnağıyla kazımaya çalışan güruhlara katılıyor. Nasıl olmuştu bu? Ne değişmişti?
Aynı zamanda çalışma odası görevi gören, dağınık oturma odasına kuruldular. Widén kendine bir kadeh konyak koydu.
“Sahne teknisyeni olmayı düşünüyordum.”
“Nasıl yani?”
“Aynen dediğim gibi. Milan’da La Scala’ya gidebilir, perdeleri açıp kapatabilirim.”
“Bunun artık elle yapıldığını düşünmüyorsun ya?”
“Eh, ara sıra bir dekorun elle düzeltildiğini düşünüyorum. Düşünsene, her gece kulistesin ve bir kuruş bile ödemeden her gece şarkıları dinliyorsun. Hatta bedavaya bile çalışırım.”
“Bu işi mi yapacaksın?”
“Hayır. Aklımda bir sürü fikir var. Bazen Kuzey İsveç’e çıkayım da kendimi soğuk ve tatsız bir kar fırtınasına gömeyim diyorum. Bilmiyorum işte. Tek bildiğim bu çiftlik satılacak ve ben başka bir yere gideceğim. Ya sen?”
Wallander cevap vermeden omuz silkti. Çok içmişti. Başı bir ton olmaya başlamıştı.
“Hâlâ içki kaçakçılarını mı kovalıyorsun?”
Widén alaycı bir sesle sormuştu.
“Katilleri,” dedi Wallander, “başkalarını, kafasına çekiçle vura vura öldüren insanları. Taksiciyi duymuşsundur?”
“Yo.”
“Geçen gün iki kız bir taksiciyi önce darp etti, sonra da bıçaklayarak öldürdü. Benim kovaladığım tipler bunlar. Kaçakçılar değil.”