Хеннинг Манкелль – Güvenlik Duvarı (страница 20)
“Ne fark eder o zaman?”
“Fark şu, başım büyük belada. Lisa resmî bir kovuşturma başlatacak.”
“O zaman gerçek ortaya çıkar. İstediğin bu değil mi?”
“Medya bunu yer mi diye merak ediyorum. Tazecik, güzel yüzlü bir katil kız dururken ihtiyar bir polisi kim takar?”
Nyberg şaşırmıştı. “Gazetelerde ne yazdığını ne zamandan beri umursar oldun?”
“Belki hâlâ umursamıyorum. Ama genç bir kıza yumruk attığımı söyleyen bir fotoğraf yayınlamaları başka bir olay.”
“İyi de kız cinayet işledi.”
“Yine de kendimi rahat hissetmiyorum.”
“Unutulur gider. Bak, sadece şunu söylemek istedim, araba izlerinden biri Moberg’in arabasına ait. Yani biri hariç bütün lastik izlerinin sahibi bulundu ama o bilinmeyen araç sahibi sıradan lastik kullanıyor.”
“Yani birisi onu oraya arabayla götürmüş, bunu biliyoruz ve onu orada bırakmış.”
“Bir şey daha var,” dedi Nyberg. “Kızın çantası.”
“Ne olmuş?”
“Çanta neden o kadar uzaktaydı merak ettim, ta çitlerin oradaydı.”
“Sence birisi alıp oraya fırlatmamış mı?”
“Tamam da neden? Bizim bulamayacağımızı düşünmüyordu herhâlde.”
Nyberg haklıydı. Önemli bir noktaydı bu.
“Yani, çantayı neden yanında götürmemiş? Özellikle de cesedin teşhis edilmemesini umuyorsa.”
“Aynen.”
“Cevap ne olabilir?”
“Onu bulmak senin işin. Ben sana elimizdekileri aktarıyorum. El çantası trafo binasından 15 metre uzaktaydı.”
“Başka bir şey var mı?”
“Yok.”
Konuşma sona ermişti. Wallander viski şişesini kavradı ama hemen yerine koydu. Yeterince içmişti. Eğer biraz daha içerse fazla ileri gitmiş olacaktı ve o noktayı düşünmek bile istemiyordu. Oturma odasına yürüdü. Gün ortasında evde olmak çok tuhaftı. Emeklilik böyle bir duygu muydu acaba? Bunu düşününce içi titredi. Pencere kenarına yürüyüp sokağa baktı. Hava kararmaya başlıyordu. Wallander, ATM’nin yanında ölü bulunan adamla ilgili onu ziyarete gelen doktoru düşündü. Wallander ertesi gün patoloğu aramaya ve ona Enander’in söylediklerini aktarmaya karar verdi. Bu yeni bilgi bir şeyi değiştirmeyecekti ama en azından edindiği bu bilgiyi yerine iletmiş olurdu.
Nyberg’in, Hökberg’in çantası hakkında söylediklerini düşünmeye koyuldu. Geriye sahiden bir sonuç kalıyordu ve bu da Wallander’in en aç soruşturmacı içgüdülerini kabartıyordu. Çanta oraya bırakılmıştı çünkü birisi çantanın bulunmasını istemişti.
Wallander koltuğa oturup bunu kafasında evirip çevirdi. Bir ceset tanınmayacak hâle gelecek şekilde yanabilir, diye düşündü. Özellikle de kontrol edilemez yüksek voltajlı bir elektrik akımıyla yanmışsa. Elektrikli sandalyeye mahkûm edilen birisi içten yanarak kaynar. Hökberg’in katili cesedin kimliğinin teşhis edilmesinin zor olacağını biliyordu. Bu yüzden çanta orada bırakılmıştı.
Yine de bu, çantanın çitlerin orada ne aradığını açıklamıyordu. Wallander yine enine boyuna düşündü fakat mantıklı bir çıkarıma varamadı. Çanta sorusunu bir kenara koydu. Her neyse, zaten fazla hızlı ilerliyordu. Önce Hökberg’in sahiden cinayete kurban gidip gitmediğini netleştirmeliydiler.
Mutfağa dönüp kahve yaptı. Hâlâ telefonu çalmamıştı ve saat dört olmuştu. Kahvesiyle mutfak masasına oturdu, tekrar emniyeti aradı. Irene ona gazetelerden gelen aramaların susmadığını söyledi. Onlara Wallander’in telefonunu vermemişti, iki yıldır telefonu gizliydi. Wallander ortadan kaybolmasının, suçlu olduğu ya da en azından bu olaydan dolayı utanç duyduğu yönünde yorumlanacağını düşündü bir kez daha. Sakinliğimi korumalı ve istifimi bozmadan durmalıydım, diye geçirdi içinden. Arayan her bir kahrolası gazeteciyle konuşmalı ve onlara gerçeği anlatmalıydım. Persson’un da annesinin de yalan söylediğini belirtmeliydim.
O zayıflık ânı geçmişti. Wallander sinirlenmeye başladı. Irene’den onu Höglund’a bağlamasını istedi. Önce Holgersson’dan başlayıp, tavrının kabul edilemez olduğunu söyleyip geçmeliydi aslında. Fakat karşı taraf açamadan telefonu kapattı. İkisiyle de konuşmak istemiyordu. Onun yerine Sten Widén’in numarasını çevirdi. Widén telefonu açana kadar Wallander aradığına pişman olmuştu. Fakat Widén’in gazetedeki resmi görmediğinden emin sayılırdı.
“Sana gelmeyi düşünüyordum,” dedi Wallander. “Tek sorun, arabam tamircide.”
“İstersen seni alabilirim.”
Akşam saat yedi diye sözleştiler. Wallander viski şişesine doğru baktı ama şişeye dokunmadı.
Zil çaldı. Wallander yerinden sıçradı. Hayatında hiç kimse çat kapı evine gelmemişti. Herhâlde bir şekilde adresini bulan bir gazeteci olmalıydı. Wallander viskiyi dolaba koyup kapıyı açtı. Fakat gelen bir gazeteci değil Höglund’du.
“Müsait misin?”
Wallander içeri girebilmesi için kenara çekildi, kadın nefesinden alkol kokusu almasın diye yüzünü yana çevirdi. Oturma odasında oturdular.
“Hastayım,” dedi Wallander. “Daha fazla çalışmaya enerjim kalmadı.”
Höglund başıyla onayladı fakat Wallander ona zerre kadar inanmadığının farkındaydı. İnanması için bir sebep yoktu. Herkes bilirdi ki Wallander ne kadar üşütürse üşütsün, hasta olursa olsun, ateşi çıkarsa çıksın çalışmaya devam ederdi.
“Nasılsın, nasıl gidiyor?” dedi.
Zayıflık ânı geçti, diye düşündü Wallander. Şimdilik geri çekilmiş olsa da orada olduğunu biliyorum. Ama sana belli etmeyeceğim.
“Gazetedeki resimden söz ediyorsan, kötü göründüğünün farkındayım. Öte yandan, bir gazeteci nasıl olur da kimseye çaktırmadan sorgu odalarımızın önüne kadar girebilir?”
“Lisa çok endişeli.”
“Beni dinlemek zorunda,” dedi Wallander. “Bana arka çıkmak zorunda, gazetede okuduklarına hemen inanmanın aksine yani.”
“Resimde gördüğü şeyi göz ardı edemez.”
“Etsin demiyorum zaten. Kıza vurdum ama sırf annesinin üstüne abandığı için yaptım.”
“Onların hikâyesi daha farklı, biliyorsun.”
“Yalan söylüyorlar. Belki sen de onlara inanıyorsundur?”
Höglund hayır anlamında başını salladı. “Asıl mesele onların yalan söylediğini nasıl ispatlayacağımız.”
“Arkasında kim var?”
Höglund hızlı ve kararlı bir şekilde cevap verdi. “Annesi. Bence kadın çok zeki. Kamuoyunun dikkatini kızının yaptıklarından uzaklaştırmak için dikkat dağıtıcı bir fırsat yakaladı. Hökberg de artık ölü olduğuna göre artık her şeyi ona yıkmaya çalışacaklar.”
“Kahrolası bıçağı yıkamazlar.”
“Ah, yıkarlar, yıkarlar. Her ne kadar Persson’un yardımıyla bulunsa da bıçağı Lundberg’e saplayan Hökberg’di diyebilirler.”
Höglund haklıydı. Ölüler konuşamazdı. Bir de kızı bir tokatla yere sermiş polisin renkli bir fotoğrafı vardı. Resim biraz silikti ama yine de her şey ortadaydı.
“Savcılık acil bir soruşturma açılmasını talep etti.”
“Hangi savcı?”
“Viktorsson.”
Wallander onu sevmezdi. Ağustostan beri Ystad’daydı ama Wallander çoktan adamla bir iki kez sürtüşmüştü.
“Benim sözlerime karşılık onların ifadesi.”
“Ve iki kişiler tabii.”
“Garip olan şu ki Persson annesini sevmiyor bile,” dedi Wallander. “Onunla konuştuğum zaman bu oldukça barizdi.”
“Reşit olmamasına ve hapse girmeyecek olmasına rağmen, başının büyük belada olduğunu fark etmiş olmalı. Dolayısıyla annesiyle geçici bir ateşkes imzaladı.”
Wallander bu konu hakkında konuşmaya daha fazla devam edemeyeceğini birdenbire fark etti. Şu anda yapamayacaktı.
“Sen neden geldin?”
“Hasta olduğunu duydum.”
“Ölüm döşeğinde değilim. Yarın işe döneceğim. Onun yerine bana Persson ile konuşmandan ne öğrendiğini anlat.”
“Hikâyesini değiştirdi.”
“Ancak Hökberg’in öldüğünü biliyor olamaz?”