Хеннинг Манкелль – Güvenlik Duvarı (страница 22)
“Nasıl dayanıyorsun, anlamıyorum.”
“Ben de. Ama birisinin de bunu yapması gerek ve ben de yapılabileceği kadar iyi yapıyorum sanırım.”
Widén ona gülümseyerek baktı. “Hemen savunmaya geçmene gerek yok. Tabii ki senin müthiş bir polis olduğunu düşünüyorum. Hep bu fikirdeyim. Sadece hayatında başka bir şeye de vakit ayıracak mısın diye sormuştum.”
“Ben pes etmem.”
“Benim gibi yani?”
Wallander cevap vermedi. Birdenbire aralarındaki mesafeyi fark etti ve ne kadar zamandır böyle diye düşündü. Bir zamanlar aralarından su sızmazdı. Sonra büyümüşlerdi ve herkes kendi yoluna gitmişti. Yıllar sonra buluştuklarında eski günlerdeki dostluğu tekrar sürdürebileceklerini zannetmişlerdi. Arkadaşlıklarının artık tam anlamıyla farklılaştığını hiçbir zaman idrak etmemişlerdi. Ancak şu anda Wallander su gibi berrak görebiliyordu bunu. Widén de muhtemelen aynı sonuca varmıştı.
“Bu taksiciyi öldüren kızlardan birinin üvey babası,” dedi Wallander. “Erik Hökberg. Ya da bizim tanıdığımız adıyla Eriksson.”
Widén ona hayretler içinde baktı. “Ciddi misin?”
“Ciddiyim. Görünüşe bakılırsa şimdi kızın kendisi de cinayete kurban gitti. Yani ben istesem de buralardan ayrılmaya vaktim yok.”
Viskiyi tekrar poşete koydu.
“Bana bir taksi çağırabilir misin?”
“Hemen gidiyor musun?”
“Sanırım, evet.”
Widén’in yüzüne hayal kırıklığı gölgesi düştü. Wallander de aynı hisler içindeydi. Dostlukları sona ermişti. Ya da daha doğrusu, uzun zaman önce sona erdiğini nihayet keşfetmişlerdi.
“Seni eve götürürüm.”
“Olmaz,” dedi Wallander. “Sen de içtin.”
Widén karşı çıkmadı. Telefona gitti, taksi durağını aradı.
“On dakika sonra gelecekmiş.”
Birlikte dışarı çıktılar. Durgun bir sonbahar akşamıydı, hiç rüzgâr esmiyordu.
“Ne bekliyorduk?” dedi Widén birdenbire. “Gençliğimizde yani.”
“Unuttum gitti. Ama ben çok sık geçmişe bakan biri değilimdir. Bugüne ve geleceğe dair kaygılarla başım yeterince kalabalık zaten.”
Taksi zamanında geldi.
“Bana yazıp neler yaşadığını anlatmayı unutma,” dedi Wallander.
“Tamam.”
Wallander arka koltuğa oturdu. Araba Ystad’a doğru karanlığa karıştı.
Wallander tam eve adım atmıştı ki telefon çaldı. Arayan Höglund’du.
“Evde misin şimdi? Seni bir milyon defa aradım. Neden cep telefonun açık değil?”
“Ne oldu?”
“Lund’daki doktorun muayenehanesini aradım tekrar. Patoloji uzmanıyla konuştum. Bir şey bulduğunu söyledi. Sonja Hökberg’in başının arkasında, kafatasında bir çatlak varmış.”
“Trafoya düştüğünde ölü müymüş?”
“Belki değilmiş ama muhtemelen bilinci kapalıymış.”
“Bir şekilde kendine zarar vermiş olamaz mı?”
“Doktor bunu bir insanın kendi kendine yapamayacağından emin.”
“Tamam o hâlde,” dedi Wallander. “Hökberg öldürüldü.”
“Başından beri bilmiyor muyduk ki?”
“Hayır,” dedi Wallander. “Bundan şüphe ediyorduk ama şu âna dek tam bilmiyorduk.”
Arka planda bir yerde bir çocuk ağlaması duyuldu. Höglund telefonu kapatmak için acele etti. Ertesi gün sabah sekizde buluşmak üzere sözleştiler.
Wallander mutfak masasında oturdu. Widén ve Hökberg’i düşündü ama hepsinden çok Eva Persson’u.
Biliyor olmalı, diye aklından geçirdi. Sonja Hökberg’i kimin öldürdüğünü kesinlikle biliyor.
10
Wallander perşembe sabahı saat beş civarı birden zıpkın gibi uyandı. Karanlıkta gözlerini açar açmaz neyin onu uyandırdığını anlamıştı. Tamamen unuttuğu bir şeydi: Höglund’a verdiği söz. Bugün, Ystad’lı kadınların edebiyat kulübünde polislerin hayatı hakkında konuşma yapacağı gündü.
Karanlıkta kıpırdayamadan yattı. Bu nasıl da tamamen aklından çıkmıştı? Hiçbir şey hazırlamamıştı, iki not bile karalamamıştı. Kaygısının midesine oturduğunu hissetti. Konuşma yapacağı kadınlar büyük ihtimalle Eva Persson’un resimlerini görmüştü. Höglund ise çoktan onları arayıp kendisi yerine Wallander’in konuşma yapacağını haber vermiş olmalıydı.
Yapamam, diye düşündü Wallander. Karşılarında tek görecekleri, genç bir kıza dayak atmış, acımasız bir adam. Gerçekte olduğum kişi değil. O da her kimse artık.
Yatakta uzanırken bu ikilemden kurtulmanın bir yolunu bulmak için kafa patlattı ancak bu kez kaçış yolu olmadığını fark etti. Saat beş buçukta kalktı ve önüne bir not defteri koyup mutfak masasına oturdu. Sayfanın başına
Sabah saat altıda hâlâ o tek kelime yazılıydı sayfada. Tam pes edecekti ki aklına bir fikir geldi. Şu an itibariyle neyle uğraştıklarını yani öldürülen taksiciyle ilgili soruşturmasını anlatabilirdi. Hatta Stefan Fredman’ın cenazesinden başlayabilirdi. Bir polisin yaşamından birkaç günlük bir kesit verebilirdi; gerçekte olduğu hâliyle, hiçbir montaj yapmadan. Birkaç not aldı. Fotoğrafçı olayından kaçamayacaktı ve konuşması, bir nevi savunması olacaktı. Ancak zaten bir bakıma öyleydi. Olayın asıl oluş şeklini anlatma fırsatı olacaktı.
Altı on beşte Wallander kalemi elinden bıraktı. Akşamı düşündükçe hâlâ endişeleniyordu ama artık kendini çaresiz hissetmiyordu. Tamirciyi arayıp arabasının durumunu sordu. Konuşma içini karartmıştı. Anlaşılan motoru tümden sökmeyi planlıyorlardı. Konuştuğu görevli gün içinde onu arayıp bir fiyat vereceklerine söz verdi.
Dışarıdaki termometre 7 dereceyi gösteriyordu. Yumuşak bir rüzgâr esiyordu, hava parçalı bulutluydu ama yağmur yağmıyordu. Wallander sokakta ağır ağır yürüyen ihtiyar adamı seyretti. Adam bir çöpün yanında durup içindekileri eliyle şöyle bir karıştırdı ama herhâlde hiçbir şey bulamadı. Wallander, Widén’i ziyaretini düşündü. Kıskançlıktan eser kalmamıştı. Yerine muğlak bir melankoli gelmişti. Widén hayatından sonsuza dek çıkıp gidecekti. Gençlik yıllarından onunla bağı olan kim kalmıştı? Yakında hiç kimse kalmayacaktı.
Wallander bu düşüncelerden kurtulmak için kendisini zorladı ve evden çıktı. Emniyete giderken yapacağı konuşmasını düşündü. Bir devriye arabası yanaştı, emniyete bırakabileceklerini söylediler. Wallander teşekkür edip bu teklifi geri çevirdi. Yürümek istiyordu.
Danışmada bir adam onu bekliyordu. Wallander yürüyüp geçerken adam dönüp suratına baktı. Wallander bu simayı tanımıştı ama tam çıkaramamıştı.
“Kurt Wallander,” dedi adam, “bir dakikan var mı?”
“Duruma göre değişir. Kimsin?”
“Harald Törngren.” Wallander başını iki yana salladı. “Fotoğrafı çeken bendim.”
Wallander adamın suratını basın toplantısından anımsamıştı.
“Yani koridorda sinsice gezinen sendin.”
Törngren tebessüm etti. Otuzlu yaşlardaydı, uzun bir suratı ve kısa saçları vardı.
“Tuvaleti arıyordum, önüme kimse çıkmadı.”
“Ne istiyorsun?”
“Fotoğraf hakkında konuşmak istersin diye düşündüm. Seninle röportaj yapmak istiyorum.”
“Benim söylediklerimi olduğu gibi yazmazsın.”
“Nereden biliyorsun?”
Wallander, Törngren’den çıkmasını istemeyi düşündü. Fakat bir fırsat görüp bunu değerlendirmeye karar verdi. “Üçüncü bir şahsın da yanımızda olmasını istiyorum,” dedi.
Törngren gülümsemeyi sürdürdü. “Röportaja bir şahit mi istiyorsun?”
“Gazetecilerle kötü deneyimlerim var.”
“On tane de çağırsan, bence sorun yok.”
Wallander kol saatine baktı. Saat yedi yirmi beşti.