Хеннинг Манкелль – Gülümseyen Adam (страница 2)
42 yaşındayken tanımıştık Wallander’le. Her macerasında biraz daha yaşlandı. Dizinin sonuna gelindiğinde altmışına merdiven dayamış bir Wallander çıkacak karşımıza; Ystad kırsalındaki evinde, köpeğiyle birlikte emeklilik günlerinin geldiğinin, aslında ölümün yaklaştığının farkındalığıyla, melankolik bir ruh hâli içinde yaşayan uyumsuz bir adam…
Wallander’le birlikte çevresindeki insanlar, hatta toplumuyla, siyaseti, ekonomisi, hayat koşullarıyla İsveç de değişiyor. İsveç giderek daha çekilmez bir hâl almıştır. Bütün bunlara – tıpkı her bir macerası gibi– ağır ağır ilerler. Okuyucu, Wallander ve ekibiyle birlikte hem hikâyeyi hem değişimi sindirecek fırsatı bulmuştur.
Hennig Mankell, Kurt Wallander’in değişen tutum ve bakış açıları aracılığıyla ülkedeki toplumsal değişimlerin izini sürer. Söz konusu değişim romanların akışına paralel biçimde ağır ağır gerçekleşir. Okuyucu Wallander ve ekibiyle birlikte hem hikâyeyi hem değişimi sindirecek fırsatı bulacaktır.
Mevsime ve coğrafyaya da yavaş yavaş uyum sağlarız. Mankell’in Skåne’si; “İsveç topraklarının sona erdiği, sanki Doğu Baltık kıyılarında bir tür Rip Grande gibi bir yer”dir; “Dünyanın geri kalan kısmı diğer tarafta…” Kurşun rengi gökler, dondurucu soğuk, kasvet, aman vermez bir ciddiyet ve şiddet mükemmel bir polisiye atmosfer yaratır. Bu atmosferin önünde görüp geçirdikleriyle filozoflaşmış Wallander “Katil kim?” sorusundan ziyade katili suça sevk eden nedenleri araştıracaktır. Asıl araştırdığı hayattır.
Zulmün Tarihi…
Wallander, hayatı araştırırken yaratıcısı Henning Mankell’in niyeti hayatı cehenneme çeviren nedenleri ortaya koymaktır. Nedenler derken teker teker insanlarda somutlanan kötülükten, kötülüğün psikolojik dinamiklerinden söz etmiyorum. Bunlar da var elbette ama Henning Mankell –daha çok– bu dinamikleri harekete geçiren asıl nedenleri, suçun iktisadi altyapısını, siyasi ve toplumsal saikleri, insanın insana zulmünü sergilemek niyetindeydi.
Henning Mankel’in niyetinin en iyi özeti –Wallander dizisi dışındaki romanlarından–
“Dr. Raul hırsa karşı bir direniş oluşturmaya, giderek artan sayıda kişinin kanını kirleten bu virüse saldırmaya çalışıyor. Güvendiği insanları buraya, bana gönderiyor. ‘Bir Zulüm Tarihi’ olduğunu öğrensinler istiyor.”
Henning Mankell’in bütün edebî hayatına yansıyan arzusu tam da budur; “Zulmün Tarihi”ni anlatmak…
İsveç polisiyelerinin ortak paydası İsveç toplumuna dair gerçekçi bir sorgulayıcı bir bakışla yazılmalarıdır. Bu durum kuşkusuz yazarların siyasi ve toplumsal bilinciyle ilişkili. Nitekim Henning Mankell yazarlığı kadar siyasi duruşuyla da tanınan bir entelektüeldir ve bütün romanlarında eleştirel bir ton vardır. Wallander dizisi küçük bir İsveç kasabası olan Ystad’da geçmesine rağmen suç yerelle sınırlı kalmaz, önce İsveç’e, oradan dünyanın başka köşelerine yayılır. Bu, Ernest Mandel’in
Bugüne dek yayımlanan romanların hepsinde suç siyasi ve toplumsal meselelerle sıkı sıkıya ilişkilidir.
Serinin bundan sonraki romanlarında Henning Mankell’in siyasi ve toplumsal sorunları –zaman zaman uluslararası boyutlara varacak şekilde– çeşitlendireceğini söyleyebilirim. Üstelik küçük bir İsveç kasabasından, Ystad’dan yol çıkarak yapıyor bunu. Mankell, çok başarılı manevralarla suçu yerelin sınırlarının dışına taşımayı biliyor. Tam da Mandel’in “polisiye romanlarla kapitalizmin tarihinin birlikteliği” tezine uygun bir yaklaşım; küreselleşen dünyada suç da küreselleşiyor.
Bir bütün olarak Wallander serisinin ne anlattığını Henning Mankell’in –serinin son romanında okuduğumuz– bir cümlesiyle özetlemek en iyisi olacak:
“Bu, politik gerçeklerin hikâyesidir; bu, doğrularla yalanların birbirinden ayırt edilemediği, hiçbir şeyin açıkça belirgin olmadığı bataklık sularında yapılan bir yolculuğun hikâyesidir.”
Korkulması gereken şey, azametlilerin ahlaksız olması değil, azametli olmaya götüren ahlaksızlıktır.
1
Sis.
Sanki sessiz, sinsi bir av hayvanı… Sis, Skåne’yi kapladığında dünya görünmez olur, bütün ömrüm Skåne’de geçmiş olsa bile buna asla alışamayacağım.
11 Ekim 1993, Saat 21.00.
Her tarafa denizden gelen bir sis çökmüştü. Arabasıyla Ystad’daki evine gidiyordu ve kendisini kesif, beyaz bir kütlenin içinde bulduğunda Brösarp Tepeleri’ni henüz geçmişti.
Birden içinde bir korku belirdi.
Sisten korkuyorum, diye düşündü. Oysa Farnholm Şatosu’nda görüştüğüm adamdan korkmalıyım. Arkasında daima pusuya yatmış, yüzleri seçilemeyen tehditkâr korumaları olan dost canlısı adamdan. O adamı ve o dostça gülümsemesinin arkasında gizli olduğunu öğrendiğim şeyi düşünmeliyim. Toplum içindeki itibarı hiç kuşku uyandırmayacak kadar lekesiz olsa da asıl korkmam gereken, Hanö Körfezi’nden sürüklenen sis değil, o adam. Yoluna çıkan herkesi öldürmekte bir an bile tereddüt etmediğini öğrendiğimden beri.
Ön camı temizlemek için silecekleri çalıştırdı. Karanlıkta araba kullanmayı sevmezdi. Bilhassa far ışığında bir oraya bir buraya koşuşturan tavşanlarla karşılaşmayı hiç sevmezdi.
Bir defasında, otuz yıl kadar önce, yabani bir tavşanı ezmişti. Tomelilla yolunda gidiyordu, ilkbahar başlarında bir akşam vaktiydi. Frene bastığı ânı dün gibi hatırlıyordu ama yine de kaportadan gelen tok bir ses duymuştu. Hemen arabayı durdurup dışarı çıkmıştı. Tavşan yerde yatıyordu ve arka ayakları çırpınıyordu. Vücudunun üst kısmı felç olmuştu ama gözleri ona doğru bakıyordu. Kendini yol kenarından büyükçe bir taş bulmaya zorlamış, taşı tavşanın kafasına vururken gözlerini kapamıştı. Ölü hayvana tekrar bakmadan aceleyle arabasına binmişti.
Tavşanın gözlerini ve vahşice çırpınan ayaklarını asla unutamamıştı. Bu olay tekrar tekrar aklına geliyordu, genelde de hiç beklemediği zamanlarda.
Bu tatsız düşünceleri geride bırakmaya çalıştı. Otuz yıl önce ölen bir tavşan bir adamın yakasını bırakmıyor olabilir ama ona zarar veremez, diye düşündü. Yaşayanlar arasında endişelenmem gereken yeterince insan var.
Dikiz aynasını her zamankinden daha fazla kontrol ettiğini fark etti.
Korkuyorum, diye düşündü tekrar. Bildiğim bir şey varsa o da kaçıyor olduğum. Farnholm Şatosu’nun duvarlarının arkasında saklı olduğunu bildiğim şeyden kaçıyorum. Ve onlar da bunu öğrendiğimden haberdarlar. Fakat acaba ne kadarından? Bir zamanlar yeni yetme bir avukat olarak ettiğim sessizlik yeminini bozacağımdan endişe etmelerine yetecek kadarından mı? Uzun zaman önce mesleki sırlara kutsal bir sadakat göstereceğime dair yemin etmiştim. Yaşlı avukatlarının vicdanından endişeliler midir acaba?
Dikiz aynasında hiçbir şey yoktu. Sisin içinde tek başınaydı ama bir saatten az bir süre içinde Ystad’a dönmüş olacaktı.
Bu düşünce sadece bir an için bile olsa keyfini yerine getirdi. Demek her şeye rağmen onu takip etmiyorlardı. Yarın ne yapacağına karar vermişti. Avukat olan ve aynı zamanda birlikte çalıştığı oğluyla konuşacaktı. Hayatın ona öğrettiği bir şey varsa o da her zaman bir çözüm yolu olduğuydu. Şimdi de olması gerekiyordu.
Arabanın ışıksız ön panelinde el yordamıyla radyo açma düğmesini aradı. İçerisi genetik alanındaki son gelişmelerden bahseden bir adamın sesiyle doldu. Kelimeler bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu. Saatine baktı, neredeyse dokuz buçuk olmuştu. Arkasında hâlâ kimse yoktu fakat sis daha da yoğunlaşıyor gibiydi. Buna rağmen biraz daha gaza bastı. Farnholm Şatosu’ndan uzaklaştıkça kendisini daha iyi hissediyordu. Belki de her şeye karşın korkmasını gerektirecek hiçbir şey yoktu.
Salim kafayla düşünmeye çalıştı.
Her şey tam anlamıyla sıradan bir telefon görüşmesiyle başlamıştı, masasında düzenlenmesi gereken acil bir sözleşmeyle ilgili kendisiyle irtibata geçilmesini isteyen bir adamın mesajı vardı. Adamı tanımıyordu ancak inisiyatif alarak telefon etmişti; önemsiz bir İsveç kasabasındaki küçük bir avukatlık bürosu, bir müvekkil adayını kolay kolay reddedemezdi. Telefondaki sesi şimdi bile hatırlayabiliyordu: Kuzeyli, kibar bir aksanı olan fakat aynı zamanda hayatının her dakikasının çok değerli olduğuna dair izlenim veren bir ses. İşi, Skanska1 bayisi olarak çalışan şirketlerinden birinin Suudi Arabistan’a Korsika’da kayıtlı nakliye şirketiyle bir miktar çimento nakliyesini kapsayan karmaşık bir ticari işlem olarak açıklamıştı. Laf arasında bu yükün Hamis Muşayt’ta2 yapılacak devasa bir cami ya da Cidde’de3 inşa edilen bir üniversite binası için kullanılacağını ima etmişti.