Хеннинг Манкелль – Gülümseyen Adam (страница 4)
Köpeğini gezdiren kadın ve siyah paltolu adam sonraki akşamlarda da gemiler gibi birbirlerinin yanından geçip gittiler. Sonra bir gün, tam olarak 20 Ekim 1993’te, kadının daha sonraları adamın kayboluşuyla ilişkilendirdiği bir şey oldu.
Rüzgârın esmediği nadir günlerden biriydi, kara ve denizi tamamen sis kaplamıştı. Her yerde, ortalıkta görünmeyen kayıp bir sığıra aitmişçesine sis sirenleri duyuluyordu. Bütün bu tuhaf ortam sanki nefesini tutmuş bir şey bekliyordu. İşte o zaman kadın, siyah paltolu adamı gördü ve birdenbire olduğu yerde kaldı.
Çünkü yalnız değildi. Yanında açık renkli yağmurluğu ve şapkası olan oldukça kısa boylu birisi vardı. Kadın yeni gelen kısa adamın konuştuğunu ve diğerini bir konu hakkında ikna etmeye çalıştığını fark etti. Kısa adam söylediklerini vurgulamak için cebindeki ellerini ara sıra çıkararak el kol hareketleri yapıyordu. Kadın ne konuştuklarını duyamıyordu fakat kısa adamın tavırlarından üzgün olduğu anlaşılıyordu.
Bir süre sonra ikisi kumsalda yürümeye başlayıp sisin içinde görünmez olmuşlardı.
Ertesi gün adam yine yalnızdı. Beş gün sonra ise ortadan kaybolmuştu. Kadın kasım ayına kadar her sabah siyah paltolu adamla karşılaşmak beklentisiyle kumsalda köpeğini gezdirdi ama adam tekrar ortaya çıkmadı. Kadın onu bir daha hiç görmedi.
Ystad polisinden Komiser Kurt Wallander bir yıldan fazla süredir hastalık iznindeydi ve görevini yürütemiyordu. Bu süre boyunca güçsüzlük hissi hareketlerini etkilemiş ve yaşamında baskın hâle gelmişti. Ystad’da kalmaya katlanamadığında ve biraz para biriktirdiğinde, kendini daha iyi hissetmek, Skåne’den başka bir yerde, yaşama sevincini yeniden kazanmak umuduyla defalarca amaçsız yolculuklara çıkmıştı. Kara-yip Adaları için bir tatil paketi satın almıştı ancak uçuşta aptalca sarhoş olmuştu ve Barbados’ta5 geçirdiği iki hafta boyunca neredeyse hiç tamamen ayık dolaşmamıştı. Genel ruh hâli, artan bir panikle tamamen kayıtsızlık arasında gelip gidiyordu. Palmiye ağaçlarının gölgesinde gizlenmiş, bazı günler diğer insanlarla görüşmekten kaçınma isteğinin üstesinden gelemediği için otelden dışarıya ayak bile basmamıştı. Sadece bir defa yıkanmıştı, o da yanlışlıkla iskelede tökezleyip denize düştüğü gün.
Bir akşam geç saatlerde insanların arasına karışmak, aynı zamanda alkol stokunu takviye etmek amacıyla kendisini dışarıya çıkmaya zorladığında, bir fahişe tarafından baştan çıkarıldı. Onu başından savmak istedi ama aynı zamanda nedense onunla birlikte olmayı arzuladı, ne var ki daha sonra kendinden iğrenme ve mutsuzluk duygularına yenik düştü. Üç gün boyunca –tam olarak hatırlamadığı şekilde– tüm zamanını bu kızla birlikte, pis kokulu bir kulübede, terli yüzünde hamam böceklerinin dolaştığı, küf kokulu çarşaf serili yatakta geçirdi. Kızın adını ya da bunu öğrenip öğrenmediğini bile anımsayamıyordu. Ona ancak önüne geçemediği bir şehvet krizinin içerisindeyken katlanabilmişti. Kız cebindeki son parayı da aldığında birden ortaya çıkan iri yarı iki erkek kardeşi tarafından kapı dışarı edildi. Bunun üzerine otele döndü, fiyata dâhil kahvaltıları yemeye kendisini zorlayarak ayakta kalabildi ve sonunda gidiştekinden daha kötü şartlarda da olsa Sturup Havaalanı’na dönebildi.
Onu düzenli olarak kontrol eden doktoru Wallander’e ölesiye alkol aldığı için gerçek bir risk oluşturan bu tür yolculukları yasakladı. Fakat iki ay sonra, aralık ayı başlarında, moralini düzeltmek için mobilyaları yenilemek bahanesiyle babasından aldığı borç parayla tekrar yolculuğa çıktı. Sorunları başladığından bu yana, evine sosyal hizmetlerden yardım için gelen ve kendisinden otuz yaş daha genç bir kadınla evlenen babasından uzaklaşmıştı. Eline para geçer geçmez dosdoğru Ystad Turizm Acentesi’ne gidip Tayland’a üç haftalık bir tatil satın aldı. Bu defa da Karayip’te yaşadıklarının aynısı tekrar etti, tek fark uçakta Wallander’in yanında oturan ve aynı otelde kalan emekli bir eczacının, Wallander kahvaltıda içmeye başlayıp tuhaf davranışlar gösterdiğinde, ona acıyıp müdahale etmesi sayesinde felaketin güçlükle de olsa önlenmesiydi. Eczacının araya girmesiyle Wallander’in tatili planlanandan bir hafta önce evine gönderilmesiyle sonuçlandı. Bu tatilde de Wallander kendisini, her biri öncekinden daha genç fahişelerin kollarına atmış ve kendinden nefret etme duygusuna boyun eğmişti. Sonrasında sürekli ölümcül bir bulaşıcı hastalığa yakalanma korkusuyla kâbus gibi bir kış geçirdi.
Nisan ayı bittiğinde Wallander işten ayrılalı on ay olmuştu, aslında gittiği tatil yerlerinde bulaşıcı bir hastalık kapmadığı anlaşılmıştı fakat bu güzel habere sevinmiş gibi de görünmüyordu. O günlerde Wallender’in doktoru, onun polis olarak çalıştığı günlerin bitip bitmediğini, tekrar çalışmaya ya da sağlık gerekçesiyle erkenden emekli olmaya hazır olup olmadığını merak etmeye başlamıştı.
Tam da o günlerde Wallander ilk defa Skagen’e gitti, belki de “kaçtı” demek daha doğru olur. Hemen öncesinde kızı Linda’nın İtalya’dan dönüp Wallander ve dairesinin içinde bulunduğu karışıklığı düzeltmesi sayesinde en azından içmeyi bırakmıştı. Linda tam olarak doğru şekilde davranmıştı, eve dağılmış tüm şişeleri boşalttı ve Wallander’i ciddi şekilde uyardı. İki hafta boyunca Maria Caddesi’ndeki evinde babasıyla kaldı, Wallander sonunda konuşabileceği birisini bulmuştu. Birlikte Wallander’in ruhunu eriten apseleri deştiler ve Linda bir süre sonra içkiden uzak kalma sözünü tutması için babasına küçük bir şans verebileceğini hissettiğinde evden ayrıldı. Wallander yeniden kendisiyle baş başa ve boş bir evde oturma ihtimaliyle yüzleşmeye gücü yetmeyecek hâldeyken, gazetede Skagen’deki ucuz bir pansiyonla ilgili bir reklam gördü.
Yıllar önce, Linda doğduktan kısa bir süre sonra, eski eşi Mona’yla Skagen’de birkaç haftalık bir yaz tatili yapmışlardı. Hayatı boyunca yaşadığı en mutlu zamanlardan biriydi. Paraları azdı ve delik bir çadırda kalmışlardı ama sanki bütün evren onlara aitmiş gibi hissetmişlerdi.
Wallander reklamı gördüğü gün pansiyona telefon etti ve mayısın ilk haftasından itibaren kalmak üzere kendisine bir oda ayırttı.
Aslen Polonyalı olan pansiyon sahibi kadın duldu, Wallander’i kendi hâline bıraktı. Bisikletini de ödünç verdi. Wallander her sabah uçsuz bucaksız kumsalda bisikletle gezmeye çıkıyordu. Çantasına öğle için bir paket yemek koyuyor ve gecenin geç saatlerine kadar odasına dönmüyordu. Pansiyon arkadaşları daha yaşlı kimselerdi, bazıları tek, bazılarıysa evliydi ve bir kütüphane kadar sessizdi. Neredeyse bir yıldır ilk defa bir güzel uyuyabildi ve içki alışkanlığının etkilerinin azaldığını hissetti.
Skagen’deki pansiyonda kaldığı süre boyunca üç mektup yazdı. İlki kız kardeşi Kristina içindi. Geçen yıl boyunca kız kardeşi sıklıkla arayıp hâlini hatırını sormuştu. Wallander kardeşinin ilgisinden etkilenmişti ancak kendisini neredeyse hiçbir zaman ona telefon etmeye ya da yazmaya ikna edememişti. Karayip Adaları’nda ayık olmadığı bir anda kardeşine göndermiş olabileceği karmakarışık bir kartpostalla ilgili belli belirsiz bir hatıra, durumu daha da kötüleştiriyordu. Kristina bundan hiç söz etmemiş, Wallander de bu konuyu asla sormamıştı. Sarhoş olduğu için kartpostalı yanlış adrese gönderdiğini ya da pul koymayı unuttuğunu umuyordu. Şimdiyse bir gece vakti yatakta oturmuş ve kız kardeşine yazmıştı, kâğıdı da çantasına koymuştu. Geçen yıl bir adamı öldürdüğünden beri peşini bırakmayan utanç ve suçluluk duygularını, içindeki boşluğu anlatmaya çalıştı. Hiç şüphesiz kendisini korumak için ateş etmişti, en saldırgan ve polislerden nefret eden gazeteciler bile onu ciddi anlamda eleştirmemişlerdi ama yine de üzerine binen suçluluk duygusundan hiç sıyrılamayacağını düşünüyordu. Tek umudu bir gün bununla yaşamayı öğrenebilmekti.
“Ruhumun bir parçasının yapay bir uzuvla yer değiştirdiğini hissediyorum,” diye yazdı. “Hâlâ ondan istediğim şekilde davranmıyor. Bazen en kötü olduğum anlarda ruhuma asla söz dinletemeyeceğimden korkuyorum, yine de ümitvar olmaktan tamamen vazgeçmedim.”
İkinci mektup Ystad Emniyet Müdürlüğü’ndeki iş arkadaşlarınaydı, bu mektubu Skagen postanesinin dışındaki kırmızı mektup kutusuna bıraktığı anda yazdıklarının çoğunun doğru olmadığını biliyordu fakat yine de mektubu göndermek zorunda kaldı. Arkadaşlarının geçen yaz aldıkları müzik seti için onlara teşekkür etti ve bunu daha önce yapmadığı için de kendisini affetmelerini rica etti. Bütün bunları elbette içtenlikle yazmıştı. Fakat mektubu bitirirken söylediği, yakında iyileşip işe dönmeyi umduğuna dair cümleler anlamsızdı, aslında tam tersi daha doğruydu.
Skagen’de kalırken yazdığı üçüncü mektup Baiba Lie-pa’yaydı. Baiba’ya geçen yıl boyunca yaklaşık iki ayda bir mektup yazmış, o da her defasında cevap göndermişti. Baiba’nın onun için bir koruyucu azize olduğunu düşünmeye başlamıştı ve Wallander’in onun için hissettiklerini bastırması için Baiba’nın cevap yazmayı bırakmasından korkuyordu. Ya da en azından böyle olduğunu sanıyordu. Çok uzun süren uyuşukluk süreci Wallander’i artık hiçbir şeyden tam olarak emin olamaz hâle getirmişti. Zaman zaman kumsalda ya da denizden gelen şiddetli soğuk rüzgârdan korunmak için kum tepeleri arasında oturduğunda, kısa da olsa zihninin berraklaştığı zamanlar oluyordu. Bazı zamanlarda ise her şey ona anlamsız görünüyordu. Baiba’yı Riga’da sadece birkaç günlüğüne tanımıştı. Baiba, Letonya polis teşkilatında yüzbaşıyken öldürülen kocası Karlis’e âşıktı. Tanrı aşkına, Baiba mesleğinin gerektirdiği şeyleri, alışılmadık bir biçimde olsa bile, yapmaktan başka bir şey yapmayan İsveçli bir polisi birdenbire neden sevsin ki? Fakat meselenin içyüzünü kavradığı anlardan uzaklaşması hiç zor olmuyordu. İçten içe, aslında sahip olmadığını bildiği bir şeyi kaybetme riskini göze alamıyordu. Çünkü Baiba, Baiba’nın hayali, Wallander’in son savunma hattıydı. Bu hayal sadece bir yanılsama olsa bile onu sonuna kadar koruyacaktı.