Хеннинг Манкелль – Gülümseyen Adam (страница 3)
Birkaç gün sonra Ystad’daki Continental Oteli’nde buluşmuşlardı. Oraya erkenden gitmişti, restoran öğle yemeği için henüz açılmamıştı, köşedeki bir masaya oturmuş ve adamın gelişini beklemişti. Restorandaki tek kişi pencereden dışarı kasvetle bakan Yugoslavyalı bir garsondu. Ocak ayının ortasıydı, Baltık Denizi’nden şiddetli bir rüzgâr esiyordu ve yakında kar yağacak gibiydi. Fakat kendisine yaklaşan adam güneşte daha yeni yanmış gibi görünüyordu. Koyu mavi bir takım elbise giymişti ve ellisinden fazla göstermiyordu. Her nasılsa, Ystad’lılara benzemediği gibi ocak ayında da değilmiş gibiydi. O bronzlaşmış yüzüne ait durmayan gülümseyişiyle bir yabancıydı sanki.
Farnholm Şatosu’ndaki adamı ilk defa o zaman görmüştü. Çantasız, kendine ait ayrı bir dünyada yaşayan, terzi elinden çıkmış mavi takım elbise giyen, her şeyden önce gülümsemesi göze çarpan bir adam ve arkasında onu gölge gibi takip edip dikkatle hareket eden, ürkütücü görünümlü iki koruması.
Evet, o zaman bile gölgeleri oradaydı. İkisiyle de tanıştırılıp tanıştırılmadığını hatırlayamadı. Restoranın diğer tarafındaki bir masaya oturmuşlar, efendilerinin görüşmesi bittiğinde tek kelime etmeden ayağa kalkmışlardı.
Altın çağ, diye geçirdi içinden kederle ve ben buna inanacak kadar saftım. Oysa bir avukatın hayal dünyası, en azından dünyanın bu yerindeki, bir cennet hayaliyle gölgelenmemeliydi.
Altı ay içinde bronz tenli adam, hukuk bürosunun gelirlerinin yarısını sağlar hâle gelmişti, bir yıl içinde de kazançları ikiye katlanmıştı. Faturalar en kısa sürede ödenir, hatırlatmak için mektup göndermeye asla gerek kalmazdı. Ofislerini yeniden dekore edebilmişlerdi. Farnholm Şatosu’ndaki adam, işini dünyanın her köşesinden ve az çok rastgele seçilmiş gibi görünen yerlerden yönetebiliyordu. Alışılmadık isimleri olan, bazılarını danışmadaki deri koltuğun yanında duran yerkürede bile zorlukla bulabildiği şehirlerden gelen fakslar, telefonlar ve hatta bazen radyo sinyalleriyle. Yine de her şey ne kadar karmaşık olursa olsun kanunlara uygundu.
Yeni bir çağın şafağı söktü, diye düşündüğünü hatırladı. Sonuçta olup biten bu… Bir avukat olarak Farnholm’deki adamın telefon defterinden beni seçmiş olmasına minnettar olmalıyım.
Gözünün önüne gelen hatıra şeridi birden kesildi. Bir an hayal gördüğünü sandı ama sonra dikiz aynasındaki far ışıklarını açık seçik gördü.
Demek sessizce yaklaşmışlardı.
Korku aniden tüm benliğini sardı. Sonunda onu takip etmişlerdi. Sessizlik yeminini bozarak ihanet etmesinden korkmuşlardı.
İlk yaptığı şey sisin içinde hızlanmak oldu. Alnından ter boşaldı. Arkasındaki farları görebiliyordu. Öldürmek için gelen takipçiler, diye düşündü. Başka kurtulan olmadığı gibi ben de kaçamayacağım.
Ancak araba yanından geçip gitti. Sürücünün yüzü gözüne ilişti, yaşlı bir adamdı. Sonra da arabanın arkasındaki kırmızı lambalar sisin içinde gözden kayboldu.
Cebinden çıkardığı bir mendille yüzünü ve boynunu sildi.
Yakında evimde olacağım, diye düşündü. Hiçbir şey olmayacak. Bayan Dunér bugün Farnholm’e gideceğimi randevu defterine kaydetmişti. Kimse –hatta o adam bile– yaşlı avukatını toplantıdan evine dönerken öldürmek için adamlarını göndermez. Bu çok riskli olur.
Bir şeylerin yanlış gittiğini fark edeli yaklaşık iki sene olmuştu. Hatırı sayılır bir miktardaki para için kefil olan İsveç Ticaret Odası’na ait sözleşmelerin kontrol edilmesiyle ilgili sıradan bir işle meşguldü; Polonya’daki türbinler için yedek parçalar, Çekoslovakya için biçerdöverler. Küçük bir detay söz konusuydu, bazı sayılar uyuşmuyordu. Muhtemelen baskı hatası olduğunu, belki bir yerlerdeki iki rakamın karıştığını düşünmüştü. Hepsini tekrar incelediğinde bunun bir yanlışlık değil kasıtlı yapılan bir şey olduğunu anlamıştı. Hiçbir şey eksik değildi, aksine her şey doğruydu, ancak sonuç korkunçtu. İlk düşüncesi buna inanmama yönündeydi. Ancak sonra bir suçu ortaya çıkardığından kuşkusu olmadığını kabul ederek –gecenin geç bir saati olduğunu anımsıyordu– sandalyesinde geriye doğru yaslanmıştı. Ystad sokaklarında yürümek için dışarı çıktığında şafak yeni sökmüştü, Stortorget’e vardığı zaman gördüklerinin başka bir açıklaması olmadığını istemeden de olsa kabul etmek zorunda kalmıştı: Farnholm Şatosu’ndaki adam, ticaret odasıyla ilgili büyük bir güven suistimalinin, vergi kaçakçılığının ve evrakta sahtecilik olayının sorumlusuydu.
Bundan sonra sürekli Farnholm’den gelen bütün evraklardaki kara delikler için gözünü dört açmıştı. Her seferinde olmasa da çoğu zaman açıkları yakalamıştı. Suçun boyutu kafasına yavaş yavaş dank etmişti. Kayda geçirmekten kaçınamadığı kanıtları kabullenmemeye çalışmış fakat sonunda gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmıştı. Öte yandan bu konuda doğru dürüst bir şey yapmış sayılmazdı. Bildiklerini oğluna bile anlatmamıştı. Bunun nedeni, bilincinin derinliklerinde bütün bunların doğru olmadığına inanmayı tercih etmesi miydi? Kimsenin, görünüşe göre vergi dairesinin bile hiçbir şeyden haberi yoktu. Belki de tamamen farazi bir sırrı ortaya çıkarmıştı? Ya da artık Farnholm Şatosu’ndaki adam hukuk bürosunun ana gelir kaynağı olmuşken her şey için çok geç miydi?
Sis şimdi biraz daha yoğunlaşmıştı. Ystad’a yaklaştığında sisin kaybolacağını umdu.
Bu şekilde devam edemezdi, bu çok açıktı. Farnholm Şatosu’ndaki adamın ellerine kan bulaştığını fark edeli uzun zaman olmuştu.
Oğluyla konuşacaktı. Her geçen gün baltalanıp sulandırılsa da, Tanrı’ya şükür, İsveç’te hâlâ hukuk kuralları geçerliydi. Kendi yaptığı göz yummalar da hukukun zayıflatılma sürecinin bir parçasıydı. Bu kadar uzun süre gözlerini kapatmış olması bundan sonra da sessiz kalmasını gerektirmezdi.
Kendisini asla intihara sürüklemeyecekti.
Birden far ışığında bir şey gördü ve frenleyerek durdu. Önce tavşan olduğunu zannetti. Fakat sonra yolda bir şeyin durduğunu fark etti.
Uzun farları açtı.
Yolun ortasında bir sandalye vardı. Basit bir mutfak sandalyesi… Üzerinde insan büyüklüğünde bir kukla duruyordu. Kuklanın yüzü beyazdı.
Yoksa terzi mankenine benzetilmiş gerçek bir insan mıydı?
Kalp atışlarının hızlandığını hissetti. Sis, far ışıklarında kıvrım kıvrım dönüyordu. Ne sandalyeyle üzerindeki kuklayı yok etmenin, ne de içinde yükselen korkuyu görmezden gelmenin bir yolu vardı. Dikiz aynasını kontrol etti. Hiçbir şey göremedi. Sandalye ve kuklaya on metre kalıncaya dek arabayı yavaşça sürdü. Sonra tekrar durdu.
Kukla, yalnızca üstünkörü giydirilmiş bir korkuluk değildi, şaşırtıcı derecede insana benziyordu. Benim için hazırlanmış, diye düşündü. Radyoyu kapattı, elleri titriyordu, dikkatle etrafı dinledi. Yalnızca sis ve sessizlik vardı. Şimdi ne yapacağını bilmiyordu.
Onu duraksatan şey ne sisin içinde ortaya çıkan sandalye ne de hayalete benzeyen kuklaydı. Bunların arkasında ne olduğunu bilmediği başka bir şey vardı. Belki de yalnızca kendi içinde var olan bir şey.
Çok korkuyorum, dedi kendi kendine ve bu korku salim kafayla düşünmeme engel oluyor.
Sonunda emniyet kemerini çözüp kapıyı açtı. Dışarıda havanın ne kadar soğuk olduğuna şaşırdı. Arabadan çıktı ve gözlerini farların aydınlattığı sandalyeyle kuklaya dikti. Son düşüncesi kuklanın bir aktörün rolüne başlayacağı bir sahne düzenini anımsatmasıydı.
Arkasında bir ses duydu ancak geriye dönemedi. Darbe kafasının arka tarafına gelmişti.
Bedeni nemli asfalta çarpmadan önce ölmüştü.
Saat 21.53’tü. Sis şimdi daha da yoğundu.
2
Rüzgâr kuzeyden esiyordu.
Dondurucu soğuğun hâkim olduğu sahilin uzak bir köşesinde, buz gibi esen rüzgârda ıstırap çeken bir adam vardı. Sırtını rüzgâra vererek beklemeye devam ediyordu. Orada durur, elleri ceplerinde kımıldamadan kumlara bakardı; sonra amaçsızca yürümeye başlardı, ta ki külrengi alaca karanlıkta kayboluncaya dek.
Köpeğiyle her gün kumsalda yürüyüş yapan kadın, gün doğumundan batımına kadar sahilde devriye gibi gezen adam için endişeleniyordu. Adam birkaç hafta önce kıyıya vurmuş bir gemi enkazı gibi birden çıkagelmişti. Kumsalda karşılaştığı insanlar normalde kadını selamlardı. Güz sonlarıydı, ekim bitmek üzereydi, bu yüzden aslında nadiren birileriyle karşılaşıyordu. Fakat siyah paltolu adam kadınla hiç selamlaşmamıştı. O da önce adamın utangaç olduğunu zannetmiş, sonra kaba veyahut yabancı birisi olabileceğini düşünmüştü. Zaman geçtikçe, adamın derin bir elem içinde olduğunu, kutsal bir yolculuk gibi olan kumsal yürüyüşleriyle kederine yol açan meçhul nedenden uzaklaşmaya çalıştığını anlamıştı. Yürüyüş biçimi kesin olarak değişkendi. Yavaşça, âdeta oyalanır gibi yürürken, birden canlanarak koşarcasına giderdi. Ona öyle geliyordu ki adamın hareketlerini yönlendiren bedeninden çok huzursuz ruhuydu. Cebindeki ellerinin yumruk gibi sıkılı olduğuna emindi.
Bir hafta sonra bu olayın arkasındaki gizemi çözdüğünü düşündü. Bu yabancı adam ciddi bir kişisel krizle yüzleşmek amacıyla, tehlikeli bir nehir yatağında eksik bir haritayla yol almaya çalışan bir gemi gibi bu kumsalda karaya çıkmıştı. İçe dönüklüğünün ve huzursuz yürüyüşünün sebebi bu olmalıydı. Kadın, her akşam romatizmaları nedeniyle erken emekli olan kocasına kumsalda yalnız başına dolaşan adamdan bahsetmişti. Bir defasında –evde durmak kendisini daha mutlu etmesine ve dışarıya çıkması şiddetli ağrılara neden olmasına rağmen– kocası da karısıyla köpeğine eşlik etmişti. Karısına o da hak vermişti ancak adamın davranışlarını o kadar sıra dışı bulmuştu ki Skagen4 emniyetindeki bir arkadaşını arayıp karısıyla kendisinin gözlemlerinden söz etmişti. Muhtemelen adam bir kaçaktı ve bir suçtan dolayı aranıyordu ya da ülkede az sayıda kalan akıl hastanelerinin birinden firar etmişti. Fakat polis yıllar içinde Danimarka’nın en uzak ucuna yolculuk yapan, birçoğu sadece huzur ve sükûnet bulmak isteyen o kadar çok tuhaf karakterli insanla karşılaşmıştı ki arkadaşına bilgece bir öğüt verdi: Adamı kendi hâline bırakın. İki denizin karşılaştığı yerle kum tepeleri arasında bulunan bu sahil, kimin ihtiyacı varsa ona ait bir toprak parçasına dönüşüyordu sürekli.