реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Beşinci Kadın (страница 16)

18

“Elimizi çabuk tutmalıyız,” diye sürdürdü konuşmasını. “Arada bir ilişki olmadığını saptarsak işimiz çok daha kolaylaşacak.”

Wallander masadan kalkmaya hazırlanırken Höglund ona bir soru sordu.

“Bu cinayeti kim işlemiş olabilir?”

Wallander yeniden oturdu. Kanlı kazıklar gözlerinin önünden gitmiyordu.

“Bilmiyorum,” dedi. “O kadar sadistçe bir davranış türü ki bu, sıradan birinin böyle bir cinayeti işleyebilmesini aklım almıyor. Ruh ya da akıl sağlığı bozuk biri olmalı.”

“Evet,” diye karşılık verdi genç kadın. “Sen de ben de birinin öldürülmesine çok öfkeleniyoruz. Oysa bazı insanlar için bu o denli öfkelenecek bir şey değil, onlar da gözlerini kırpmadan cinayet işleyebiliyor.”

“İşin beni en çok ürküten yanı çok iyi tasarlanmış olması. Bu cinayeti işleyen kişi her kimse bunun üzerinde zaman harcamış, kafa yormuş. Ayrıca Eriksson’un alışkanlıklarını da ayrıntılarıyla bildiği ortada. Büyük olasılıkla onu adım adım izlemiş olmalı.”

“Bu da belki bize bir kapının açılmasını sağlar,” dedi Höglund. “Eriksson’un yakın dostları olmadığını biliyoruz ama onu öldüren kişinin onunla bir yakınlığı mutlaka olmuştur. Kalasları testereyle kesmiş. Bu iş için bile oraya birkaç kez gitmiş olmalı. Onu mutlaka birileri görmüştür ya da o civarda dolaşan yabancı bir araba görmüşlerdir. İnsanlar çevrelerinde ne olup bittiğini merak eder. Kent dışında yaşayan kişiler ormandaki geyikler gibidir. Bize bakar, bizi izler ama biz onları göremeyiz.”

Wallander dalgın bir şekilde başını evet dercesine salladı. Her zamanki gibi dikkatle dinlemiyordu Höglund’u.

“Bu konuyu daha sonra yine konuşuruz,” dedi. “Ben şimdi çiçekçiye gideceğim.”

Wallander emniyetten çıkarken Ebba ona babasının aradığını söyledi.

“Babamı daha sonra ararım,” dedi Wallander. “Şimdi çok işim var.”

“Olanlar çok korkunç,” dedi Ebba. Wallander onun sanki kendisine üzülüyormuş gibi bir tavırla konuştuğunu hissetti.

“Bir keresinde ondan bir araba almıştım,” dedi Ebba. “İkinci el bir Volvo’ydu.”

Ebba’nın Holger Eriksson’dan söz ettiğini anlaması biraz zamanını almıştı.

“Araba kullandığını bilmiyordum,” dedi şaşkınlıkla. “Ehliyetin olduğunu bile bilmiyordum.”

“Tam 29 yıldan beri kullanıyorum,” diye karşılık verdi Ebba. “Ve hâlâ o Volvo’yu kullanıyorum.”

Wallander polis otoparkında yıllardan beri gördüğü bakımlı Volvo’yu birden anımsadı.

“Umarım seni kazıklamamıştır,” dedi.

“Kazıkladı,” diye karşılık verdi Ebba. “O gün bu araba için ödediğim miktar gerçekten de çok fazlaydı ama arabama iyi baktım ve sonunda da şanslı olan ben oldum. Arabamla şimdi koleksiyoncular ilgileniyor.”

“Gitmeliyim,” dedi Wallander. “Ama bir ara beni mutlaka arabanla gezdirmelisin.”

“Babanı aramayı unutma.”

Wallander bir an için durup düşündü. Sonra da kararını verdi.

“Onu sen arar mısın, lütfen? Bana bu iyiliği yap. Onu ara ve çok yoğun olduğumu söyle. Onu en kısa zamanda arayacağımı da ekle. Önemli bir şey olduğunu sanmıyorum.”

“İtalya’yla ilgili konuşmak istediğini söylemişti,” dedi Ebba.

“İtalya’yla ilgili sonra konuşuruz, bu şu anda mümkün değil. Bunu ona söyle lütfen.”

Wallander çiçekçinin yakınlarında arabasını park ettikten sonra dükkâna gitti. İçeride birkaç müşteri vardı. Vanja Andersson’a bekleyeceğini işaret etti. On dakika sonra müşteriler gittiler ve Vanja Andersson kapalı olduklarını belirten bir not yazarak kapıyı kilitledi. Dükkânın arka tarafındaki küçük çalışma odasına gittiler. Çiçeklerin kokusu Wallander’in midesini bulandırmıştı. Her zamanki gibi not defteri yanında olmadığından masadaki küçük kartlardan bir tomar alıp notlarını yazmaya hazırlandı.

“Her şeye en başından başlayalım,” dedi Wallander. “Seyahat acentesine telefon ettiniz. Neden onları aradınız?”

Andersson’un sinirli olduğu gözden kaçmıyordu. Yerel gazetelerden biri olan Ystads Allehanda masada duruyordu. Holger Eriksson cinayeti ilk sayfada yer almıştı. Hiç olmazsa neden buraya geldiğimi biliyor, diye geçirdi içinden Wallander. Eriksson’la Gösta Runfeldt arasında bir bağ olmadığını kanıtlamaya geldiğimi biliyordur umarım.

“Gösta gitmeden önce bana bir not yazıp ne zaman döneceğini bildirmişti,” diye söze başladı Vanja Andersson. “Ama o notu bir türlü bulamadım. Onun için de seyahat acentesini aradım. Oradaki yetkili kişi bana Gösta’nın Kastrup Havaalanı’na gelmediğini söyledi.”

“Seyahat acentesinin adı ne?”

“Malmö’deki Özel Tur.”

“Kiminle konuştun?”

“Anita Lagergren’le.”

Wallander bu adı not etti.

“Ne zaman aradın?”

Andersson ona ne zaman aradığını söyledi.

“Anita Lagergren başka ne söyledi?”

“Gösta’nın yolculuğa çıkmadığını. Kastrup Havaalanı’na gelmediğini. Onlara verdiği telefonu aramış ama yanıt alamamışlar. Uçağı bir süre bekletmiş, sonra da gitmişler.”

“Bundan başka bir şey yapmamışlar mı?”

“Anita Lagergren, Gösta’ya yolculuk masraflarını geri ödemeyeceklerini bildiren bir mektup gönderdiklerini söyledi.”

Wallander, Vanja Andersson’un başka bir şey daha söyleyeceğini ama birden vazgeçtiğini gördü.

“Galiba bir şey söyleyecektin,” dedi.

“Tur çok pahalıymış,” dedi. “Anita Lagergren bana fiyatını söyleyince çok şaşırdım.”

“Ne kadarmış?”

“Yaklaşık otuz bin kron. Topu topu iki hafta için bu kadar para çok.”

Otuz bin kron Wallander için de büyük paraydı, karşı çıkmadı. Hayatında böylesine pahalı bir yolculuğa çıkmayı aklının ucundan bile geçiremezdi. Babasıyla birlikte Roma’da geçirdikleri bir hafta boyunca bu paranın ancak üçte birini harcamışlardı.

“Anlayamıyorum,” dedi Vanja Andersson. “Gösta bu şekilde davranan biri değildir.”

“Ne zamandan beri onun yanında çalışıyorsun?”

“On bir yıl oldu.”

“Burada çalışmaktan memnunsun demek, öyle mi?”

“Gösta çok iyi bir insandır. Çiçeklere âşıktır. Yalnızca orkidelere değil tüm çiçeklere.”

“Bu konuya daha sonra döneceğiz. Bana biraz ondan söz et şimdi. Nasıl biridir?”

Andersson bir an için susup düşündü.

“Düşünceli ve dostça bir insandır,” dedi. “Belki biraz alışılagelmişin dışında biri de diyebiliriz onun için. Köşesine çekilmiş, dünya işlerinden elini eteğini çekmiş biri.”

Wallander huzursuzca bu açıklamanın Holger Eriksson’a da uyabileceğini düşündü. Eriksson’un çok düşünceli biri olmadığı öne sürülmüş olsa da.

“Evli mi?”

“Dul”

“Çocukları var mı?”

“İki tane. İkisi de evli ve onların da çocukları var ama burada oturmuyorlar.”

“Kaç yaşında?”

“Kırk dokuz.”

Wallander notlarına baktı.

“Dul bir erkek,” dedi. “Karısı çok genç yaşta ölmüş olmalı. Kaza mı geçirmiş?

“Bilmiyorum. Gösta bu konuda pek konuşmaz ama galiba boğulmuş, öyle duymuştum.”