Хеннинг Манкелль – Beşinci Kadın (страница 15)
“Yapmamız gereken ilk şey Eriksson’un yaşamını ayrıntılarıyla ortaya çıkarmak olmalı,” dedi Wallander. “Ama bunu yapmadan önce cinayetin kronolojisiyle ilgili izlenimlerimi anlatmaya çalışacağım.”
Büyük mutfak masasının etrafında oturuyorlardı. Polis kordonu altına alınan cinayet yeriyle rüzgârda uçuşan beyaz muşambayı pencereden görüyorlardı. Üstü başı çamur içinde olan Nyberg bostan korkuluğuna benziyordu. Wallander onun insanı tedirgin edici sesini duyar gibi oldu ama onun çok yetenekli ve kılı kırk yaran biri olduğunu da biliyordu. Eğer elini sallıyorsa bunun mutlaka bir nedeni olmalıydı.
Wallander dikkatinin artmaya başladığını hissetti. Bunu daha önce de defalarca yapmıştı ve soruşturma ekibinin katilin izini sürmeye başlayacağı ânı yakaladığını yüreğinde hissediyordu.
“Bence olay şöyle gelişti,” diye başladı Wallander ağır ağır konuşarak. “Çarşamba akşamı saat ondan sonra ya da perşembe sabahı erkenden Holger Eriksson evinden çıktı. Dışarıda uzun kalmayacağı için de kapıyı kilitlemedi. Yanına gece görüşü olan dürbününü de almıştı. Köprüye doğru uzanan yolda, hendeğe doğru yürümeye başladı. Büyük olasılıkla kuleye çıkacaktı. Kuşlarla yakından ilgileniyordu. Eylül ve ekim aylarında göçmen kuşlar güneye gider. Kuşlar konusunda fazla bir bilgim yok ama birçoğunun bu yolculuğu gece karanlıkta yaptıklarını biliyorum. Bu da bize Eriksson’un neden geç bir saatte evinden çıktığını açıklıyor. Köprüye adımını attığında kalaslar testereyle kesildiğinden hendeğe düşüyor ve kazıklar bedenine giriyor. Ölüm yeri hendek. Yardım için bağırmış olsa bile çevrede kimse yoktu. Çiftliğe boşuna ‘İnziva’ adını vermediği de ortada.”
Sözlerini sürdürmeden önce masadaki termostan fincanına kahve koydu.
“Bence olaylar bu şekilde gelişti,” dedi. “Elimizde yanıtlardan çok soru var ama işe bu noktadan başlamalıyız. İşini çok iyi planlamış bir katille karşı karşıyayız. Acımasız ve tüyler ürpertici. Elimizde şimdilik herhangi bir ipucu ya da delil yok.”
Bir süre kimse konuşmadı. Wallander masanın çevresinde oturan arkadaşlarına baktı. Sonunda Höglund sessizliği bozdu.
“Önemli olan bir şey daha var,” dedi. “O da bu cinayeti her kim işlemişse davranış biçimini gizlemeye hiç de niyetli olmadığı.”
Wallander de aslında bu noktaya gelmek üzereydi.
“Eğer o ölümcül tuzağa dikkatle bakarsak onun bir tür açıklama niteliğinde olduğunu ortaya çıkarabilme şansımız var.”
“Katilin deli olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordu Svedberg. Masadakiler onun bu sözlerle ne demek istediğini hemen anlamışlardı. Geçen yaz yaşadıklarını henüz unutamamışlardı.
“Bu olasılığı da göz ardı edemeyiz,” dedi Wallander. “Aslında hiçbir şeyi göz ardı edemeyiz.”
“Ayılara kurulan tuzak gibi,” dedi Hansson. “Ya da Asya’da geçen eski savaş filmlerindeki gibi. Ayı tuzağı ve kuş sevdalısı, ilginç bir karışım.”
“Ya da bir galerici,” diye ekledi Martinson.
“Veya bir şair,” dedi Höglund. “Elimizde birçok seçenek var.”
Wallander toplantıyı bitirdi. Toplantı yapmak istediklerinde Eriksson’un mutfağını kullanacaklardı. Svedberg, hem Eriksson’un siparişlerini alan sekreter kızla hem de Sven Tyrén’le konuşmak için oradan ayrıldı. Höglund yakınlarda yaşayanlarla konuşulup konuşulmadığına bakmaya gitti. Posta kutusundaki mektupları anımsayan Wallander, Höglund’a mahallenin postacısıyla konuşmasını da söyledi. Müdür Holgersson’la Martinson diğer işleri organize etmek için çalışırken Hansson da Nyberg’in adli tıp teknisyenleriyle birlikte evi inceleyecekti.
Soruşturmanın tekerleği dönmeye başlamıştı.
Wallander ceketini üstüne geçirerek hendeğe doğru gitti. Gökyüzü kara bulutlarla kaplıydı. Rüzgâr onu arkadan itiyordu. Birden kazların hiçbir hayvanın sesine benzemeyen bağırtılarını duydu. Durup başını kaldırıp göğe baktı. Kısa süre sonra küçük gruplar hâlinde güneybatıya doğru kanat çırpan kuşları gördü. Skåne’den geçen diğer tüm göçmen kuşlar gibi bunların da Falsterbo Burnu’ndan geçerek İsveç’ten ayrılacaklarını düşündü.
Wallander masanın üstündeki şiiri düşünerek orada öylece durup kuşların arkasından baktı. Sonra da içindeki tedirginliğin gittikçe arttığının bilincinde yoluna devam etti.
Bu vahşice işlenen cinayette onu sarsan ve korkutan bir şey vardı. Yoğun bir nefret duygusundan ya da bir anlık çılgınlıktan ötürü işlenen bir cinayet de olabilirdi bu ama cinayetin arkasında her şeyin soğukkanlılıkla planlandığı hissediliyordu. Neyin kendisini daha çok korkuttuğundan emin değildi.
Nyberg’le adli tıp teknisyenleri çamura batmış kanlı kazıkları kaldırmaya başlamışlardı. Kazıklar teker teker plastik örtülere sarılıp arabaya yerleştiriliyordu. Nyberg’in yüzü gözü çamur içindeydi. Sert ve öfkeli hareketlerle çalışmasını sürdürüyordu. Wallander kendini bir mezara bakıyormuş gibi hissetti.
“Nasıl gidiyor?” diye sordu sesine yüreklendirici bir ifade vermeye çalışarak.
Nyberg homurdandı. Wallander aklındaki soruları bir süreliğine ertelemeye karar verdi. Nyberg çabuk öfkelenen, değişken bir ruh hâline sahip ve her an kavga çıkarmaya hazır biriydi. Emniyettekiler Nyberg’in en küçük bir kışkırtma karşısında Emniyet Genel Müdürü’ne bile rahatlıkla bağırabileceğini düşünürlerdi.
Polis hendeğin üstüne geçici bir köprü kurmuştu. Wallander sert rüzgârın altında diğer taraftan tepeye çıktı. Yaklaşık üç metre yüksekliğindeki kuleyi inceledi. Kule, Eriksson’un yaptırdığı köprüyle aynı ahşaptandı. Wallander kuleye dayalı merdiveni tırmandı. Platform bir metrekareden daha büyük değildi. Rüzgâr yüzünü yakıyor, gözlerinin yaşarmasına neden oluyordu. Üç metre yükseklikte manzara tümüyle farklı görünüyordu. Hendeğin içinde çalışan Nyberg’i gördü. Uzaklardan Eriksson’un çiftliği görülüyordu.
Başını hafifçe öne eğerek üstünde durduğu platformu incelemeye koyuldu. Birden Nyberg incelemesini bitirmeden kuleye tırmandığına pişman oldu. Aşağıya indi ve kulenin altında rüzgârsız bir yer bulmaya çalıştı. Kendini çok yorgun hissediyordu ama içindeki yoğun tedirginlik de her an artıyordu. Bu duygusunu bastırmaya çalıştı. Depresyon mu geçiriyordu? Mutluluğu çok kısa sürmüştü; tatil, bir ev satın alma kararı, köpek sahibi olma. Tabii en önemlisi de Baiba’nın gelmesiydi.
Ancak bunlar gerçekleşmeden yaşlı bir adamın hendeğin içindeki cesedi ortaya çıkmış ve Wallander’in mutlu dünyası sabun köpüğü gibi sönmeye başlamıştı. Bu şekilde yaşamayı daha ne kadar sürdüreceğini çok merak ediyordu.
Bu düşünceleri kafasından atmaya çalıştı. Bir an önce Eriksson’a bu ölüm tuzağını kimin kurduğunu bulmak zorundalardı. Wallander yokuştan aşağı inmeye başladı. Martinson’un her zamanki gibi telaşlı bir şekilde kendisine doğru geldiğini gördü. Wallander adımlarını hızlandırdı. Kendini hâlâ kararsız ve tedirgin hissediyordu. Bu soruşturmaya hangi yönden yaklaşmalıydı? Araştırmanın kalbine girebilmenin yollarını bulması gerekiyordu.
Martinson’un yüzünden önemli bir şeyin olduğu anlaşılıyordu.
“Ne oldu?” diye sordu.
“Vanja Andersson adında birini hatırlıyor musun?”
Wallander’in bu adı anımsaması için bir süre düşünmesi gerekmişti. Sonra onun Västra Vall Caddesi’ndeki çiçekçide çalışan kadın olduğunu anımsadı.
“Evet ama şimdi ona ayıracak zamanımız yok.”
“Bu kadar emin konuşmasan iyi olur,” dedi Martinson.
“Neden?”
“Dükkân sahibi Gösta Runfeldt’in Nairobi’ye hiç gitmediği ortaya çıkmış.”
Wallander, Martinson’un ne söylemeye çalıştığını anlayamamıştı.
“Yardımcısı, patronunun bineceği uçağın saatini öğrenmek için seyahat acentesini aramış. O zaman öğrenmiş.”
“Neyi öğrenmiş?”
“Runfeldt’in, biletini almasına karşın Afrika’ya gitmediğini.” Wallander arkadaşına şaşkınlıkla baktı.
“Biri daha kayıp,” dedi Martinson.
Wallander karşılık vermedi.
7
Vanja Andersson’la konuşmaya karar verdikten sonra Ystad’a dönerken Wallander birinin iki olay arasındaki benzerliğe ilişkin bir şeyler söylediğini anımsadı. Eriksson bir yıl önce evine hırsız girdiğini ama hiçbir şey çalmadığını söylemişti polise. Gösta Runfeldt’in dükkânına da hırsız girmiş, o da hiçbir şey çalmamıştı. Wallander korku içinde arabasını sürdü.
Eriksson cinayeti yeterliydi, başka bir kayba ve cinayete ihtiyaçları yoktu, özellikle Eriksson cinayetiyle ilişkisi olabilecek başka bir olaya kesinlikle ihtiyaçları yoktu. İçinde uçları sivri kazıklar olan hendeklere ihtiyaçları yoktu. Wallander bir karabasandan kaçmak istercesine gaza bastı. Ara sıra da kendisine değil de arabasına sakin olmasını ve akılcı bir şekilde düşünmeye başlaması gerektiğini söylemek istercesine aniden frene basıyordu. Runfeldt’in kaybolduğuna ilişkin ne tür deliller vardı? Bunun bazı akılcı açıklamaları olabilirdi. Eriksson’un başına gelen olağan dışı bir şeydi ve aynı olayın ikinci kez yinelenmesi olası değildi. En azından Skåne’de ve Ystad’da böylesi şeyler olmazdı. Olmamalıydı. Dükkân sahibinin ortadan kaybolmasının mutlaka mantıklı bir açıklaması vardı, Vanja Andersson da bunu kanıtlayacaktı.
Wallander kendini kandırmayı başaramadı. Västra Vall Caddesi’ne gitmeden önce emniyete gitti. Koridorda Höglund’u görünce onu trafik polislerinin uyukladığı kantine götürdü. Kahvelerini alarak köşedeki masalardan birine geçip oturdular. Wallander ona Martinson’un söylediklerini anlatınca genç kadın da onun gibi aynı tepkiyi gösterdi. Bu mutlaka bir rastlantı olmalıydı ama Wallander yine de Höglund’a Eriksson’un bir yıl önce yaptığı yazılı şikâyetin bir kopyasını bulmasını söyledi. Ayrıca genç kadına Eriksson’la Runfeldt arasında herhangi bir ilişki olup olmadığını araştırmasını da söyledi. Höglund’un işlerinin oldukça yoğun olduğunu biliyordu ama bu, her şeyden çok daha önemli bir konuydu ve bir an önce açıklığa kavuşturulmalıydı. Bunu konuklar gelmeden önce evin temizlenmesi olarak algıla, dedi ve bu sözleri söyler söylemez de zırvaladığını fark etti.