Хеннинг Манкелль – Beşinci Kadın (страница 17)
Wallander bu konuyla ilgili soru sormaktan vazgeçti. Gerekirse buna daha sonra yeniden dönerdi. Kalemini masaya koydu. Çiçeklerin kokusu içini bayıyordu.
“Bu konuda oldukça zaman harcamış olmalısın,” dedi. “Son birkaç saat içinde iki konu seni bir hayli endişelendirmiş olmalı. Bunlardan biri Gösta’nın neden Afrika’ya giden uçağa binmediği. Diğeriyse şu anda Nairobi’de olması gerekirken orada olmayışı. Peki ama nerede?”
Vanja Andersson evet dercesine başını salladı. Wallander, Andersson’un gözlerinin yaşardığını fark etti.
“Mutlaka başına bir şey gelmiş olmalı,” dedi. “Seyahat acentesiyle konuştuktan hemen sonra Gösta’nın evine gittim. Sokağın başında oturuyor. Çiçeklerini sulamam için bana yedek anahtarlarını vermişti. Yolculuğa çıktığını düşündüğüm için ilk hafta evine iki kez gittim, çiçeklerini suladım ve mektuplarını da masaya bıraktım. Az önce yine gittim. Evde değildi ve evine hiç gelmemişti.”
“Bunu nasıl anladın?”
“Anladım işte.”
“Peki, sence ne olmuş olabilir?”
“Hiçbir fikrim yok. Bu yolculuğa çıkmak için can atıyordu. Bu kış orkidelere ilişkin yazmaya başladığı kitabını bitirmeyi tasarlıyordu.”
Wallander yüreğindeki sıkıntının arttığını hissetti. İçinde bir yerlerde uyarıcı zil çalmaya başlamıştı bile. Bu sessiz alarmı çok iyi tanırdı. Not almak için kullandığı küçük kartları topladı.
“Gösta’nın evine gidip bakmak istiyorum,” dedi. “Sen de dükkânı yeniden açmalısın. Tüm bu olanların mantıklı bir açıklaması olduğundan eminim.”
Vanja Andersson bu sözlerin doğruluğunu anlamak istercesine Wallander’in gözlerinin içine dikkatle baktı ama aradığı güvenceyi bulamadı. Wallander’e Gösta’nın evinin anahtarlarını verdi. Gösta dükkânıyla aynı sokakta, kent merkezine bir blok daha yakında oturuyordu.
“Evi inceledikten sonra anahtarları geri getiririm,” dedi.
Dar sokağa çıktığında yaşlı bir çiftin park ettiği arabasının yanından güçlükle geçerek kaldırıma çıktığını gördü. Çift ona azarlarcasına baktı ama Wallander onları görmezden gelip yoluna devam etti.
Gösta’nın dairesi yüzyılın başında inşa edildiği anlaşılan bir binanın üçüncü katındaydı. Bina asansörlüydü ama Wallander basamakları çıkmayı yeğledi. Birkaç yıl önce oturduğu daireyi böyle bir daireyle takas etmeyi düşünmüştü. Oysa artık bir gün Maria Caddesi’ndeki evini satacak olursa bahçeli bir ev alacaktı. Baiba’nın mutlu olabileceği bir yer olacaktı bu. Belki bir de köpekleri olurdu.
Anahtarla kapıyı açıp Gösta Runfeldt’in dairesine girdi. Hayatımda kim bilir kaç kez yabancı birinin evine girdim, diye geçirdi içinden. Kapının eşiğinde durdu. Her evin kendine has bir havası, özelliği vardı. Yıllar boyunca Wallander evin sahibinin izlerini gözlemleme alışkanlığı kazanmıştı. Ağır adımlarla odaları dolaştı. Genellikle ilk izlenim her zaman en çok işe yarayan olurdu. Bu evde, bir sabah olması gereken yerde olmayan Gösta Runfeldt adında biri yaşıyordu. Wallander, Vanja Andersson’un söylediklerini düşündü. Runfeldt’in Afrika yolculuğuna çıkmak için can attığını söylemişti.
Wallander evin dört odasıyla mutfağını dolaştıktan sonra oturma odasının ortasında durdu. Ev büyük ve aydınlıktı. Nedense Runfeldt’in evini özensiz bir biçimde döşediğini hissediyordu. Kişiliği olan tek yer çalışma odasıydı. Bu odada insanı rahatsız etmeyen bir karışıklık vardı. Kitaplar, kâğıtlar, bitki ve çiçek resimleriyle doluydu. Bilgisayar da vardı. Pencerenin kenarlarında çocuklarıyla torunlarının resimleri vardı. Asya’da bir yerde büyük ve iri orkidelerin arasında çekilmiş bir fotoğrafı da vardı. Fotoğrafın arkasındaysa Burma 1972 yazılıydı. Runfeldt fotoğrafı çeken kişiye içtenlikle gülümsemişti. Güneş yanığı yüzü mutlulukla parlıyordu. Fotoğrafın renkleri solmuştu ama Runfeldt’in gülümsemesi yok olmamıştı. Wallander fotoğrafı yerine koyduktan sonra duvarda asılı haritaya baktı. Biraz aradıktan sonra Burma’nın nerede olduğunu buldu. Sonra da çalışma masasına geçip oturdu. Runfeldt çıkması gereken bir yolculuğa çıkmamıştı. En azından Özel Tur adlı seyahat acentesinin düzenlediği turla Nairobi’ye gitmediği kesindi.
Wallander yerinden kalkıp yatak odasına gitti. Tek kişilik ve dar olan yatak yapılmıştı. Yatağın yanında birkaç kitap duruyordu. Wallander kitapların isimlerine baktı. Hepsi de çiçekler ve bitkilerle ilgili kitaplardı. Yalnızca biri uluslararası para piyasasıyla ilgiliydi. Wallander eğilip yatağın altına baktı. Hiçbir şey yoktu. Dolabı açtı. Dolabın içindeki rafların birinde iki valiz vardı. Parmak uçlarında yükselerek valizleri yere indirdi. İkisi de boştu. Sonra bir sandalye almak için mutfağa gitti. Sandalyeye çıkıp dolabın en üst rafına baktı. Orada aradığını buldu. Bekâr erkeklerin evleri genellikle tozlu olurdu. Runfeldt’in evinde de bu kural bozulmamıştı. Tozların içindeki ana hatlar son derece belirgindi. Rafta üçüncü bir valiz daha olmalıydı. Aşağıya indirdiği iki valiz de eski ve birinin kilidi kırık olduğundan Wallander, Runfeldt’in eğer yolculuğa çıksaydı üçüncü valizi kullanacağını düşündü. Bu valiz evde bir yerlerde olabilirdi. Ceketini sandalyenin arkasına asıp tüm dolapları teker teker incelemeye koyuldu ama hiçbir şey bulamadı. Bir süre sonra da yeniden çalışma odasına döndü.
Runfeldt eğer yolculuğa çıkmışsa mutlaka pasaportunu da yanına almış olmalıydı. Wallander kilitli olmayan çekmeceleri teker teker aradı. Çekmecelerin birinde içinde kurutulmuş bitki koleksiyonu olan bir albüm gördü. Kapağını açtı. İçinde, Gösta Runfeldt 1955, yazıyordu. Bitkilere ve çiçeklere merakı demek okul yıllarında başlamıştı. Wallander kırk yıllık peygamber çiçeğine baktı. Rengi hâlâ solmamıştı. Aramayı sürdürdü. Pasaportu bulamadı. Kaşlarını çattı. Valiz ve pasaport yoktu. Biletleri de bulamamıştı. Çalışma odasından çıkarak oturma odasındaki koltuklardan birine geçip oturdu. Bazen yer değiştirmek düşünmesine yardımcı olurdu. Runfeldt’in evinden pasaportu, biletleri ve içi eşya dolu valiziyle ayrıldığına ilişkin birçok işaret vardı burada.
Düşünmeye başladı. Kopenhag’a giderken başına bir şey gelmiş olabilir miydi? Feribottan denize düşmüş olabilir miydi? Eğer düşseydi mutlaka valizi bulunurdu. Cebindeki not aldığı kartlardan birini çıkardı. Kartın üstüne dükkânın telefon numarasını yazmıştı. Telefon etmek için mutfağa gitti. Mutfağın penceresinden Ystad limanındaki forkliftleri görebiliyordu. Polonya’ya giden feribotlardan biri limandan kalkmıştı. Telefona Vanja Andersson yanıt verdi.
“Ben hâlâ evdeyim,” dedi Wallander. “Bir iki sorum var. Kopenhag’a nasıl gideceğini söylemiş miydi?”
Vanja Andersson hiç düşünmeden karşılık verdi.
“Her zaman Dragør ve Limhamn yoluyla gider.”
Hiç olmazsa bunu öğrenmişti.
“Kaç tane valizi olduğunu biliyor musun?”
“Hayır. Bilmeli miyim?”
Wallander bu soruyu daha farklı bir şekilde sorması gerektiğini fark etti.
“Nasıl valizler kullanır?”
“Genellikle çok valizle yolculuğa çıkmaz,” diye karşılık verdi Andersson. “Az eşyayla nasıl yolculuk edileceğini çok iyi bilir. Bir el çantası ve bir de büyükçe tekerlekli valizi yanına alır.”
“Ne renk?”
“Siyah.”
“Emin misin?”
“Evet, eminim. Birkaç kez onu karşılamaya gitmiştim. Tren istasyonundan ya da Sturup Havaalanı’ndan. Gösta hiçbir şeyi atmaz. Eğer yeni bir valiz satın alsaydı mutlaka haberim olurdu çünkü yaşamın ne denli pahalılaştığından şikâyet ederdi. Bazen son derece cimri biri olup çıkardı.”
Ne var ki Nairobi yolculuğu otuz bin kron, diye geçirdi içinden Wallander ve bu para sokağa atılmıştı. Bunu isteyerek yaptığını sanmıyorum. Vanja Andersson’a anahtarları yarım saat içinde geri getireceğini söyledi.
Telefonu kapadıktan sonra Andersson’un söylediklerini düşündü. Siyah valiz. Dolabın içindeki valizler griydi. El çantasını da görmemişti. Ayrıca bir de Runfeldt’in Limhamn yoluyla dünyaya açıldığını öğrenmişti. Pencerenin önünde durup karşıdaki evlerin çatılarına baktı. Polonya’ya giden feribot gözden kaybolmuştu.
Mantıklı değil, diye geçirdi içinden. Kaza geçirmiş olabilir ama bu bile kesin değil. En önemli konuyu iyice incelemek amacıyla bilinmeyen numaraları arayarak Limhamn ile Dragør arasında çalışan feribot hattının telefonunu istedi. Şansı yaver gidiyordu ve hiç zaman kaybetmeden santral memuru onu hemen feribotlarda unutulan eşyalardan sorumlu kişiye bağladı. Adam Danimarkalıydı. Wallander ona kim olduğunu açıkladıktan sonra siyah bir valizin unutulup unutulmadığını sordu. Unutulması gereken tarihi verdi. Sonra da beklemeye koyuldu. Birkaç dakika sonra da adının Mogensen olduğunu söyleyen Danimarkalının sesini duydu.
“Yok,” dedi.
Wallander düşünmeye çalıştı. Bir sorusu daha vardı.
“Feribotlarda insanlar kaybolabilir mi? Yani denize düşebilirler mi?”
“Pek sık değil,” diye karşılık verdi Mogensen. Wallander adamın sesinden onun ciddi olduğunu anlamıştı.
“Ama zaman zaman olabilir, değil mi?”
“Tüm feribotlarda böyle kazalar olabilir,” dedi Mogensen. “İnsanlar denize atlayarak intihar edebilir ya da sarhoş olup düşebilir. Bazıları güç denemesi yaparak dengelerini kanıtlamak amacıyla parmaklığın üstünde yürür ama bunlar pek sık olan olaylar değildir.”
“Denize düşen kurtulabilir mi?”
“Bazıları kıyıya yüzer,” diye karşılık verdi Mogensen. “Bazılarını da balıkçı tekneleri kurtarır. Çok azı boğulur.”