реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Beşinci Kadın (страница 18)

18

Wallander’in başka sorusu yoktu. Yardım ettiği için adama teşekkür ettikten sonra telefonu kapattı.

Elinde somut bir şeyler olmamakla birlikte yine de Runfeldt’in Kopenhag’a gitmediğinden emindi. Valizini hazırlamış, pasaportunu ve biletini alarak evinden çıkıp gitmişti. Sonra da kaybolmuştu.

Wallander çiçekçideki kan gölünü anımsadı. Bu ne anlama geliyordu? Belki de bunu daha başından yanlış değerlendirmişlerdi. Hırsızın içeri girmesi yanlışlık sonucu olmayabilirdi.

Olayları anlamaya çalışarak evde dolaştı. Mutfaktaki telefonun çalmasıyla birlikte yerinden sıçradı. Koşarak açtı. Hansson, Eriksson’un evinden arıyordu.

“Martinson, Runfeldt’in kaybolduğunu söyledi,” dedi.

“Burada olmadığı kesin,” diye karşılık verdi Wallander.

“Nerede olabileceğine ilişkin bir fikrin var mı?”

“Hayır yok. Bana kalırsa o yolculuğa çıkmaya kararlıydı ama bir şey onu engelledi.”

“Sence bir bağlantı olabilir mi?”

Wallander düşündü. Tam olarak neye inandığını kendisi de bilmiyordu.

“Bu olasılığı göz ardı edemeyiz,” dedi.

Çiftlik evinde işlerin nasıl gittiğini sordu ama Hansson’un söyleyecek fazla bir şeyi yoktu. Wallander telefonu kapattıktan sonra bir kez daha evi dolaştı. Görmesi gereken bir şey olduğuna ilişkin duygular vardı içinde. Sonunda pes etti. Koridorda duran postaya baktı. Seyahat acentesinden bir mektup gelmişti. Elektrik faturası ve Borås’taki bir firmadan gelen pakete ilişkin bir haber kâğıdı vardı. Bunun bedelinin postaneye ödenmesi gerekiyordu. Wallander kâğıdı cebine attı.

Vanja Andersson onu dükkânda bekliyordu. Wallander ona aklına önemli olduğunu düşündüğü bir şey gelirse mutlaka kendisini aramasını söyledi. Sonra da arabasına atlayıp emniyete döndü. Haber kâğıdını Ebba’ya vererek birini postaneye gönderip paketi aldırmasını söyledi. Öğleden sonra saat birde odasının kapısını kapadı. Karnı acıkmıştı ama kaygısı açlığından çok daha yoğundu. Bu duyguyu çok iyi bilirdi. Bunun ne anlama geldiğinin farkındaydı.

Gösta Runfeldt’i canlı bulacaklarını düşünmüyordu.

8

Ylva Brink saat gece yarısını gösterdiğinde sonunda oturup kahvesini içebilmişti. Ylva Brink, Ystad Hastanesi’nin doğum kliniğinde 30 Eylül gecesi çalışan iki ebeden biriydi. Diğer ebe Lena Söderström ise doğum sancıları tutan bir kadınla birlikteydi. Yoğun bir akşam geçiriyorlardı ama bunun dışında olağan dışı bir şey yoktu.

Hastanede eleman sıkıntısı yaşanıyordu. İki ebeyle iki hemşire tüm işleri üstlenmek zorundaydı. Ciddi bir kanama ya da başka bir komplikasyon söz konusu olduğunda haber verebilecekleri bir jinekolog vardı ama bunun dışında her şeyi kendi başlarına çözmeleri gerekiyordu. Ylva Brink kanepede oturmuş kahvesini yudumlarken işler eskiden daha kötüydü, diye geçirdi içinden. Birkaç yıl öncesine kadar doğum kliniğinin tek ebesiydi ve bu da birçok sorunla boğuşmasına neden olmuştu. Sonunda hastane yönetimine dertlerini anlatabilmiş, her gece nöbet tutacak en az iki ebenin bulunması gerektiği konusunda yönetimi ikna edebilmişlerdi.

Odası büyük ve geniş koğuşun ortasındaydı. Camlı bölme sayesinde dışarıda olup biten her şeyi görebiliyordu. Gündüzleri hastanede yaşam geceye oranla çok daha farklıydı. Ylva geceleri çalışmayı seviyordu. Oysa iş arkadaşlarının çoğu gündüz vardiyalarını yeğliyordu. Onların aileleri vardı ve gün boyunca yeterince uyuyup dinlenemiyorlardı. Oysa Ylva Brink’in çocukları artık büyümüştü ve kocası da Orta Doğu’yla Asya arasında gidip gelen bir petrol tankerinin baş mühendisiydi. Ylva’ya göre herkesin uykuda olduğu saatler çalışmak çok daha huzur vericiydi.

Kahvesini keyifle yudumladı, sonra masadaki bisküvilerden yedi. Kısa süre sonra hemşirelerden biri içeri girip oturdu, onu diğerleri izledi. Köşedeki masanın üstündeki radyo hafif hafif çalıyordu. Sonbahardan ve durmak bilmeyen yağmurdan söz ettiler. Hemşirelerden biri annesinin kışın çok soğuk ve uzun geçeceğini öngördüğünü söyledi.

Ylva Brink yolların karla kapandığı günleri anımsadı. Bu çok sık olmazdı ama olduğunda da doğum sancıları tutan kadınları hastaneye götürmek imkânsızlaşırdı. Birden kentin kuzeyindeki, dış dünyadan soyutlanmış çiftlik geldi aklına. Kadın yoğun bir kanama geçiriyordu. Meslek hayatı boyunca ilk kez o gece hastasını kaybetmekten çok korkmuştu ve buna izin vermemesi gerektiğinin de bilincindeydi. İsveç’te kadınlar doğum yaparken ölemezdi.

Yine sonbahar gelmişti. Ylva İsveç’in kuzeyindendi ve zaman zaman da Norrland ormanlarının kasvetli havasını özlüyordu. Rüzgârın olanca hızıyla estiği Skåne’ye hâlâ alışamamıştı. Ne var ki Trelleborg’da doğmuş kocasıysa Skåne’nin dışında bir yerde yaşamayı kesinlikle düşünmüyordu. Tabii, eve döndüğü zamanlarda.

Lena Söderström’ün içeri girmesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Lena otuz yaşlarındaydı. Kızım olabilecek yaşta, diye geçirdi içinden Ylva. Benim yaşım onunkinin iki katı.

“Sabaha karşı doğuracağını sanıyorum,” dedi Lena. “Biz evimize gittikten sonra.”

“Bu akşam sessiz geçecek galiba,” dedi Ylva. “Yorgunsan uyu.”

Hemşirelerden biri telaşla koridordan geçti. Lena Söderström çayını içiyordu. Diğer iki hemşireyse bulmaca çözüyordu.

Ekim geldi bile, diye geçirdi içinden Ylva. Sonbahar bitiyordu. Kısa süre sonra kışa gireceklerdi. Aralık ayında Harry’nin bir ay izni vardı ve bu süre içinde de mutfaklarını yenileyeceklerdi. Buna aslında gerek yoktu ama bir ay boyunca Harry’nin sıkılmaması, oyalanması için yapacaklardı. Harry tatillerden hiç hoşlanmazdı. Tatillerde çok huzursuz olurdu.

Biri zili çaldı. Hemşirelerden biri ayağa kalkarak dışarı çıktı. Birkaç dakika sonra döndü.

“3 numaralı odadaki Maria’nın başı ağrıyormuş,” dedi bulmacasının başına otururken. Ylva kahvesinden büyükçe bir yudum aldı. Birden içinde yoğun bir huzursuzluk hissetti. Bunun neden kaynaklandığını kestiremiyordu. Sonra anımsadı. Koridordan geçen hemşire. Koğuşta çalışan tüm hemşireler odada değil miydi? Ve yoğun bakımdan da kimse çağrılmamıştı. Hayal görüyor olmalıyım, diye geçirdi içinden.

Ama aynı anda da bunun doğru olmadığının farkındaydı.

“Az önce kim geçti?” diye sordu.

İki hemşire başlarını kaldırıp şaşkınlıkla ona baktılar.

“Ne oldu?” diye sordu Lena Söderström.

“Birkaç dakika önce bir hemşire koridordan geçti. Hepimiz burada otururken.”

Hemşireler hâlâ onun neden söz ettiğini anlamamışlardı. Aslında kendisi de tam olarak emin değildi. Bir zil daha çaldı. Ylva fincanını masaya bıraktı.

“Ben bakarım.”

2 numaralı odadaki kadın kendini iyi hissetmiyordu. Üçüncü çocuğunu doğurmak üzereydi. Ylva kadının bu çocuğu istemediğini hissediyordu. Kadına içecek bir şey verdikten sonra koridora çıktı. Çevresine bakındı. Odaların tümünün de kapıları kapalıydı ama bir hemşire koridordan geçmişti. Hayal görmemişti. Birden içinde bir tedirginlik duydu. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Kıpırdamadan durup çevresine kulak verdi. Odasından gelen radyonun sesini duydu. Odaya dönüp masaya bıraktığı fincanı aldı.

“Önemli bir şey değil,” dedi içeridekilere.

Tam o anda da az önce gördüğü hemşire ters yöne doğru geçti. Bu kez onu Lena da görmüştü. Ana koridorun kapısının kapandığını duyduklarında ikisi de irkildi.

“Kimdi o?” diye sordu Lena.

Ylva başını iki yana salladı. Bulmaca çözen hemşireler şaşkınlıkla başlarını kaldırıp baktılar.

“Kimden söz ediyorsunuz?” diye sordu içlerinden biri.

“Az önce buradan geçen hemşireden.”

Elinde kalemle masanın başında oturan hemşire gülmeye başladı.

“Ama hepimiz buradayız.”

Ylva hızla yerinden kalktı. Doğum koğuşunu hastaneye bağlayan koridora açılan kapıyı açtığında kimseyi göremedi. Sessizliğe kulak verince bir kapının kapandığını duydu. Başını hayretle iki yana sallayarak hemşirelerin yanına döndü.

“Başka bir koğuşun hemşiresinin burada ne işi var?” diye sordu Lena. “Bize bir merhaba bile demedi.”

Ylva bu sorunun yanıtını bilmiyordu ama gördüğünün bir hayal ürünü olmadığından artık emindi.

“Hadi gidip hastalara bir bakalım,” dedi.

Lena ona soru sorarcasına baktı.

“Neden?”

“Hastaların durumuna bakmayı istemem seni neden bu denli şaşırttı ki?”

Hastalara baktılar. Her şey yolunda gidiyordu. Gece bir civarında kadınlardan birinde kanama başladı. Gecenin geri kalan bölümünü sakin geçirdiler.

Gündüz vardiyasına kısa bir bilgi verdikten sonra saat yedide Ylva Brink evine gitti. Evi hastanenin hemen yanındaydı. Eve gittiğinde koridorda gördüğü o garip hemşire aklına geldi. Birden onun hemşire olmadığını hissetti. Üstünde üniforma olmasına karşın yine de hemşire olmadığından emindi. Hiçbir hemşire onların yanına uğramadan ve oraya neden geldiğini söylemeden doğum koğuşuna girmezdi.

Ylva bu olayı aklından çıkaramıyordu. Kaygıları her geçen dakika daha da artıyordu. O kadın oraya mutlaka bir amaçla gelmiş olmalıydı. Doğum koğuşunda on dakika kalmış, sonra da geldiği gibi çekip gitmişti. On dakika. Hastalardan birinin odasına gitmiş olmalıydı. Kimin? Ve neden?

Ylva yatağına yatarak uyumaya çalıştı ama başaramadı. Sürekli o garip kadını düşünüyordu. Saat on birde uyuyamayacağını anlayıp yataktan kalktı ve mutfağa gidip kahve yaptı. Bu konuyu biriyle konuşmasının iyi olabileceğini düşünüyordu.

Kuzenim polis. Kaygılarımda haklı olup olmadığımı o söyleyebilir belki de, diye geçirdi içinden.

Ahizeyi kaldırıp kuzeninin numarasını çevirdi. Telesekreter çıkınca telefonu kapadı. Kuzeninin çalıştığı yer uzakta olmadığından oraya gitmeye karar verdi. Belki de cumartesi günleri emniyete ziyaretçi alınmazdı. Lödinge dışındaki o korkunç olayı gazetelerden öğrenmişti. Bir galeri sahibi öldürülmüş ve hendeğe atılmıştı. Belki de polisin kendisine ayıracak zamanı yoktu. Kuzeninin bile. Danışma görevlisine Komiser Svedberg’le görüşmek istediğini söyledi. Svedberg emniyetteydi ama çok yoğundu.