Hüseyin Rahmi Gürpınar – Ölüler Yaşıyor mu? (страница 9)
Bu ruh ikileşmesi nöbeti hastanın üzerinden gittikten sonra edilgen birinci kişilik geçici olarak yerini alan ikinci kişiliğin kendine yaptırdıklarından ve söylettiklerinden hiç haberdar değildir.
Mesele, normal psikoloji alanından çıkarılarak akıl almaz vadilere çevrilmiş, bundan ötürü de türlü şarlatanlıklara yol açılmıştır. Bu meslekle geçinenler vardır. Bu garipliklerin aslı ruhlara yüklendiğinden bu metamorfoz olayı da ispritizmanın bir dalı sayılabilir.
Kırk beş elli yıl önce İstanbul’da böyle karışık olduklarını ileri sürerek başa gelen kadınlar vardı. Kendilerinden önemli sorunlar sorulmak için ayaklarına arabalar gönderilir, özellikle kibar konaklarına çağrılırlardı. Çocukken birkaç kez bunların seanslarında bulundum.
Adlar aklımda kalmadı. Al kadife kürklü, başı elmaslı, kulakları küpeli, parmakları yüzüklü, tıknaz, kırk beşlik, ellilik bir kadın baş sedire oturtuldu. Ortada çifte buhurdan yanıyordu. Oda kapısı kapatıldı. İçerideki kadınların çoğu yerlere oturmuşlardı.
Şimdi hep gözler, başa gelecek hoca kadına dikildi.
Bütün hanımlar dağları aşsın da gelsin, deryaları geçsin de gelsin diye bir şeyler mırıldanarak halıyı okşar gibi elleriyle yerleri sıvazlıyorlardı.
Hocanım birden bire tatlı tatlı gerinerek esnedi, esnedi. Bir sıraya birkaç kez aksırdı.
Omuriliğinden gelen bir sarsıntıyla silkine silkine titredi. Kızaran yüzünün çizgileri değişti. Gözler parladı. Bakış başkalaştı. Gözlerinin önünde birden bire bir değişime uğrayarak hocanım, öncekine benzemez bir kadın oldu.
Şimdi bu kadının ağzından onun kalıbına giren öteki bir kişilik konuşuyordu.
Hocanım yayık bir gülümseme ile etrafına bakınarak biraz kur-saklı düdüğe benzeyen cırlak bir ses salıverdi:
“Hanımlar ben geldim. Ne yapıyorsunuz?”
Bu gelen Rügüş Hanım adında, hoppaca bir peri kızıydı. O sesinin tonu, fıkırdaklığı ve şen sözleriyle derhal tanınırdı.
Örneğin kadınlardan birine dönerek: “Servet Hanım, beyinle geçen akşam neye bozuştun? Pencereden ben sizi seyrediyordum. Sonra yanınıza geldim de beni görmediniz. Öfkeniz çabuk yatıştı. Sizi ben barıştırdım.”
Bir kadın sorar:
“Kocamın bir kapatması var diyorlar, sahi mi?”
Rügüş Hanım işi şakaya bozmak için güler. Ve sonra:
“Söyleyeyim ama meraklanma. Kocanın suçu yok. Büyü yaptılar, Silivrikapı Mezarlığı’nda iki servinin arasına gömdüler.”
“Ah Rügüşçüğüm, bu büyüyü sen bozamaz mısın?”
“Niçin bozamayacakmışım? Onu yapan Hoca Ali’nin sarığını ben boynuna geçiririm. Ahlaksız herif! Sen bir kara koyun buldur. Üç yüz kuruşla birlikte hocanımın evine gönder.”
(Hocanım bakıcının19 kendisidir. Ama şimdi o kendi kendisinin yabancısıdır.)
Bir başka kadın sorar:
“Oğlum biraz haylaz. Okuyup adam olmayacak mı acaba?”
“Çocuk biraz karışıktır. Çamaşırını Hazreti Halid’in türbesine gönderiniz, kendisini de türbedara çeyreklettiriniz. Baba Cafer’in sandukasına bırakılan kuru üzümü yediriniz. Zihni açılır. Bana da bir hediye gönderiniz. Ona sataşan periyi zincire vurayım.”
“Kuzum Rügüş Hanım, dolaptan Nevres Hanımefendi’nin elmas bileziğini kim çaldı?”
Böyle bilinmeyen şeyleri açıklamakla ilgili sorulara Rügüş birden bire karşılık vermez. Zor bir mesele önünde beynini zorlayan bir insan gibi yüzünde derin düşünce çizgileri olur. Gerinir. Titrer. Huysuzlanır. İnler, sonunda başlar:
“Niçin sordunuz bana bunu? Beni sıkıyorlar.”
Yalnız kendine görünen bir periye haykırarak: “Çekil karşımdan, menhus, işte Tartabuş geldi. Bana, söyleme diyor. Çünkü o, bileziği çalanın perisidir. Sanki beni korkutacak. Niçin söylemeyecekmişim?”
Göğsünü çıkara çıkara, süzgün bakışlarla gerinip inleyerek: “Beni eziyorlar. Söyleyeceğim işte! Hırsız karşıma geldi. Hiç ummadığınız birisi. Size çok yakın, âdeta akrabanız diyebileceğim. Paraca çok darda kalmıştı. Bu hırsızlığı yaptı. Kısa boylu, esmer, ufak tefek, biraz şehla bakışlı bir kadın…”
Soran hanım: “Aman sus Rügüş Hanımcığım, adını söyleme, anladım.”
Hanımlar birbirlerinin kulaklarına:
“Tıpkı tıpkısına üstüne düşürdü. Nuriye. Ta kendisi ama ben şüphelenmiştim.”
Soran hanım: “Bileziği ne yaptılar?”
Rügüş: “Sakallı bir adama rehine koydular. Üç yüz elli lira aldılar. Yakında satacaklar.”
Hanım: “Bu sakallı adamı nerede buluruz?”
Bu soruya karşılık beklerken bir de bakarsınız ki baş alan kadının yüzü değişir. Rügüş gitmiş, bir başka peri gelmiştir. Bu yeni gelen eski soruya karşılık vermez.
Başa gelen insancıl periler çoğunlukla şunlardır: Rügüş Hanım, kız kardeşi Şerife Hanım, Yavru Bey, Deryaban şahının oğlu.
Dokuz on yaşında bu seanslarda bulunurken aklımda kalmış olanlar işte bu yazdıklarımdır.
Bu başa gelmenin mükemmelini şimdi Avrupa’da, Amerika’da yapıyorlar. Bazen ne teknoloji ne de akıl yoluyla açıklanabilecek garipliklerle karşılaşılıyor. Her şeyde olduğu gibi bu meseleye de karıştırılan şarlatanlıklar yok edildikten sonra konunun salt psikolojiyle ilgili kısmıyla uğraşan bilginler de vardır. Bu incelemeciler, bize “Doğa kanunlarının dışında görünen bazı gariplikleri incelemeksizin ret ve inkâra kalkışmaktan bir sonuç çıkmaz. Bunların nasıl olduklarını anlamaya çaba göstermek gerektir.” diyorlar.
Orhan’la Turhan, bu olaylar üzerine çok sayfalar okumuş oldukları için Battalzade’nin Dilaver’i karışık göstermesindeki iddiasını pek yalın kat kulakla dinlemişlerdi.
XI
HAYALET ÜSTÜNE TALAT BEY’İN SORUŞTURMASI
Merhum Velittin Paşa eşi Mahinur Hanımefendi yüz lira hediyesini gizli üfürükçü Abdüsselam’ın avucuna koyarak: “Efendi hazretleri, baba dostuyuz. Çocuklarımı himmetinizden uzak tutmayınız. Manevi sıkıntılara uğradıkça gelip zatıalinizi ziyaretimize izin veriniz. Siz de tenezzül ederek ara sıra şeref vererek yüreklerimizi şenlendiriniz.”
Battalzade, sevincinden biraz titreyen hırslı eliyle parayı koynuna sokuşturarak sizde bu para, bende hilekârlık varken daha çok görüşürüz yollu:
“Hayhay hanımefendimiz… Ruhlarımız ruhlarınızla eştir. Bu fakirhane sizin, sizin devlethane de bizimdir.”
Hanımefendi: “Sizden bir ricamız daha var.”
“Buyurunuz, emredersiniz efendim.”
“Merhum babanızın mübarek kisvesini bazı teklifsiz dostlarınıza ziyaret ettiriyormuşsunuz. Biz de kendimizi onlardan saymakta tereddütsüzüz.”
“Peki efendim, başüstüne… Ama sorumu affedersiniz, bu ziyaret için abdestli bulunmak gerekir. Sanırım ki öylesiniz?”
Hanımefendi ve Çeşmifettan Kalfa abdestli olduklarını söylediler. Beyler abdestli değillerdi ama öyleyiz diye şeyhi aldatmakta sakınca görmediler. Dilaver bu soruya hiç aldırmadı. Fıldır fıldır etrafına bakınıyordu.
Battal Efendi çocuğa gözlerini dikerek: “Abdestli misin ya velet?”
“Sünnetliyim efendim.”
“Bakınız ben ne soruyorum o ne cevap veriyor. Ama sakınca yok. Cin tutmuşlara dinî buyruklar sorulmaz.”
Ortaya sedef işlemeli dört ayaklı masa gibi bir şey kondu. Buhurdan yandı. Öd ağacı kokuları arasında getirilen şal eskisi bir bohça salatüselamlarla açıldı. Öbür dünyadaki Şeyh Battal’ın bu dünyadaki kerametli kisvesi meydana çıktı. Yeşil sarıklı mübarek kavuğu, barut rengi geniş şalvarı, cübbesi ayrı ayrı saygılarla ziyaret edildi. Hanımefendiyle Çeşmifettan’ın yüzlerinde kutsal şeylere karşı alınan derin birer saygı vardı.
Battalzade tam imanlı bulduğu bu kadınları babasının ermişliğine büsbütün inandırmak için mesleğinin efsunlayıcı bakışlarıyla: “Herkese açılamam. Ama eski içten dostluğumuzdan ötürü bu büyük sırrı size söylemekte sakınca görmüyorum. Şu gördüğünüz elbiseler bazen bohçanın içinden kaybolur. Nereye gider? Hazret onları alıp giyinir. Sonra gene yerine getirip bırakır. Onlar ölü değil. Ölü biziz. Biz beş duygunun arasında hapisiz. Ermişliğe ulaşanların duyguları sınırsızdır.”
Dilaver: “Dün akşam bu elbiseler gene bohçadan alınmıştı değil mi efendim?”
Battal oğlu: “Bunu ne biliyorsun ya velet?”
Dilaver: “Çünkü merhum babanız lütfen bizim köşkü ziyaret ettiğinde aynen bu kılıktaydı.”
Battal: “Bu çocuğun karışık olduğunu size söylemiyor muyum? Bakınız, gözlerine neler görünüyor.”
Hanımefendi: “Yalnız o görmedi. Annesi de gördü. Benim kızım da gördü.”
Battal oğlu, babasının elbiseleri önünde secdeye kapanırcasına bir saygı davranışı göstererek: “Babacığım, yeni yeni mucizelerle bizi aydınlatıyorsun!”
Gene tütsülerle, salatüselamlarla bohça kapandı.
Otomobille köşke dönerlerken Dilaver, Battalzade’ye karşı derin bir hınçla atıp tutarak diyordu ki:
“Bu herif beni düpedüz karışık, alık salık bir çocuk yerine koydu. Elbette bir gün gelir ki ben ondan daha akıllı olduğumu kendisine ispat ederim.”
Anası: “Sus oğlum, bir evliyazadeye karşı herif deyimi kullanmaya sıkılmıyor musun?”
Dilaver: “Neye sıkılayım? Gerçek evliyazade cübbe, kavuk, çedik pabuç giyip de babası adına para dilenmeye, daha doğrusu dolandırmaya çıkmaz.”
“Sus, küçük aklınla böyle büyük şeylere karışmaya kalkışma!”