Hüseyin Rahmi Gürpınar – Ölüler Yaşıyor mu? (страница 8)
Buraya okunmak için gelenler nefesin etkisini artıracak bir maneviyat çevresinde bulunduklarından şüphe edemezlerdi. Kıbleye doğru serilmiş seccadeler, ziyaretçileri namaza, ibadete çağırıyordu.
Geniş odanın hiçbir tarafında kerevet, sedir, kanepe, koltuk, sandalye gibi ilişecek eşyadan eser yoktu. Kendilerine yol gösteren kocakarının işareti üzerine misafirler postlara, seccadelere, halılara oturdular.
Kadın: “Teşrifinizi efendiye haber vereyim.” sözüyle dışarı çıktı.
Diz çökmeye, bağdaş kurmaya hiç alışkın olmayan Orhan’la Turhan biraz çarpık durumda yerleştikleri yerden bu cami, bu tekke bozuntusu odanın her yanına dikkatle bakıyorlardı. Hiç kuşkusuz kendi düşüncelerince burası ruhlar uğrağı mübarek bir yerdi. Ahiretten dünyaya gezmeye çıkan ruhlar, böyle mabetlerin ve mabedimsi yerlerin kuytuluklarından, loşluklarından hoşlanırlardı. Hatta bazı eşyada ruhları kendine çeken tılsım özellikleri vardı. Cami, tekke, kilise, mezarlık gibi ruhani yerlere ve ölülere ait şeylerin alelade bir eve getirilmesiyle oraya ruhları toplamak kabildi.
İki kardeş Camille Flammarion’dan bu konu üstüne bazı bilgiler okumuşlardı:
Beyler bu duyguyla etrafa göz gezdirmekte iken Dilaver birkaç kez diz çökmekten bağdaşa, bağdaştan diz çökme vaziyetine gelerek: “Mevlit mi okunacak? Bu sadaka bekleyen dilenci oturuşundan dizlerim ağrıdı.”
Hanımefendi sertçe:
“Başlama kuzum. Buranın tuhaflık edecek bir yer olmadığını görüyorsun.”
Dilaver, sağ dizini indirip sol dizini kaldırarak: “Bir türlü yerimi beğenemedim. Burası Mısır Çarşısı gibi kokuyor. Gönlüm bulanıyor. Başım dönüyor. Sakın bize büyü yapmış olmasınlar?”
Çeşmifettan oğlunu omzundan sarsarak: “Sus, hanımefendiyi kızdırıyorsun.” dedi.
“Kabahat onda değil, bende, alıp da buraya getirdiğim için.”
Orhan’la Turhan, Dilaver’in alışkın oldukları bu tuhaflıklarına gülüyorlardı.
O sırada içeriye deve yürüyüşüne benzer ağır adımlarla Battalzade Abdüsselam Efendi girdi. Gerçekten Battalzade lakabına uygun, enine boyuna, minare kırması bir adam…
Battal oğlu ile göz göze gelince Dilaver’in yüzü kızardı, dudakları kıpırdadı. Ama hanımefendiden çekinmesinden lakırtılarını yuttu. Bir şey söylemedi. Bu gördüğü adam geceki
Ama eğreti bir sakal takmak, boyayla kaşlarının biçimini değiştirmek olamaz mıydı?
Şeyhin başında sarık, sırtında haydariye vardı. Kendisine mahsus posta oturduktan sonra elini göğsüne götürerek misafirlerini birer birer selamladı. Dilaver o kadar komik bir jestle selam aldı ki Abdüsselam Efendi ince bir gülümsemeden kendini kurtaramadı. Ve ilk bakışta dikkati bu çocuğa kaydı.
Bu selamlaşmadan sonra bir sessizlik süresi geçti. Battal oğlu ağız açmıyor, ilk sözü ziyaretçilerden bekliyordu.
Sonunda hanımefendi saygılı bir davranışla başladı:
“Efendim, biz Velittin Paşa ailesiyiz.”
Şeyh bir memnunluk gülümsemesi gösterdi.
Hanımefendi: “Babanız merhumla Paşa’nın arasında eski bir dostluk vardır.”
Şeyh hafif bir baş sallayışıyla bu sözü tasdik etti.
Hanımefendi: “Geçen akşam Battal Hazretleri tarafından manevi bir işaret oldu da muhterem ailenizi ziyarete geldik.”
Battalzade: “Çok iyi ettiniz efendim, memnun oldum.”
Beyleri göstererek: “Oğullarınız?”
“Evet, efendim.”
Dilaver’i işaretle:
“Ya bu velet?”
“O da oğlum demektir efendim, ailedendir.”
Dilaver boynunu çarpıtarak baygın bir durum aldı.
Abdüsselam bir süre sessizliğe daldıktan sonra:
“Evet, babamın paşa merhumla olan dostluğunu hatırlıyorum. Keramet taslamak gibi olmasın, yakında sizinle görüşeceğim hakkında bu duacınıza da işaret vuku buldu. Paşa, merhum babamın nefesine alışıktı. Şimdi bu manevi görev bana geçti. Babam, babalarını nefeslerdi. Oğul da oğullarını nefesleyecektir.”
Hepsini birer birer önüne çağırarak şakaklarını hafif hatif sıvaya sıvaya nefesledi.
Bu üfürükçü elinin şakaklarına her dokunuşunda Dilaver yerinden bir parça zıplıyordu.
Şeyh “Rahat dur ya velet!”
Dilaver: “Battal Efendi ben gıdıklanırım.”
Şeyh: “Bu velet karışık.”
Dilaver hayretle:
“Ben mi karışığım?”
“Evet, evet.”
“Ne ile karışığım? Ben Balık Pazarı’nda fıçıda oturmuyorum ki karışık olayım.”
Abdüsselam çocuğu biraz sarsarak: “Bu lakırtıları velet kendisi söylemiyor. Ona söyletiyorlar. Bunu zapt etmişler. Dikkat buyurunuz, bu hâlde bırakırsanız bir iki yıl sonra büsbütün aptal olur.”
Çeşmifettan telaşlıca: “Kime çekti bilmiyorum. Acayip hâlleri vardır. Bazı bazı celallenir.”
Şeyh: “Euzü billahi mineşşeytanirracim, bu çocuğun içinden onları çıkarmalı.”
Dilaver üfürükçünün önünde kabararak: “Efendim, benim içimde bir şey yok. Daha sabahleyin kahvaltıdan başka bir şey yemedim. Olsa bile içimdekiler nefesle değil,
Abdüsselam: “Bakınız, bakınız, neler söyletiyorlar!”
Çeşmifettan: “İşte böyle abuk sabuk söylenir. Bunu akıllandırmak için ne yapalım efendim?”
Abdüsselam: “Ben onu şimdi tespihten geçiririm, suya okur içiririm. Bir tane muska veririm. Boynuna asarsınız. Ve daha vereceğim yazılı bir kâğıdı bal şerbetinin içinde ezer ve öğreteceğim bir duayı okuyarak bu velede yudum yudum içirirsiniz.”
Dilaver: “İçimizde akıllanmaları gerekenler varsa o da ben değilim, anne, sizsiniz. Şeyh Efendi tespihi bana versin, ben içinden atlama oynarım. Bal şerbeti ne ise nefesten çok mülayimlik verir.”
Abdüsselam: “Bakınız, bakınız, habis ruhlar bu masuma neler söyletiyorlar! Nasıl olmuş da uğramış? Ya gece vakti destur demeden bir yere abdest bozdu ya da bir mübarek makamda saygısızlık etti. Çirkef atladı. Ya da yapılmış bir büyüye uğradı. (Çeşmifettan’a dönerek) Siz bu çocuğun annesi misiniz?”
“Evet, efendim.”
“Gece uyurken dikkat ediniz, o sayıklayacaktır.”
“Evet, bazen sayıklar.”
“Sayıklarken onu tutan cinin mutlak adını söyleyecektir. Bunu aklınızda tutar, gelip bana haber verirsiniz. Mahur mu? Nahur mu?”
Dilaver gülerek: “Battal Efendi, ben uyurken sayıklıyormuşum. Sen uyanıkken sayıklıyorsun. Anneme ne soruyorsun, bana sor.
İçimdeki cinin adını söyleyeyim: Ahtapeta. İçimde öyle sahur anafor filan yok. Ahtapeta. Zuhuri’de büyücü oyununda öğrendim. Vay babam vay, benim içim şeyh apartmanı mı ki perilere kiralamış olayım?”
Çeşmifettan: “Oğlum, sus, senin tekin olmadığını ben zaten çoktan anlamıştım. Efendi hazretlerine saygısızlık ediyorsun.”
Abdüsselam: “O kendi söylemiyor… Zavallıyı söyletiyorlar, kusuruna bakılmaz.”
Dilaver: “Ya, bana darılıyorsunuz. Ben bir şey söylemiyorum, içimde zevzek bir ecinni var, hep o söylüyor. Bakalım bal şerbetiyle bu habisi vücudumdan kovabilir miyim?”
X
BAŞA GELEN KARIŞIK KADINLAR
Bazı babalı Araplar, karışık insanlar vardır. Gaipten haber sormak için onlara baş aldırırlar. Baş almak deyimi şöyle açıklanabilir: Bu istidatta bulunanlara güya başka bir ruh girer. O insan kendi kişiliğinden çıkar ve kendine giren ruhun benliğini alır. Frenkler buna
Bu değişen insan aslında cahil olup da ona bir bilginin, bir filozofun ruhu girerse bu eğitimsiz kimsenin size pek derin sorunlardan cevaplar verdiğine bakarak şaşar kalırsınız.
Size geleceği söyler. Kilometrelerle uzak yerleri görür. Ufukların ötesinden koku alır, işitir… Kısacası, çok uzaklara kadar beş duyusunu kullanabilir. Kişilikleri üst üste gelenlerden yani aynı insanın ikileşmesinden tutunuz da bir çeşit muvakkat ruh sıçramasına benzeyen benlik değişimlerine kadar pek garip biçimler alan bu ruhsal sorunlar üstüne hayli ciltler yazılmıştır.