реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – Ölüler Yaşıyor mu? (страница 10)

18

“Kendi küçük olanın mutlaka aklı da ufacık olacağını sanacak kadar aptalsın anne. Sen yaşça büyüksün ama koca kafanın içinde kuş beyni kadar bir şey var.”

Çeşmifettan: “Bakınız, anasına neler söylüyor?”

Hanımefendi: “Evliyazade onun adını koydu: Karışık.”

Dilaver: “Vişneli, kaymaklı… Ben karışığım.”

Hanımefendi: “İşte, set derken sepet diyor. Onu tespihten geçirtelim. Bal şerbetini içirtelim. Muskayı boynuna takalım… Belki biraz akıllanır.”

Dilaver: “Hanımefendi hazretleri, velinimet, bu dediğiniz usulde insan akıllandırmak kabil olsaydı dünyada bir tek budala kalmazdı. Bana inanınız, geçen akşam köşkte görülen hayalet ölü babası değil, diri oğlu idi. İşte bu herifti.”

Çeşmifettan: “Hayaleti seninle birlikte ben de gördüm. O başka idi, bu başka.”

Dilaver: “Evet, makyajla yüzünü biraz değiştirmişti.”

Hanımefendi: “Köşkün kilitli kapılarından içeriye nasıl girdi? Nasıl çıktı?”

Dilaver: “Köşke gidince Talat Beyefendi’yle birlikte bu konuyu inceleyeceğiz.”

Orhan’la Turhan hiç söze karışmaksızın tartışmayı ince bir gülümsemeyle dinliyorlardı. Onların düşünceleri ne idi? İki ihtimal arasında tereddüt ediyorlardı. Kendilerince bir ölünün maddi bir varlık hâline gelmesi kabil olduğu gibi işe fraude yani hile karıştırılması da mümkündü.

Köşke geldiler. Herkes görüp işittiğini kendi kavrayışı ölçüsünde bir dille anlattı. Talat Bey, hepsinin aklına acındığını gösterir bir gülümsemeyle sözlerini reddederek Dilaver’i bir köşeye çekti. Söyletti. Çocuğun düşüncelerini tamamıyla kabul etti. Apparition olayını inceden inceye yargılayarak gece hayalete Amasyalı Şerife Kadın’ın kapı açmış olması noktasında birleştiler. Bunun üzerine sorguya çekmek için alt kata, kadının odasına indiler.

Şerife Kadın, loşça odasının köşesindeki erkân minderine oturmuş, önündeki mangalın külünü karıştırıyordu. Rengi soluk, göz kapakları şiş, zayıf, dermansız görünüyor; aşçı yamağı Zeliha da odada gezinerek bu hasta kadının ufak tefek hizmetinde bulunuyordu.

Kadının rahatsızlığından haberi olmayan Talat Bey:

“Ne o Şerife Hanım, hasta mısın?”

Kadın bu soruya yalnız başıyla bir evet işareti yaptı. Bu hâl olay hakkında şüphelendiği bir soruşturmanın önünü kesmek için bir hastalık taslama mıydı? Gerçek mi?

Talat Bey: “Ne zamandan beri hastasın?”

Kadın bir zaman tayini içinmiş gibi dururken Zeliha karşılık verdi:

“Bir haftadan çok…”

“Nesi var?”

“Eskiden beri onun bir mide sancısı vardır. Çeker geçerdi. Ama bugünlerde azdı. Kadına ne yemek yediriyor ne rahat ettiriyor.”

“Biz de buraya geçen akşamki olay için bazı şeyler sormaya geldik.”

“Olay dediğiniz, hani şu gözüken hayalet değil mi?”

“Evet… Siz de ne gördünüzse söyleyiniz.”

Cevabı hep Zeliha veriyordu:

“Biz bir şey görmedik.”

“Ama hesapça hayalet buradan sizin oda kapınızın önünden geçmiş olacak…”

“Geçsin. Biz bir şey görmedik.”

“Zeliha, senin odan ayrı değil mi?”

“Evet, ben karşıki odada yatıyorum.”

“Eh, sen görmedinse belki Şerife Kadın görmüştür. Ben ona soruyorum.”

“Beyefendi, hayalet patırtısı koptuğu vakit ben buradaydım.”

“Gece yarısı odanı bırakıp ne münasebetle burada bulunuyordun?”

“Efendim, gök gürledi. Şimşek çaktı. Hasta kadın belki korkmuştur diye yanına geldim. Onun da sancısı tutmuştu. Tuğla ısıttım, verdim. Zavallı kadın ovunup duruyordu? Hayaleti nereden görecek?”

“Dışarıda kopan gürültüyü işittiğinizi söylüyorsun. Ne olduğunu merak edip de kapıyı açıp bakmadınız mı?”

“Açıp baktım.”

“Ne gördün?”

“Hiçbir şey.”

“Kopan gürültünün nedenini anlamak için odadan dışarı çıkmadın mı?”

“Çıktım.”

“Peki, ne anladın?”

“Hiçbir şey.”

“Nasıl olur?”

“Yüzlerini seçemediğim birkaç kişi çığlık çığlığa merdivenden yukarı kaçışıyorlardı. Hırsız mı var, nedir diye ben de korktum. İçeri kaçıp kapıyı sürmeledim.”

“Köşkün bahçeye olan kapıları sürgülü değil miydi?”

“Nasıl değil, efendim… Hepsi hem sürgülü hem kilitliydi.”

“Bu hayalet denilen meret nereden girdi? Nereden çıktı?”

“Hiç onlara kapı baca olur mu? İyi saatte olsunlar…”

Talat Bey düşündü. Şerife’nin yerinden kalkamayacak derecedeki hastalığına, Zeliha’nın düzmeceye benzeyen sözlerine pek inanmadı. Ama inanmış gibi görünmek gereğini duyarak sustu. Soruşturmaya ondan ileri varmadı. Aldanmış görünerek onlara böyle bir komedyayı ikinci kez oynamak için cesaret vermeyi düşünmüştü. O zaman tertibat alarak hilecileri yakalayacaktı.

Dilaver, her zaman çalçenelik eden bu çocuk, Talat Bey’in sorguya çekmesine söz karıştırmamak için hiç ağız açmamıştı.”

XII

RUHLARIN ÇIĞLIKLARI

Ertesi gece iki kardeş gene odalarına çekildiler. Perili Evler cildinin artakalanını okuyorlar. Ortadaki masanın önünde karşı karşıya, Turhan okuyor, ağabeyi dinliyor:

3 Kasım Çarşamba:

Saat 10’u yirmi geçe merdivenden hızla çıkan ayak sesleri gürültüsünden hepimiz uyandık. Bir sıraya vurulan vuruşlar duvarları titretiyor… Hemen döşeklerimizden fırladık. Ağır ve elastiki bir cisim yukarı kat merdiveninden basamaktan basamağa sıçraya sıçraya alt kata iniyor gibi oldu. Aşağıya varınca koridoru geçerek sahanlıkta durdu. Derhâl sonuncu çok şiddetli üç vuruş işitildi. Ve sonra yeşil odanın kapısına kolunun olanca gücüyle bir dülger keseri iner gibi bir gürültü patladı. Takır takır birçok hayvan gezinir gibi bir şeyler işitildi.

(Kısaltmaya uyarak vuruşların duyulduğu gecelerin gösterilerini geçiyorum. Yalnız görülmedik olayları yazacağız.)

10 Kasım Çarşamba:

Saat l’de tepinerek koşuşmalar… Duvarlara inen vuruşlar arasında uzun bir korna sesine benzer bir şey işitildi. Dışarıda müthiş bir fırtına vardı. Boranın iniltilerine karışan bu acı koma çığlığı bizi titretti. Gene birçok vuruş… Sinirlerimiz bu sarsıntıdayken hepimiz yüksek perdeden ah vah iniltileri işittik. Ve bu sesler üç dört kez yinelendi. Dışarıdan gelen bu bağırmalar gittikçe şatoya yaklaşıyordu. Saat on buçukta ikinci katta sağır bir vuruştan sonra gene uzun bir haykırma ve sonra dışarıya bağırır gibi iki kez bir kadın çığlığı koptu. Daha sonra üç dört haykırma da avlu ve merdivenden geldi.

Âdet olduğu üzere gene şatonun her yanını dolaştık, inceden inceye her yeri yokladık. Saat 3’ü yirmi geçe gene koridorda koşuşmalar duyuldu. Bu sefer hafifçe iki haykırma daha oldu. Ama artık lamı cimi yoktu. Bu sesler evden geliyordu.

12 Kasım Cuma:

Birçok vuruş işitildi. Sonra gene tizden ve hızlı sesler. Avluda daha iniltili sesler… 11.45’te mahzenden gelir gibi boğuk sesler, sonra merdivenden daha kuvvetli sesler… Gece yarısı gene hepimiz döşeklerimizden fırladık. Mahzenden ve yeşil odadan sesler geliyordu. Sonunda çok ızdırap çeken bir kadının hıçkırıkları koptu.

13 Kasım Cumartesi:

Geceki rahatsızlığımız yetişmiyormuş gibi gündüzleri de bizi rahatsız etmeye başladılar. Saat 3’te yemek salonunda güpegündüz vuruşlar. Döndük dolaştık, bir şey keşfetmek imkânı yok. Saat 3.15’te de yeşil odada gürültüler… Oraya koştuk, kapı açılmıyor. Açılmasına engel olmak için koltuğu kapının önüne koymuşlar. Gene yerine götürdük.

Saat 3.40’ta madamın odasında ayak sesleri… Kendi kendine gezinen bir koltuklu… Gene yeşil odaya gittik. Gene kapı açılmıyor. Gene koltuğu kapı önüne koymuşlar. Madam ve Amelina rahiple birlikte odasına giderler. Kabinenin kapalı penceresi birden bire açılır. Rüzgâr kuzeyden esiyor. Bu pencere ise güneye bakıyor. Madamın odasında bir koltuk yerini değiştirmiş. Rahibin odasında kapatılan pencere yeniden açılıyor. Bu hareketler gündüz oluyor.

13 Kasım Cumartesi gecesi:

Önceki gibi dörtnala koşuşmalar… Merdiven sahanlığına on üç ve yeşil odanın kapısına sekiz şiddetli vuruş… Kapı hızla açılıp kapanıyor.