Hüseyin Rahmi Gürpınar – Ölüler Yaşıyor mu? (страница 12)
Talat Bey: “Benzer.”
Orhan: “Peki, ama hangi düşünceye dayanarak böyle diyorsunuz? Söyleyiniz de leh ve aleyhteki kanılarımız güçlensin.”
Talat Bey: “Bize birçok yalancı mucizeler anlatılmaktadır. Bizi inanca çağırmak için bu hurafelerle ciltler, ciltler doldurulmuştur. Yüzlerce de tanık gösterilmiştir. Örneğin, durup dururken bir mandanın kanatlanarak bir kartal gibi uçtuğunu on on beş kişinin tanıklığına dayanarak ileri sürseler bu doğa dışı olaya inanır mısınız?”
Orhan: “Bu dinlediklerimiz, bu söylediklerinizle hiç de karşılaştırılamaz. Böyle güçlü tasdikte bulunanların içinde birçok bilim adamı ve doktor da var. Dayı bey, bu işittikleriniz, sırf uydurma değil, aynen olmuştur. İlkin bunu kabul zorundasınız. Sonra meseleye istediğiniz gibi bir açıklama yolu arayabiliriz. Bundan on üç, on dokuz, yirmi yüzyıl kadar önce olmuş mucizelerle bunları bir tutamayız.”
Talat Bey: “Versenize bana şu kitabı, bityeniklerini göstereyim.”
Dayı bey eline aldığı cildi evire çevire Calvados şatosu bölümünü bularak birçok satıra göz gezdirdikten sonra:
“Efendim, bir kere şatonun asıl adı söylenmiyor. Bu, T. Şatosu işaretiyle gösteriliyor. Niçin?”
Orhan “Calvados şatosu demek yetmez mi?”
Talat Bey: “Hayır. Calvados, Normandiya Manş kıyısında kayalık bir yerin adıdır. Calvados şatosu demenin Erenköyü köşkü demeden hiç farkı yoktur. Erenköyü’nde, ama hangi köşk? Esas sayılacak bu önemli açıklamadan çekinmenin nedenini bana anlatır mısınız?”
Orhan: “Bu beladan kurtulmak üzere bir gün satmak gerekirse şatonun adını cinliye çıkarmış olmamak için…”
Talat Bey: “Tekin olmadığını onaylamak için böyle on beş kişinin verdikleri raporlarla kötü ünü bütün bucak çevresine yayılmış bir şatonun bu sırrı artık nasıl gizlenebilir?”
Orhan: “Adının saklanmış olması şato üstüne söylentilerin hepsini çürütebilecek güçte bir belge sayılamaz.”
Talat Bey: “Peki, ama karşı çıkmaya yer verecek kuşkular yalnız bununla bitmiyor ki…”
Orhan: “Daha neler var efendim?”
Talat Bey: “Şato sahibinin adı bilinmeyen işaret olan X harfiyle gösteriliyor. Yalnız arabacı Emile, bahçıvan Auguste, oda hizmetçisi Amelina, aşçı kadın Celine gibi hizmetçi adları sayılıp dökülüyor ki doğrusu bunlar da bana uydurma gibi geliyor. Daha tuhafı, olaylara en yakından tanık olan çocuğun mürebbisi Rahip Efendi yazdığı doğrulama kâğıdının altına yalnız M. harfiyle takma bir imza koyuyor. Adını gizleyen bir tanığın tanıklığına inanmak için çok büyük bir iyi niyet sahibi olmak gerekir. Benim görüşüm bu.”
Orhan: “Bu karşı görüşünüzde ben sandığınız kadar bir kuvvet görmüyorum. Çünkü Doktor Dariex’in ve G. Maurice’in olay üstüne imzalı mektupları var. Bundan başka Perili Evler cildinde belediye, zabıta, adliye memurlarının ve birçok fen adamının açık ve resmî imzalarıyla bu soy yüzlerce olay sayılıyor. Eğer olay Calvados şatosu perilerinden ibaret olsaydı, karşı çıkmanızda bir dereceye kadar hak kazanmış olabilirdiniz.”
Talat Bey: “Oğulcuğum, bu çeşit olaylar kamuoyunda henüz kesinlikle bir açıklığa ermemiştir. Eğer mesele, herkesi inandırabilecek şekilde ispat edilebilmiş olaydı inanmakta hep birleşirdik. Artık hiçbir türlü tartışmaya gerek kalmazdı.”
Orhan: “Bey dayıcığım, herkesin inancını niçin bu konuda bir miyar tutuyorsunuz? Bugün halkı birçok efsaneye inancından ayırmak mümkün olmadığı gibi birçok bilimsel teknolojik gerçeğe de inandırmak kabil değildir.”
Talat Bey: “Ben kitlenin oylarına inanmıyorum. Aydın kişiyi düşünüyorum.”
Orhan: “Genel deyiminde aydınlarla birlikte kitle de yok mudur? Oysa aydınların bugün hemen yarı yarıya ve belki de daha çok bir kısmı ruhun varlığına inanır.”
Talat Bey: “Azın en azı da olsa buna inanmayan bir topluluğun varlığını inkâr edemezsiniz ya…”
Orhan: “Her mezhepte bir karşı koyanlar topluluğu bulunabilir.”
Talat Bey: “Bu da neden ileri gelir?”
Orhan: “Yaradılışta kavrayış bakımından eşitlik bulunmamasından.”
Talat Bey: “Yaradılışta, kavrayışta eşitlik olaydı ne kadar can sıkıcı bir hayatın biteviyeliği içinde bunalıp kalacaktık. Ne bir Napolyon olacaktı ne bir hamal. Doğanın akıl faturasını bu kadar çeşitli yaptığına teşekkür etmeliyiz. Halk garipliklere bayılır. İncelemek gücünde olmadığı şeylere inanıvermek saflığıyla hastadır. Teknolojik deneylere alışkın olanlar her kimin tanıklığı olursa olsun, işittikleri gariplikleri bir kez de kendi mihengine vurmadan kabul etmezler. Bundan dolayı sizin ispritizma meselelerindeki iddialarınız yeterince ispat edilmiş olsaydı, onlar da inanırlardı. Ama henüz ispatta bu yeterlik yoktur. Bu davada sizi kandıramayacağımı görüyorum. Ama siz de beni kendi düşüncenize çekebilmeyi hiç aklınızdan geçirmeyiniz. Şimdi biz susalım, bu olayları anlatan Camille Flammarion cenaplarını söyletelim. Bu büyük piriniz, Calvados olayı için sonuç olarak ne diyor?”
Orhan: “Kardeşim, 152’nci sayfayı dayı beyimize oku.”
Turhan kitabın o yaprağını açarak okumaya başlar:
Turhan devam ediyor:
Turhan: “İşte size Constantinie Maison’dan çok kısaca söz ettim. Auvergne’de bu çeşit bir konuta geçiliyor. Dinlemekten sıkılmazsanız, yüzleri aşan perili evler koleksiyonunu size sıralayım.”
Talat Bey: “Gerek yok… Bunlardan birini dinlemekle insan binini dinlemiş gibi oluyor. Aklın, bilimin kabul edemeyeceği bu garipliklerden ne sonuç çıkarılabilir?”
Orhan: “Teknolojide de akıl kabul etmez gibi görünen çok şey vardır. Örneğin bundan yüzyıl önce Viyana’da verilen bir konserin İstanbul’dan dinlenilebileceği ve pervanesi havada dönen bir taşıtla iklimden iklime hayret verici bir hızla yolcular götüreceği söyleneydi bu masala kim inanırdı?”
Talat Bey: “O başka, bu başka.”
Orhan: “Neden?”
Talat Bey: “Biraz ders görmüş insanlara bugün kara tahta başında radyonun, uçağın ne oldukları anlatılabilir. Ama insaf ediniz, büyücü oyununa ve hokkabazın katakullisine benzeyen sizin ruhlarınızın, perilerinizin, cinlerinizin akla ve teknolojiye yaklaştırılabilecek yanları var mıdır? Büyücü oyununda vaktiyle Zuhuri, bu cin peri cilvelerini iyi karikatürize etmişti. Efetuha, mefetuha, pat… küt…”
Turhan: “Flammarion bunun ancak bir yüzyıl sonra bilim biçimini alabileceğini söylüyor. Ortada böyle bir kuvvet vardır. Bu muhakkak… Bu gizli bir elektrik midir? Ölülerden veya dirilerden çıkan bir akım mıdır? Olayları kuru kuruya inkârda direnmekten ne çıkar? Kendiniz bu garipliklerden birkaçına tanık olsanız, gözlerinizin gördüklerine, kulaklarınızın işittiklerine inanmayarak kendi kendinizi mi yalanlayacaksınız?”
Talat Bey: “Oğlum, siz her zaman böyle söylemiyorsunuz. Ortada henüz keşfolunmamış gizli bir kuvvetten söz edilirse insan bu alanda düşünmeyi pek garip bulmaz. Ama siz kuvvetin bilinmezliği üstüne her zaman aynı kanıyı taşımıyorsunuz. Bu kuvvete açıktan açığa ruh adını vererek masa başına çağırıyor, onlarla bazen çok gülünç dedikodular yapıyorsunuz.”
Orhan: “Ne yapalım? Ruhlar bize bazen gerçekten zihinleri durduracak şeyleri haber veriyorlar. Biz de bu kuvvetin intelligent22 olduğunu kabul zorunda kalıyoruz. Siz bu sırları, bizi inandırarak başka bir biçimde yorumlar ve açıklarsanız kabule hazırız. Ama siz birçok gözün önünde olup biten gerçekleri kökünden inkâr ediyorsunuz.”
Talat Bey: “Sizi kendi silahınızla vurmak, yani kendi belgelerinizi aleyhinize çevirerek boyun eğdirmek için ben de bu eserleri okuyacağım. Ben de sizin masa başındaki halkanıza katılacağım. İki dünya arasında tercümanlık eden bu garip şeylerle ben de konuşacağım.”