реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – Ölüler Yaşıyor mu? (страница 14)

18

“Bu gerçeği görürken büyük ölümde organizma hayatını kaybetmiş bir beynin hâlâ her şeyi duymakta devamını kabule nasıl yanaşabiliriz? Ve yine diyorsunuz ki ikinci hayatta maddesel beyin yok, ruhun öz duygusu vardır. Böylece incele incele yani gaip ruhu bulalım derken konunun elimizdeki tutamak yerini de yitiriyoruz.”

“İnsanları, hangi ve nasıl bir dünya üzerinde yaşadıklarını bilmemek ve bilmeyi merak etmemek aptallığıyla suçluyorsunuz. Onların hayvanlarla ortak zevklerle yetindiklerine acıyorsunuz. Cahiller sürüsüne bilim ve düşünmek zevkini aşılamanın çaresi henüz bulunamadı. Değil Ülker yıldızının ışık hızıyla buraya olan uzaklığını düşünmek, kendi karnında kaç arşın bağırsak bulunduğunu bilmeden bilgin geçinen niceleri vardır. Ve gene: Yeryüzünde yaşayan bir milyar altı yüz milyon insandan ancak bir milyon kadarının merak vb. nedenlerle astronomiyle ilgili eserler okuduklarını ve özellikle bilimsel buluşları izlemek için broşürler ve dergilerle meşgul olanların sayılarını ise bütün dünyada haydi haydi elli bin olarak tahmin ediyorsunuz. Bunlardan ancak altı bininin Fransa’da bulunduğunu ve öteki insan kalabalığının zekâlarını yalnız faydasız, adi eğlencelere ve bir de para kazanmak uğraşısına ayırdıklarını yazıyorsunuz.”

“Bu dediğiniz merakta, içlerinde altı bin değil, altı kişi bulunmayan uluslar ne yapsınlar?”

“Sözün ipucunu kaçırmayalım. İtirafınız üzere ruhun ölümsüzlüğü henüz ispatlanamamışsa ispritizmacıların masa başına çağırıp da konuştukları kimlerdir? Bunlar dünyadaki yaşamlarının tarihçesini, taraftarlıkla türlü yalanlar uydurmaktan kalemlerini kurtaramayan bugünün tarihçilerinden daha hak ve adalete uygun olarak anlatıyorlar. Perili evlerde gürültüler çıkaranların, masaları oynatanların, ölülerden veya dirilerden fışkıran rüzgâr gibi, elektrik gibi kör birer kuvvet olması ihtimalinden de söz ediyorsunuz. Birçok noktada dirileri aydınlatmaya çalışan bu zeki ruhları nasıl kör kuvvetlere benzetebiliriz?”

“Sözün kısası üstadım, bu meselenin gerçek ve uydurma yanları var. Eserleri inceleyip okumaya karar verdim. İşte yine söylüyorum. Bu okumada göreceğim teorilerin yeğenlerimle birlikte, ispritizma masası başında uygulamasını yapacağım. Göze görünenlerle görünmeyenlerin toplantısında ben de bir üye yeri tutmaya çalışacağım.”

XV

“S. L. M.” MUNİS AİLE RUHU

Bir gece Talat Bey yeğenlerinin odasında gene bu konu üstüne konuşurken duvara üç kez vuruldu. Gene köpek, hırıldayarak yatağın altına kaçtı…

Talat Bey hayret etmiş bir davranışla sordu:

“Bu ne?”

Orhan: “Biz de bilmiyoruz.”

Dayı bey, elinde lambayla hemen sofaya fırladı. Sağa sola koştu, kimse yok…

İçeri döndü.

Orhan: “Dayı bey, ne gördünüz?”

Talat Bey: “Hiçbir şey…”

Orhan: “İşte bir vakitten beri bu vuruşlar böyle sürüp gidiyor.”

Talat Bey: “Ben birisinden şüpheleniyorum.”

Orhan: “Kimden?”

Talat Bey: “Dilaver’den. Oğlan şakacıdır. Duvarınızı yumruklayıp kaçmasın…”

Turhan: “Yapmaz sanırım…”

Orhan: “Vuruşlar duyulur duyulmaz biz de hemen sofaya koştuk. Sizin gibi bir şey göremedik. Eğer duvara vuran Dilaver olaydı bu kadar hızla kaçamazdı.”

Talat Bey: “Dilaver zekidir. Bu işi şeytanca bir düzenle yapabilir. Bende böyle bir kuşku doğdu. Durunuz, ufak bir soruşturma yapacağım. Bu kuşkum ya büsbütün kuvvetlenir ya da yok olur.”

Talat Bey bir hizmetçi çağırarak: “Kızım, haydi bana Dilaver’i gönder.”

Giden hizmetçi iki dakika sonra dönerek: “Efendim, Dilaver uyumuş.”

Talat Bey: “Annesine söyle, uyandırıp göndersin.”

Hizmetçi bu emri yerine bildirmek için çekildi.

Talat Bey: “Gördünüz mü, gelmiyor. Dilaver böyle erken uyur mu hiç?”

Nihayet Dilaver, gözlerini ovuşturarak uyku sersemliğiyle karışık garip bir gülümseme hâliyle geldi.

“Gelmemi emretmişsiniz. Annem, döşeğimde beni tartakladı. Gözlerimi açtım. ‘Ne oluyor?’ dedim. Annem, ‘Çağırıyorlar.’ dedi. ‘Kim çağırıyor? Beni böyle uykudan kaldıracak önemli bir şey mi var?’ Aklıma derhal ötekiler geldi. Malum ya ben karışığım. Şeyh Battal Hazretleri gene lütfen evimizi şereflendirmiş olmasınlar.”

Talat Bey: “Dilaver, oğlum, mesele önemli…”

Dilaver: “Ne var efendim? Anneme tayyare piyangosu mu vurdu?”

Talat Bey: “Bu evde vuran bir şey var ama piyango değil.”

Dilaver: “Ruhlar değil mi? Bu ruhlarla dost olmaktan başka çare yok. Bu ciltleri kitaplıktan alıp ben de okuyorum. Hani ya bir gazete bir başlık kullanıyor ‘ister inan, ister inanma’… Çünkü laflarda okuru inandıracak kuvvet olmadığından kimseyi hiddetlendirmemek için inanmamak kapısını açık bırakıyorlar. Bu, ben atar tutarım ama sen gene hep temkinli ol. Çünkü akıl almaz şeylere akılsızlar inanırlar demektir. Dayı beyefendi, öyle şeyler okudum ki inanayım mı, inanmayayım mı? Bir türlü kestiremiyorum.”

Talat Bey: “Neler okudun?”

Dilaver: “Ruhların çağrıldığı bir toplantıda hayatında zulüm görmüş bir ruhla zalim birleşmişler… Mazlum ruh tekme tokat içirmeye başlamış… Ne oluyoruz diye masa başındakiler hep ayağa kalkmışlar. Şimdi intikamcı rolüne geçen mazlum ruh: ‘Durunuz efendiler, olayı size anlatayım. Falan tarihte ben hayatta iken bu gaddar herif bana şu, şu, şu zulümlerde bulundu.’ diye hancının hikâyesini ayrıntılarıyla anlattıktan sonra gene bütün şiddetiyle dayak muhabbetini sürdürmüş. Odadaki masalar, sandalyeler, etajerler devrilmiş; aynalar, camlar kırılmış, lambalar sönmüş, suçları olanlar ve olmayanlar görünmez eller tarafından bir güzel pataklanmışlar…”

Orhan: “Roma’da yayımlanan 1921 tarihli Spiritite dergisinde Bozzano imzasıyla anlatılan Oporto olayı mı?”

Dilaver: “Hayır, o da başka.”

Talat Bey: “Siz bu ispritizma olaylarının hafızı olmuşsunuz. Hepsini sayfası sayfasına, bölümü bölümüne biliyorsunuz. Ben size yetişebilmek için daha çok zaman çıraklık edeceğim galiba?”

Orhan: “Hayır dayı bey, ispritizmada her şeyden önce istidat gerektir. Eğer ruhsal alışkanlığınız çoksa çabuk ilerlersiniz.”

Talat Bey: “Ne o, beni ispritizma okuluna mı başlatıyorsunuz? Ben bu meseleyi objectivement26 incelemek isterim, subjectivement27 değil.”

Orhan: “Ruhlar söylemek istediklerini anlatmak için bazen insanın düşlerine girerler. Rüya da objectivement görülemez ya!”

Talat Bey: “Yavaş yavaş beni sağlığımda ruhlara karıştıracaksınız. Rüya bir réflexe etkisiyle bile görülür.”

Orhan: “Herhangi bir image’ın beynimize yansımasında ruhlar bir etken olamazlar mı? Bu sözümün sonra çok örneklerini göreceksiniz.”

Talat Bey: “Uzun mesele yavrum, dur şimdi öteki şeyi anlayalım. (Dilaver’e dönerek) Çocuğum, deminden sen bize bir oyun edip kaçtın.”

Dilaver birden bire afallayarak: “Nasıl oyun beyefendi?”

“Yavaş yavaş buraya geldin… Dışarıdan şu duvara üç defa tık tık vurduktan sonra kaçtın.”

“Kapı eşiğine oturmadım ama bu iftiraya nasıl uğradığımı anlayamadım.”

“Ben hemen dışarı koştum. Seni sol tarafa doğru kaçarken gördüm.”

Talat Bey böyle bir şeyi görmemişti. Eğer gerçekten duvara Dilaver vuruyorduysa şaşırtmaya getirip ona yaptığını itiraf ettirmek için böyle söylüyordu.

Dilaver biraz kızarıp bozararak: “Karşınızda yalan söyleyemeyeceğim gibi durup dururken ben gibi bir âcize böyle bir iftiraya haşa tenezzül etmeyeceğinizi de bilirim. Beyefendi, bana büyük bir korku verdiniz!”

“Nasıl korku?”

“Demek ki şu duvara dışarıdan vuruldu. Hemen koşup baktınız, bana benzer bir şeklin kaçmakta olduğunu gördünüz.”

“Evet.”

“Nasıl isterseniz size temin edeyim efendim, vuran ben değilim. Sizi de yalancılıkla itham etmek haddim değildir. Bana benzer bir hayalet görmüş olacağınızı muhakkak sayıyorum. O hâlde durumun vahametinden yüreğimi büyük bir korku sarıyor.”

“Ne gibi?”

Dilaver etrafında bir şeyler seçmeye uğraşır bakınmalarla:

“Bu evde bana benzer bir hayalet peyda olduğu görülüyor.”

Çocuk daha lakırtısını bitirmeden bir rakkas düzeniyle duvara üç kez daha vuruldu.

Yüzlerde büyük bir hayret durgunluğu peyda olduğu sırada Dilaver lambayı kaparak sofaya atıldı.

Talat Bey arkasından bağırıyordu:

“Çocuk nereye?”

“Hayaletimi görmeye gidiyorum!” dedi. Ama hiçbir şey göremeyerek iki dakika sonra kaçık bir yüzle geri döndü. Dilaver, kendinden edilen şüpheden artık tamamıyla temize çıkmıştı. Ama Talat Beyce bu muammanın çözümlenmesi gerekiyordu.

Orhan’la Turhan, anlamı yalnız kendilerince bilinen bir yüz buruşturmasıyla bakıştılar. Bu hareketleriyle birbirine ne anlattılar? Talat Bey’e bu da merak oldu. Sordu:

“Birbirinize ne işareti verdiniz?”

“Kimin vurduğunu tanıdık?”

“Kim?”