реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – Hazan Bülbülü (страница 3)

18

AYŞE KADIN: İşittiniz mi? Samur kaşlı, kumral saçlı kadını severim diyor. (aynanın önüne koşar, eliyle saçlarını düzelterek) İçinizde benden başka samur kaşlı, kumral saçlı kim var?

SELİME ile ANİKA: (ikisi birden aynaya koşarak bir ağızdan) Vay samur kaşlı, kumral saçlı hanım vay!..

AYŞE KADIN: Artık çekemediğinizden ne diyeceğinizi bilemiyorsunuz. Selime’nin kaşları kelek külek… Ona kaşı var bile denmez. (Anika’ya doğru) Seninkiler de sarı çıyana benziyor. Doğru doğru dosdoğru, efendi içinizden beni tarif ediyor ama söylemek bir türlü işinize gelmiyor.

REFİ EFENDİ: Nezihe ile birbirimizi tanıdığımız vakit ikimiz de evli bulunuyorduk. İşte hayatımızı zehirleyen cihet bu oldu. Onun kocası kıskanç, hırçın bir adamdı. Benim karım da pek sinirli ve titizdi. Dünyada akla gelmeyecek engelleri aşmayı göze aldırdık. Geçirmediğimiz tehlike kalmadı. Bu zorluklar sevgimizin ateşini bütün bütün yelpazeledi. Evet, hâlâ şimdi Nezihe’den laf açınca vücudumda bir canlılık, sesimde bir kuvvet duyuyorum. Nezihe, hayatın ihtiyarlık düşkünlüğünü görmeden gençliğinin parlaklığı içinde söndü. Ah, o kara gün… Bunu hiç hatırlamak istemem. Karım da bana bir kız evlat bıraktıktan sonra o da yirmi yıl evvel öldü. Kalbi temizdi fakat çok hırçındı. Zavallının bu titizliğini göz önüne getirdikçe doğrusu ikinci evlenmeye bir türlü cesaret edemedim. Kızım Naime’yi üvey anaya hırpalatmamak bahanesiyle evlenmedim. Kızımı büyüttüm. Evlendirdim. Kızım, kocasıyla şimdi taşrada bulunuyor. Bir saatçik gözümün önünden ayıramazken dört senedir hasret kaldım. Bir buçuk aydan beridir de mektup alamadım. Kocayı bulunca babayı unutuyorlar. Dünyanın hâli böyle. Ben meraktan, ayrılıktan ölüyorum. Hastalık birdenbire üstüme çöktü. Birkaç hafta evvel ne kadar dinç, âdeta genç, ne kadar kuvvetli idim. Bu kısa hastalığı geçirdikten sonra yine eski hâlimi bulacağımı doktor bana sağlamca vadetti. (öksürerek) Bir şey değil, enfluançe. Ama insanı yıkıp bitiriyor… Evet, şimdi böyle hizmetçi kadınların eline kalmış bir hasta bekâr oldum. Hâlimi sormaya gelen eş dostum bana hep evlenmekten laf açıyorlar. Fakat bakıyorum her birinin satılık bir malı var. Evlenmek nasihatinin hemen arkasından kız sağlık veriyorlar. “Filan yerde çok iyi bir duvak düşkünü var. Onu size yapıversek pekâlâ olur.” demekten çekinmiyorlar. Hepsinin dilinde bu… Sonra el altından bu kadınların kim olduğunu öğreniyorum, hiçbiri istediğim gibi değil… En genci kırk beş yaşında. Kart karı suratı görecek olduktan sonra benim evdeki hizmetçilerin ne kabahatleri var?

AYŞE KADIN: Kız Selime ne oluyorsun?

SELİME: Ne olacağım? Efendi kart karı diye senin yüzünü tarif ediyor.

AYŞE KADIN: Hay çenen tutulsun! Efendi seni benden, beni senden ayırmadı. Hepimize birden “kart karılar” dedi. Aman ya Rabbi, büyükbabamız yerinde adam. Pinpon kendini ne sanıyor acaba? İhtiyarlıktan beli bükülmüş, gözleri belerekalmış… Ayıptır söylemesi mendillerini, iç çamaşırlarını yıkarken gönlüm dışına dönecek gibi oluyor. Ayda öyle üç dört bine yutulur şey değil ama ah şu fıkaralığı görüyor musun? İnsana her şeye eyvallah dedirtiyor.

SELİME: Haydi artık çok söylenme. “İhtiyardır ama efendiyi gençlere değişmem.” diye her gün söyleyen sen değil misin? Bize “kart karılar” demekle ne çabuk tu kaka oluverdi? Şaka söyledim. Kart karı diye sana mı söylüyor? Başkasına mı? Kim bilir… Hastalık hâli bu, belki sayıklıyor.

REFİ EFENDİ: İşte saat yediyi vurdu. Bugün bana bir kılavuz kadın gelecekti. Bunu da bizim Yusuf Bey tavsiye etti. Hatırından çıkamadım. Gelsin dedim. Yoksa bundan sonra evlenmek bana ne kadar uzak. Zaten şu döşeğin içinde canım sıkılıp duruyor. Üç dört söz de onunla etmiş olurum. Azıcık derlenip toplanayım. Kadının tamam gelmek zamanı.

SELİME: (telaşla) Efendi çağırıyor, hangimiz gidecek?

ANİKA: Ben!

AYŞE KADIN: Hayır… Ben…

SELİME: Ne sen… Ne o… Ben gideceğim. Efendinin hususi işlerine ben bakarım.

AYŞE KADIN: Ay neden? Efendinin hususi işleri ne imiş? Anlayamadım.

SELİME: Daha deminden pinpon herif diye adamcağıza bir demediğini bırakmıyordun!..

ANİKA: Siz kavga ededurunuz. Ben gireyim. Zavallıyı bu kadar bekletmek olur mu?

AYŞE KADIN: (Anika odaya girerken yakasına yapışarak) Dur! Biz burada iken sen nereye gidiyorsun?

ANİKA: İçeri…

SELİME: Yağma yok kuzum!..

AYŞE KADIN: (Anika’nın yakasını bırakarak) Gördün mü kurnaz musibeti?.. Bizi birbirimize tutuşturdu, kendi içeri daldı. O girer de ben hiç durur muyum?

ANİKA: Onlar girer de ben bekler miyim? (O da girer.)

Üçüncü Sahne

REFİ EFENDİ, SELİME, AYŞE KADIN, ANİKA

REFİ EFENDİ: Bir saattir zile basıyorum! Neredesiniz? Ne tuhaf hâliniz var. Gelirseniz üçünüz birden gelir, gelmezseniz hiçbiriniz gelmezsiniz. (kendi kendine) Birbirlerinden beni kıskanırlar da onun için… Güya bekârım… Ama hastalığım, sağlığım bu karıların kontrolü altındadır. Hele haddin var da bunlardan birine bir çekirdek fazla iltifat et. O gün akşama kadar birbirini yiyip bitirirler. (kadınlara) Şu odayı biraz düzeltiniz. Misafir gelecek. Kürkü arkama, terlikleri önüme koyunuz. Biraz kalkıp koltuğa oturayım.

REFİ EFENDİ: Bu ne telaş efendim! Bırakınız, çok şükür, daha kendi kendime yürüyecek kadar dermanım var. Siz insanı zorla hasta, ihtiyar etmek istiyorsunuz.

AYŞE KADIN: İhtiyar mı? A o nasıl lakırtı efendim? Kendinize yorduğunuz şeye bakınız.

REFİ EFENDİ: Hay yüze gülücüler… Hay müdahaneciler, hay yalancılar!..

AYŞE KADIN: Müdahaneyi, yalanı hiçbir vakit kabul etmem.

REFİ EFENDİ: Şimdi bana ihtiyar demezler mi?

AYŞE KADIN: Aman efendim, size ihtiyar demeye kimin dili varır? Bir haftadır rahatsız oldunuz, yiyip içmediniz, biraz bozuldunuz, renginiz kaçtı, işte o kadar. İyice yemeye başlar, çıkıp hava alırsanız, hemen yanaklarınız yine pembeleşir… Gül gül açılır.

REFİ EFENDİ: (kendi kendine) O kadar kuvvetli söylüyor ki yanaklarımın alacağı pembeliğe beni bile imrendiriyor. (açıkça) Ayşe Kadın doğru söyle… Demek ben daha o kadar ihtiyar değilim?

AYŞE KADIN: Sizi temin ederim efendi hazretleri ki… Siz bir kadını…

REFİ EFENDİ: (telaşla) Eh, eh elverir! Sözün öbür tarafını kurcalama… (Biraz durur.) Ayşe Kadın, bak Selime ile Anika senin bu sözlerine katılmıyorlar. Onlar hiçbir şey söylemiyorlar.

SELİME: (telaşlanarak) Biz her vakit aramızda, sizin tam erkeklik çağının olgunluk sırasında bulunduğunuzu konuşup dururuz.

REFİ EFENDİ: Bilirim… Bilirim… Beni aranızda pay edemezsiniz. Sen ne fikirdesin Anika?

ANİKA: Efendim bana nöbet bırakmıyorlar ki duygularımı söyleyeyim. Kulunuzun nazarında zatıaliniz yirmi yaşındaki bir delikanlıdan daha mükemmelsiniz.

AYŞE KADIN ile SELİME: (kendi kendilerine) A… Hiç sıkılmıyor… Utanmayı ekmek peynir ile yemiş!.. Nerede ise “Sana alakam var.” diyecek… Kabahat yine bizim efendide… Bu karıya çok yüz vermiş. Efendi efendiliğini, hizmetçi hizmetçiliğini bilmeli.

REFİ EFENDİ: Yalan, gerçek… Ne ise beni daha genç bulduğunuzu söylüyorsunuz… Sizden bir şey soracağım… Fikrinizi açık ve doğru söylemenizi rica ederim.

ÜÇÜ BİRDEN: Estağfurullah… Biz sizin hizmetkârınız, kulunuz, cariyeniz değil miyiz? Her emrinizi yerine getirmek vazifemizdir.

REFİ EFENDİ: Evlensem bana ne derler? Uygun düşer mi?

ÜÇÜ BİRDEN: (ağır ağır cevap vererek) Pekâlâ olur efendim…

REFİ EFENDİ: Kimi alayım?

ÜÇÜ BİRDEN: Gönlünüz kimi isterse… Onu efendim…

REFİ EFENDİ: Yok… Yok… Söyleyiniz. Ben yaşta bir adam nasıl bir kadın almalıdır? Tarif ediniz.

AYŞE KADIN: (ötekilere baskın çıkarak) Yirmi altı yirmi yedi sularında, kaşlı, gözlü… Ben boyda… Ben dolgunlukta… Lakırtıcı… Fıkırdak… Çıtır pıtır bir hanım…

SELİME ile ANİKA: (birbirini dürterek) A… A… A… A… A… A… Hay saygısız! Bu ne terbiyesizlik! Bu ne yüzsüzlük! Düpedüz karı kendini tarif ediyor.

REFİ EFENDİ: Sen ne dersin Selime? Alacağım hanım nasıl olsun?

SELİME: (etrafına bakınarak) Gönül kimi severse güzel odur efendim. (kendi kendine) Ayşe rumuzla kendini anlattı ya… Ben de kendimi öne sürerim. (açıkça) Cariyeniz çağında… Cariyeniz sima ve edada bir kadın bilmem zevkiniz midir?

AYŞE ile ANİKA: Aman ya Rabbi sıkılmasa hemen hemen imamı çağırt da bana nikâh ettiriver, diyecek! Tüh… Tüh… Yüzsüz!

REFİ EFENDİ: Anika, kızım, sen ne dersin? Kara kaşlı bir hanım mı alayım?

ANİKA: (kırıtarak) Kulunuz gibi sarışın olursa sizi bahtiyar edebilir sanırım… Şimdi sarı saçlar moda… Saçları siyah olanlar da sarıya boyuyorlar.

AYŞE ile SELİME: (kendi kendilerine) Zor ile efendinin gönlüne karışıyor. Mutlaka sarışın beğen diyor.

REFİ EFENDİ: (kendi kendine) Söyleyenden dinleyen arif gerek… Hepsi bana kendilerini peşkeş çekmeye uğraşıyor.

ANİKA: (dışarıyı dinleyerek) Orta kapı vuruluyor.

REFİ EFENDİ: (kulak vererek) Haydi bakınız. Belki beklediğim misafir gelmiştir.

Dördüncü Sahne

REFİ EFENDİ

REFİ EFENDİ: (yalnız) İşte üçü birden gitti. Çünkü bir tek olarak yanımda kalamaz. Öteki ikisi bırakmaz. Kalmış olsa ne lazım gelir? Hiç… İşte bunlar da kendi kısa akıllarınca böyle garip bir politika güdüyorlar. Zavallılar umduğunuz şey bende yok. Hele hastalık dibine darı ekti.

Beşinci Sahne

REFİ EFENDİ, KILAVUZ KADIN, AYŞE KADIN, SELİME, ANİKA

REFİ EFENDİ: (hizmetçilere işaretle) Hanımla bizi yalnız bırakınız.

AYŞE KADIN: Ben bu misafirden bir şey anlayamadım. Bu âdeta kılavuz kadına benziyor.