реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – Hazan Bülbülü (страница 2)

18

SELİME: (haykırarak) Kuru iftira diye işte buna derler!

ANİKA: İftira mı? Üfürükçülere yazdırttığın o kâğıt parçalarını ıslatıp ıslatıp suyunu hasta adamcağıza içirmedin mi? Bu yazılı parçacıkları pencereden bahçeye attığın zaman ben gidip birer birer topladım. İşte hâlâ para çantamın içinde duruyor. (cebinden çantasını çıkarıp bir kâğıt parçası göstererek) İşte işte daha bazılarının yazıları bütün bütün silinmemiş.

SELİME: (bozularak) Ya! Acayip! Demek bu evin içinde seni casus tayin etmişler… Herkesin peşinden gezip ne yaptığını araştır demişler. Sen eski zamanki zaptiye nazırlarının konaklarında hizmetçilik ettin miydi? Ama emin ol ki acemi şaşkın bir casussun. Efendiye içirdiğim o kâğıtlı sular hastalığından şifa bulması içindi.

ANİKA: Efendinin haberi olaydı o suları içer miydi bakalım?

SELİME: Orası senin ne vazifen?

ANİKA: Niçin? Ben o efendinin ekmeğini yiyorum, parasını alıyorum, sayesinde yaşıyorum.

AYŞE KADIN: (karşıdan) Aman ya Rabbi, evin içinde neler oluyormuş da benim haberim yok! Hiç hasta adama nasıl mürekkeple yazıldığı belli olmayan kâğıtların suyu içirilir mi? Tevekkeli değil geçen akşam zavallı adamcağız öğüre öğüre bir oldu.

SELİME: (öfke ile Ayşe Kadın’a dönerek) Hele sen sus Ayşe! Senin de ne mal olduğunu herkesten âlâ bilirim! Büyücülere yazdırtıp da efendinin gecelik takkesinin tepe kapağının iki katı arasına diktiğin ufacık muşambalı muskayı oradan ben kendi elimle söküp çıkardım. Muradının ne olduğunu biliyorum. Ayşe, efendiye varmak istiyorsun ama böyle yedi bin kuruş aylıklı, hatırlı, şanlı, kelli felli bir efendiyi sana kolayca kaptırmazlar!

AYŞE KADIN: Bana kaptırmazlarsa sana hiç yutturmazlar, avcunu yala!..

SELİME: Ayşe sus! Ben senin daha çok ipliğini pazara çıkarırım. Ben şu kokona hanımın meramını anlamak istiyorum. Hoş onunki de bizimkinden başka türlü değil… Değil ama o bizden daha kurnazca davranıyor. Suda ezdiğim kâğıtları Nuruosmaniye’deki hocalardan aldığımı nereden biliyor? Demek oralara kendi de gidiyor.

ANİKA: Ben öyle büyü müyü bilmem, efendinin canı kimi isterse onu alır.

SELİME: Ya öyledir de bizim arkamızı neye kolluyorsun? Ne yaptığımızı ne gözetliyorsun?

ANİKA: Dedim ya efendinin ekmeğini yiyorum. Zavallı ihtiyara bir fenalık yapmayınız diye dikkat ediyorum.

SELİME: Kız biz efendiye ne fenalık ederiz? Musibetin zoruna bak…

ANİKA: Her türlüsünü…

SELİME: Anika… Anika… Otur oturduğun yerde! Ben iki elimi adamın ağzına sokarsam şöyle pas gibi ayırıveririm! Anladın mı? Lakırtını bil de söyle!

ANİKA: Yavaş gel kuzum! Benim ağzım eski salaşpur değil.

AYŞE KADIN: Şuna soralım bakalım: Bizim efendiye yapacağımız fenalık ne imiş?

ANİKA: Ne yapacağınızı kalbiniz biliyor ya! Bana ne soracaksınız?

AYŞE KADIN: Haçının, putunun başı için söyle, ne yapacakmışız? Bunu anlayamazsam bundan sonra ben meraktan bir yerde duramam…

ANİKA: Zaten sizin içinize felfelek taşı kaçmış… Bir yerde durup oturabiliyor musunuz? Siz bu ihtiyar efendinin ak sakalını, buruşuk yüzünü sevmiyorsunuz ya? Sizin istediğiniz başka…

AYŞE KADIN: Ne imiş? Çabuk söyle bakalım… Malını mı seviyoruz? Parasını mı çalacağız?

ANİKA: Efendi öldüğü zaman evli bulunursa karısına üç bin kuruş aylık bağlanacakmış… Bunu geçen gün hesaplıyordunuz. Efendiye varınız. O da çabuk taklağı atsın, paralara konunuz. İşte maksat bu…

SELİME: Aman ben de bir lakırtı söyleyecek sandım! Böyle kuru dırıltılarla efendiyi elimizden kapamazsın. Yağma yok! Bu kelepiri sana yutturmayız!

REFİ EFENDİ: (başını yastıktan kaldırarak) Evet yaş ilerleyince hayatın her şekli değişiyor. Yemeğin çeşidi, ne kadar olacağı, uykunun zamanı, eğlencenin çeşidi değişiyor, eşin çeşnisi bozuluyor. Kısacası her şeyin gidişatı başka şekil alıyor. Bedenin çıkardığı bazı lüzumlu şeyler azalıyor. İdrar gibi lüzumsuzları çoğalıyor. Evet, yaşamanın en büyük zevklerinden sayılan bazıları da hemen hemen sıfıra iniyor. (durma, öksürük.)

SELİME: Durunuz, durunuz! Efendi uyandı. Yine söyleniyor.

AYŞE KADIN: Efendinin ördeği nerede?

SELİME: Karyolasının altında… Ne yapacaksın?

AYŞE KADIN: İdrarım çoğaldı diyor da… (Anika’yı iterek) Maksadın efendiye varmak değil de ya niçin böyle sakız gibi kapıya yapışıyorsun? Çekil biraz da biz dinleyelim.

REFİ EFENDİ: İşte bu mahrumiyet beni bitiriyor. En çok dokunanı da bu… Horoz ölür de gözü çöplükte kalırmış derler. Bu dünyada güzel kadına doyamadım. Galiba doyamadan da gideceğim.

SELİME: Ne dedi? Anladınız mı?

AYŞE KADIN: Güzel kadın dedi. Benim için söylüyor galiba!..

SELİME: Hah hah hay, aç tavuk kendisini arpa ambarında zannedermiş!

AYŞE KADIN: (kapıdan kulağını çekip Selime’ye alaylı bir temenna ederek) Allah ömrünüze bin bereket versin. Güzel kadın diye benim için değil, senin için söylüyor yosmam… Efendiye kendimi beğendireceğim diye suratını paskala çevirmişsin. Hiç senin gibi bir güzel dururken efendi beni beğenir mi?

SELİME: Ay… Ay… Aman ay, gülecek hâlim yok! Ayşe bir kere aynanın önüne gidip de suratına baksana… Süslenmeye uğraştıkça şebeleğe dönmüşsün. O kaşındaki kazan kulbu rastıklar nedir? Efendi tabiat sahibi bir adamdır. O kaşları beğenir mi hiç?.. Kadına değil, âdeta soytarıya benzemişsin.

AYŞE KADIN: “İnsan insanın aynasıdır.” derler. Gelsinler de soytarıya hangimiz benzemiş, Allah için söylesinler.

ANİKA: Doğrusunu isterseniz ikiniz de birbirinizden maskara olmuşsunuz.

SELİME ile AYŞE: Sensin maskara! El gün kepazesi, saçlarını Nemrut Dağı gibi tepene neye kabartmışsın?

ANİKA: Şimdi moda böyle…

SELİME: Hizmetçi kısmına moda yaraşır mı hiç? Bu evin içinde bir hanım olaydı bak seni efendinin karşısında böyle gezdirir miydi?

ANİKA: Bu kapıda hepimiz hizmetçiyiz. Size yaraşıyormuş da bana niçin yaraşmıyormuş? Bu evde hanım yoksa işte sizin gibi hanım taslakları var ya!.. İşte onun yerine siz her şeye karışıyorsunuz. Hem böyle nafile telaş etmeyiniz… Efendi “güzel kadın” dediyse ne senin için söyledi ne de Ayşe Kadın için…

SELİME: Oh iki gözüm kokoroz! Senin için söyledi değil mi?

REFİ EFENDİ: Gençlik… Bu da bir rüya… Rüyaların en yaldızlısı, en parlağı, en umulanı, ömür boyunca yalnız bir kere görülebileceği için en aldatıcısı… Of, gençlik geri gelmeyecek uzak hayat noktalarının sisleri içine gömülmüş, her lahza bizden kaçan bir varlığımız… Yoklukla varlık sözlerinde mana farkı arayan mantıkçıların, ıstılahçıların bu iddialarına ben şimdi gülüyorum, işte ben varım. Fakat varlığımın geçmiş kısımları yok olmuş, yalnız beynimin hücrelerinde bıraktığı her dakika uçabilecek bir zayıf iz, şimdi beni ağlatan, hem ruhu okşayan hem yüreği yakan, tatlı acı bir hatıradan başka beni geçmiş ömrüme bağlayan başka bir şey yok… Demek ki ömür denilen şey bir masuradan boşanıp ötekine sarılan uçları bilinmeyen bir yaratılış ipliğidir. Demek ki ömrümüz her saniye ölüyor da haberimiz yok. Biz yalnız bu ölen şeylerin sonunda vereceği toplamı bekliyoruz. (Durur, sağına soluna hazin hazin bakınarak öksürür.) Şimdi bulunduğum yılların yükü altından silkinip hayatımın kırk yıl evvelki parlak ufuklarına doğru arzumun kanatlarını açabilmek için kafamın içinde bile bir ataklık, bir cesaret, daha, doğrusu, bir kuvvet kalmamış… Bana bir feylesof dostum, “Yaşlıları gençleştirmek için bir iki vasıta, daha doğrusu hayat mucizesi vardır, bunların en tesirlisi… (etrafına bakınıp elini ağzının üzerine getirerek yavaşça) ve en tesirlisi “Genç kadındır.” dedi. Genç kadın… (yanlarına ürkek ürkek göz gezdirerek yavaşça) Genç kadın… (Yorularak yastığına dayanır.)

SELİME: Ne dedi? Anlayabildiniz mi? Sanki birinin kulağına fısıldar gibi yavaş söylüyor. Bu zavallı ihtiyarın büyük bir derdi var ama biz anlayamıyoruz.

AYŞE KADIN: Benim kulaklarım alıştı. Onun en yavaş fısıltılarını anlayabiliyorum. “Genç kadın” diyor, genç… Geçen günü yine böyle genç kadın diye sayıklayıp durdu.

SELİME: Şu döşeğe yatalı bu zavallı adamın bizden başka kadın yüzü gördüğü var mı? Acaba içimizden hangimizi geçiriyor?

AYŞE KADIN: Haydi bakalım bunun için de aramızda bir kavga çıkaralım. Ben daha yirmi altısına gelmedim.

SELİME: Daha neler?.. Geçen gün imam senin nüfus tezkereni okurken yaşını hesaplamış; otuz beş dedi.

AYŞE KADIN: Dilin tutulsun karı, yavaş söyle! Belki efendinin kulağına gidiverir de sahih zanneder. İmam on beş demiş olsa bile sen hemen hasedinden otuz beşe çıkartırsın. Bilmez miyim seni kıskanç karı?

ANİKA: (bir kahkaha salıvererek) Yok… Yok… Ayşe Hanım on beş değil daha dokuz yaşındasın, aman bebeciğim…

AYŞE KADIN: Bu evde Matmazel Anika varken gencim, güzelim demek kimin ne haddine, içimizde en güzelimiz, en körpemiz o…

ANİKA: Tuhaf söylüyorsun. Burada en genci ben değilim de ya sen misin? Benim tezkere kâğıdımda yazıyor, daha yirmi beşime girmedim.

SELİME: Hay aman matmazel daha yirmi beşinde yokmuş… Daha küçül… Ayol daha küçül de seni elinden tutup mektebe götüreyim. Şurada kilise mektebine başlatayım…

REFİ EFENDİ: (Gözlerini açar, başını yastıktan kaldırır.) Genç kadın yaşlılığın başlıca devası, en tesirli iksiri imiş… Bu doğru mu acaba? Yoksa genç kadın bir ihtiyarı derleyip toplayarak öbür dünyaya göndermek için en hızlı bir vasıta mıdır? Geçmiş ömrüm içindeki bu genç kadın yüzlerinden bir tanesi hâlâ kalbimde yaşar. Kırk beş yıllık sevgi ufkumda batmak bilmez bir güneş gibi hâlâ parıl parıl gönlüme karşı nurlarını saçar. Nezihe, adını söyleyince şu hastalık saatimde bile damarlarımda bir kımıldanma, kalbimde tatlı bir çarpıntı oluyor. Bazı karanlık görüşlü feylesoflar gerçek saadeti, hayat zevkini esastan inkâra kalkışırlar. Aşk adı ne olduğunu ben senin kollarının arasında duydum. O can artıran neşeyi tattım. İşte hâlâ onun şevkinin artığıyla yaşıyorum. Evet, itiraf ederim. Çabuk kaybolan bir saadet, kısa bir zevk, işte bakınız, şu acıklı zamanımda hatırlanan bir dakikası, bana yine bir koca saadet dünyası bağışlıyor. Nurdan yaratılmış sanılan o saf alnının altını süsleyen o kavisli, ince, samur kaşların, sık uzun kirpiklerin gölgesi altında baygın duran o ela gözlerin, evet işte dağınık kumral saçlarınla çerçevelenen güzel yüzün tamamıyla gözümün önüne geldi. Ruhumun gözleriyle bu tatlı hayali saatlarce seyretmeye doyamam. Bu hayal en tesirli iksirlerden çok bana ilaç oluyor.