Гюстав Флобер – Bir Delikanlının Hikâyesi (страница 8)
Arnoux, Frédéric’e doğru dönerek “Her zamanki gibi yine iyisiniz ya?” dedi. Vereceği karşılığı beklemeden, alçak sesle Hussonnet’ye, “Arkadaşınızın adı ne?” diye sordu. Sonra yüksek sesle, “Dosya rafının üstündeki kutudan yaprak sigarası alsanıza.” dedi.
Paris’in ta göbeğinde bulunan Art Industriel rahat bir buluşma yeriydi, birbirini çekememelerin en içli dışlı olduğu tarafsız bir alandı. O gün orada bulunanlar arasında, kral portreleri yapan Antenor Braive, Cezayir Savaşları desenleriyle popüler olmaya başlayan Jules Burrieu, Karikatürcü Sombaz, Heykeltıraş Vourdat ve daha başkaları da vardı. Ama hiçbiri de öğrencinin önceden edinilmiş kanaatlerine karşılık vermemişti. Hepsi de tavırları sade, serbest konuşan insanlardı. Mistik Lovarias açık saçık bir hikâye anlatmaya başladı; Doğu manzaralarını icat eden mahut Dittmer, yeleğinin altına makine örgüsü bir gömlek giymişti, “Yine geleceğim.” diyerek omnibüse bindi, gitti.
Önce eskiden modellik eden Apollonie adlı bir kadından laf açıldı. Burrieu onu dört atlı bir arabada bulvardan geçerken gördüğünü iddia ediyordu. Hussonnet bu değişiklikte birkaç besleyicinin parmağı olduğunu izah etti.
“Bu çapkın, Paris orospularını nasıl da tanıyor!” dedi Arnoux.
Bohem, Napolyon’a matarasını uzatan humbaracı gibi, askerce bir selam vererek “Sizden bize sıra kalırsa haşmetlim.” diye karşılık verdi.
Sonra, Apollonie’nin başını gösteren birkaç tablo üzerinde tartışıldı. Orada bulunmayan meslektaşlar tenkit edildi. Eserlerinin bu kadar az para etmesine hepsi de şaşıyordu, hepsi de hiç iyi kazanamadıklarından sızlandıkları bir sırada, orta boylu, frakı tek düğme ile ilikli, gözleri canlı, az buçuk kaçık bir adam içeri girdi.
“Bütün burjuvalar buraya toplanmışsınız yahu!” dedi. “Ne oluyorsunuz, Allah aşkına! Şaheserler döktüren eskilerin parada gözü mü vardı? Corregio, Murillo…”
“Pellerin’i de katın.” dedi Sombaz.
Ama bu sözlerin altında saklı olan hicvi anlamayıp öyle dehşet bir söylev çekmekte devam etti ki Arnoux iki kere, “Karım perşembe günü sizi görmek istiyor. Unutmayın!..” diye tekrarlamak zorunda kaldı.
Bu sözler Madam Arnoux’yu Frédéric’in aklına getirdi. Evine, herhâlde divanın yanındaki küçük odadan geçilecek. Arnoux, mendil almak için demincek bu kapıyı açmış, Frédéric’in gözüne dipteki lavabo ilişmişti. Ama şöminenin yanından homurtuya benzer bir ses geldi; koltukta oturmuş, gazete okuyan adamdı bu sesi çıkaran. Beş ayak dokuz pus3 boyundaydı, göz kapakları biraz devrikti, saçları kırçıldı, heybetli bir hâli vardı, adı da Regimbart.
“Vatandaş ne o yine?” dedi Arnoux.
“Hükûmetin yeni bir alçaklığı daha!”
Bir okul öğretmeni işinden çıkarılmış. Pellerin, Michel-Angelo ile Shakespeare arasında bulduğu benzerliği yine anlatmaya başladı. Dittmer gidiyordu. Arnoux yakalayıp avucuna iki banka kaymesi sıkıştırdı. O zaman, Hussonnet fırsatı ganimet bilip “Sevgili patronum, bana da avans vermez misiniz?” dedi.
Ama Arnoux tekrar yerine oturmuş, pis kılıklı, mavi gözlüklü bir ihtiyara çıkışıyordu:
“Aa! Amma da yaptınız ha, Isaac Baba! Bakın, üç eserinizin üçü de gözden düştü, mahvoldu! El âlem benimle alay ediyor! Herkes bunları tanıdı bir kere! Ne yapayım istiyorsunuz? Kaliforniya’ya mı göndereyim yani? Haydi, susun Allah aşkına!”
Bu adamcağızın marifeti bu tabloların altına eski ustaların imzalarını atmaktı. Arnoux para vermek istemiyordu; ihtiyarı tersleyerek başından savdı. Sonra edasını değiştirerek nişanı olan, kurum satan, favorili ve beyaz kravatlı bir bayı selamladı.
Dirseğini pencerenin sürgü koluna dayayıp tatlı görünen yapmacık bir eda takınarak onunla uzun uzun konuştu. Sonunda patladı:
“Şükür, simsardan yana sıkıntı çektiğim yok, Kont Hazretleri!”
Beyzade razı olunca Arnoux yirmi beş altın verip hesabını ödedi, çıkar çıkmaz hemen ardından “Bu büyük beyzadeler ne sırnaşık şeyler!” dedi.
“Hepsi de sefil takımı!” diye Regimbart mırıldandı.
Saat ilerledikçe Arnoux’nun uğraşmaları da artıyordu; makaleleri sınıf sınıf ayırıyor, mektupları açıyor, hesapları sırasıyla yazıyordu; mağazadan gelen çekiç seslerini duyunca ambalajlara bakmak için çıkıyor, sonra gelip yine işine dalıyordu. Bir taraftan yazı yazarken bir taraftan da edilen şakalara karşılık yetiştiriyordu. Bu akşam avukatının evinde yemek yiyecek, ertesi gün Belçika’ya gitmek için yola çıkacaktı.
Ötekiler günlük olaylar, Cherubini’nin portresi, Güzel Sanatlar Salonu, yakında açılacak sergi üzerinde konuşuyorlardı. Pellerin Institut’ye ateş püskürüyordu. Dedikodular, tartışmalar almış yürümüştü. Tavanı basık olan oda o kadar doluydu ki kıpırdayacak yer yoktu. Pembe mumların aydınlığı sigara dumanları içinden, sis içindeki güneş ışınları gibi süzülüyordu.
Divanın yanındaki kapı açıldı; ince, uzun bir kadın kara canfes elbisesi üstündeki saatinin bütün küçük ziynetlerini çın çın öttüren sert hareketlerle içeri girdi.
Geçen yaz Palais-Royal Tiyatrosu’nda görülen kadındı bu. Birkaç kişi, adını söyleyerek onunla el sıkıştı. Hussonnet zar zor bir elli frank koparmıştı; saat yediyi çaldı, herkes çekilip gitti.
Arnoux, Pellerin’e kalmasını söyledi ve Matmazel Vatnaz’ı küçük odaya götürdü.
Frédéric ne konuştuklarını işitemiyordu, fısıldaşıyorlardı çünkü. Bununla beraber, kadının sesi yükseldi:
“İş biteli altı ay oluyor, ben hâlâ bekliyorum.”
Uzun süren bir sessizlik oldu, Matmazel Vatnaz tekrar göründü. Arnoux yine ona bir şeyler söz vermişti.
“Oh! Oh! Göreceğiz, bakalım!”
“Allah’a ısmarladık, mutlu erkek!” dedi giderken.
Arnoux telaşla yine küçük odaya girdi, bıyıklarına kozmetik sürdü, pantolonun subyelerini germek için askılarını çekip düzeltti. Ellerini yıkarken de “Bana her biri iki yüz elli franga, Roucher biçiminde iki kapı pervazı üstü dekorasyonu lazım olacak, anlaşıldı mı?” dedi.
“Olur.” dedi sanatçı, yüzü kızarmıştı.
“Pekâlâ… Karımı da unutmayın.”
Frédéric, Poissionière dış mahallesinin üst başına kadar Pellerin’e yoldaşlık etti, ara sıra gelip kendini görmesine müsaade etmesini rica etti. Bu müsaade güler yüzle bağışlandı.
Pellerin gerçek güzellik nazariyesini bulmak için bütün estetik kitaplarını okurdu; bu nazariyeyi bulduğu gün şaheserler yaratacağına inanırdı. Desen, alçı model, gravür gibi akla gelebilecek bütün yardımcı şeyleri etrafına toplamıştı; araştırır, kendi kendini yerdi; kabahati zamaneye, sinirlerine, atölyesine bulur, ilhamla karşılaşmak için sokağa çıkar, bulacağım diye ürpermeler geçirirdi; sonra, başladığı eseri yüzüstü bırakır, herhâlde daha güzel olacak bir yenisine başlardı. Böylece, şan ve şeref hırsıyla yanıp tutuşarak, bütün günlerini tartışmalarla geçirip saçma sapan şeylere, sistemlere, tenkitlere, sanat konusunda bir reforma veya bir düzene inandığından, elli yaşına geldiği hâlde hâlâ ortaya birkaç taslaktan başka bir şey çıkaramamıştı. Sarsılmaz gururu kendisini cesaretsizliğe düşmekten koruyordu, ama her zaman sinirliydi ve komedyenlerde görülen o hem tabii hem de yapmacık coşkunluk içindeydi.
Evine girince iki tablo insanın gözüne çarpardı; bu tablolarını ötesine berisine serpiştirilmiş renkler beyaz bez üzerinde kahverengi, kırmızı, mavi birtakım lekeler gibi görünürdü. Bunların üzerine tebeşirle çizilmiş bir sürü çizgiler, bir ağın düğüm üstüne düğüm vurulmuş iplikleri gibi uzar giderdi. Pellerin bu iki tablonun konusunu, tamamlanmamış yerlerini parmağı ile göstererek izah etti. Bunlardan biri Buhtunnasr’ın çılgınlığını, öteki de Neron tarafından Roma’nın yakılışını anlatıyormuş. Frédéric bu tablolara hayran kaldı.
Saçı başı dağınık kadın resimlerini, fırtınalı bir havada yan yatmış ağaç gövdelerini gösteren peyzajları, en çok da asıllarını görmediği Callot, Rembrandt veya Goya’yı hatırlatan, kalemle çiziktiriliverilmiş şeyleri hayran hayran seyretti. Gençliğinde yaptığı bu şeylere Pellerin artık değer vermiyormuş gibi, gözü büyük şeylerdeymiş gibi, Phidias ve Winckelmann üstünde bir söylevci edasıyla nazariyeci gibi konuştu. Etrafındaki şeyler sözlerinin kuvvetini arttırıyordu: Bir dua iskemlesi üstünde bir ölü başı, birkaç yatağan, bir keşiş elbisesi görünüyordu. Frédéric bu elbiseyi giydi.
Erken geldiği zamanlar, Pellerin’i bir yorgan parçası altında portatif karyolasında yatar bulurdu. Çünkü hiç tiyatroları kaçırmayan sanatçı, geceleri geç yatardı. Ev işini üstü başı partal bir kadın görürdü, yemeğini bir koltuk meyhanesinde4 ucuza yerdi, metressiz yaşardı. Derme çatma olan bilgileri, aykırı sözlerini eğlendirici hâle getirirdi. Bayağılığa ve burjuvaya karşı nefreti, yüce bir lirizmi olan acı alaylarla dolup taşardı; ustalara öyle dinî bir saygı gösterirdi ki bu saygı âdeta onu bunların seviyesine yükseltirdi.
Ama niçin hiç Madam Arnoux’nun sözünü etmiyordu? Kocasının lafı açılınca bir defa bakarsınız ona iyi oğlan, başka bir defa da şarlatan derdi. Frédéric onun kendisine açılmasını bekliyordu.
Bir gün, Pellerin’in resimlerini karıştırırken Bohem bir kadın portresini Matmazel Vatnaz’a benzetir gibi oldu; bu kadınla ilgilendiğinden durumunu öğrenmek istedi.
Pellerin’in bildiğine göre, bu kadın önce taşrada öğretmenlik etmiş; şimdi de ders veriyor, küçük dergilere yazılar yazıyormuş.
Arnoux ile olan tutumuna bakarak Frédéric bu hanım onun metresidir, diye düşünmüştü.