Гюстав Флобер – Bir Delikanlının Hikâyesi (страница 10)
“İçine kadın mektuplarını koyduğunuz defter mi?” dedi Arnoux.
Frédéric, bir genç kız gibi kızarmak suretiyle, kendini böyle bir düşünceye karşı savundu.
“Öyleyse şiirlerinizi koyduğunuz defter olacak?” diye tacir karşılık verdi.
Masanın üstüne yayılmış olan afiş örneklerini evirip çeviriyor; şeklini, rengini, kenar çerçevesini tartışıyordu. Frédéric ise onun bu düşünceli hâline, en çok da afişler üstünde dolaşan düz yassı tırnaklı, biraz yumuşakça kaba ellerine gittikçe daha çok sinirlendiğini duyuyordu. Nihayet Arnoux kalktı, “Tamam oldu!” diyerek sırnaşık bir tavırla çenesini okşadı. Bu teklifsizlik Frédéric’in hoşuna gitmedi, geri çekildi; sonra yazıhaneden, buraya bu son gelişim olsun, düşüncesiyle çıkıp gitti. Kocasının bu bayağılığı yüzünden sanki Madam Arnoux da gözünden düşmüştü.
O hafta Deslauriers’den, gelecek perşembe Paris’te olacağını bildiren bir mektup aldı. O zaman, kendini bütün kuvvetiyle bu çok sağlam, bu çok yüksek sevgiye verdi. Böyle bir erkeği hiçbir kadına değişmezdi. Artık Regimbart’a, Pellerin’e, Hussonnet’ye, hiç kimseye ihtiyacı yoktu! Dostunu rahat ettirmek için demir bir karyola, ikinci bir koltuk satın aldı; yatak takımını ikiye ayırdı. Perşembe günü, tam Deslauriers’yi karşılamaya gitmek için giyindiği sırada kapının zili çaldı, Arnoux içeri girdi.
“Bir çift söz söyleyip gideceğim! Dün, Cenevre’den bana güzel bir alabalık göndermişler. Bu akşam tam saat yedide sizi yemeğe bekliyoruz. Choiseul Sokağı, No: 24 mükerrer. Unutmayın!”
Frédéric oturmak zorunda kaldı. Dizlerinin bağı çözülüvermişti. “Hele şükür! Hele şükür!” diye tekrarlıyordu kendi kendine; sonra terzisine, şapkacısına, kunduracısına birer pusula yazdı; üçünü de ayrı ayrı uşaklara vererek gönderdi.
Kilidin içinde anahtar döndü, kapıcı omzunda bir bavulla göründü. Frédéric, Deslauriers’yi karşısında görünce zina ederken kocası tarafından basılmış bir kadın gibi titremeye başladı.
“Nedir bu senin yaptığın?” dedi Deslauriers. “Mektubumu almışsındır herhâlde.”
Frédéric kendinde yalan söyleyecek kuvveti bulamadı.
Kollarını açıp dostunun kucağına atıldı.
Sonra, kâtip başından geçenleri anlattı. Babası, on yıl geçerse vasilik hesapları zaman aşımına uğrar düşüncesiyle, bu hesapları vermek istememiş. Ama Deslauriers muhakeme usulü kanununu iyi bildiğinden annesinin tam yedi bin frank tutan mirasını nihayet çatır çatır almış; bu para şimdi yanında, eski bir cüzdanın içindeymiş.
“Bir kenarda dursun, kara günde lazım olur; yarın sabah ilk işim bu parayı bir yere yatırmak, kendime başımı sokacak bir oda bulmak. Bugün tam bir tatil yapıyorum dostum, tamamıyla seninleyim.”
“Yoo! Sen keyfine bak!” dedi Frédéric. “Eğer bu akşam görülecek önemli birkaç…”
“Vay! Demek beni bir sefil parçası gibi başından savacaksın.”
Gelişigüzel söylenmiş bu söz, hakaret dolu bir ima gibi Frédéric’in kalbine saplandı.
Kapıcı getirdiği külbastıları, elmasiyeyi, ıstakozu, yemişi ve iki şişe Bordeaux şarabını ocağın yanındaki masanın üstüne koymuştu. Böyle iyi karşılanmadan duygulanan Deslauriers, “Vallahi, beni kral ağırlar gibi ağırlıyorsun!” dedi.
Geçmiş günler, gelecek günler üstünde konuştular, ara sıra, bir dakika sevgi ile bakışıp masanın üstünden birbirlerinin elini tutuyorlardı. Ama uşağın biri yeni bir şapka getirdi. Deslauriers, bir bakışta, şapkanın ne kadar göz alıcı olduğunu fark etti.
Sonra, terzinin kendisi gelip ütülediği elbiseyi getirdi.
“Neredeyse evleneceğine inanasım geliyor.” dedi Deslauriers.
Bir saat sonra üçüncü bir adam çıkageldi, büyük kara bir çantanın içinden cilalı, pırıl pırıl parlayan bir çift bot çıkardı. Frédéric denemek için botları ayağına giymekle uğraştığı sırada, kunduracı taşralının kunduralarına sinsi sinsi alay ederek bakıyordu.
“Bayın bir şeye ihtiyacı yok mu?”
Kâtip bağcıklı eski kunduralarını iskemlenin altına sürerken “Teşekkür ederim.” diye karşılık verdi.
Bu küçülme Frédéric’in canını sıktı. Derdini bir türlü söyleyemiyordu. Nihayet aklına bir şey gelmiş gibi “Hay Allah, az daha unutuyordum!” diye bağırdı.
“Ne o?”
“Bu akşam şehirde yemeğe davetliyim.”
“Dambreuse’lere mi? Niçin mektuplarında hiç bunun sözünü etmedin?”
Dambreuse’lere değil, Arnoux’lara davetliydi.
“Haber verseydin bir gün sonra gelirdim.” dedi Deslauriers.
Frédéric “Haber veremezdim!” diye sertçe karşılık verdi. “Ancak bu sabah davet ettiler, biraz önce.”
Kabahatini örtmek ve dostunun gönlünü almak için bavulunun karışık iplerini çözdü, eşyalarını dolaba yerleştirdi, yatağını ona verip kendisi küçük sandık odasında yatmak istiyordu. Saat dörtten sonra hazırlanmaya başladı.
“Daha çok vaktin var!” dedi öteki.
Sonra, giyinip çekti gitti. Deslauriers,
Frédéric’in kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki merdivende birkaç defa durdu. Aksi gibi, eldivenlerinden biri de yırtıldı. Yırtık yeri gömleğinin yeni altına sokuşturduğu bir sırada, arkasından çıkan Arnoux kolundan tutup onu eve soktu.
Çin üslubunda döşenmiş olan bekleme odasının tavanında renkli bir fener, köşelerde hezarenler vardı. Salonu geçerken Frédéric’in ayağı bir kaplan postuna takıldı, sendeledi. Buranın daha ışıkları yakılmamıştı, ama dipteki oturma odasında iki lamba yanıyordu.
Matmazel Marthe annesinin giyinmekte olduğunu söylemeye geldi. Arnoux kızını kaldırıp öptü; sonra mahzene inip kendi eliyle birkaç şişe şarap seçmek için Frédéric’i çocukla baş başa bıraktı.
Matmazel Marthe, Montereau yolculuğundan beri epey büyümüştü. Kumral saçları uzun, kıvırcık halkalar hâlinde çıplak kollarına dökülüyordu. Bir dansözün etekliğinden daha kabarık olan elbisesinden pembe baldırları görünüyor, güzel olan bütün vücudu bir çiçek demeti gibi taze taze kokuyordu. Bayın iltifatlarını nazlı edalarla karşıladı, koltukların, kanepelerin arasından süzülüp bir kedi gibi gözden kayboldu.
Frédéric artık hiçbir heyecan duymuyordu. Lambaların kâğıttan dantela ile örtülü fanusları, etrafa süt beyazı ve mor saten kaplı duvarların rengini yumuşatan bir ışık saçıyordu. Ocağın kocaman bir yelpazeyi andıran korkuluk çubukları arasından şöminedeki kömürler görünüyordu. Saatin önünde çengel ve halkaları gümüşten bir çekmece duruyordu. Öteye beriye atılmış şeyler göze çarpıyordu: İki kişilik küçük bir kanepenin üstünde bir bebek, bir iskemlenin arkalığında bir atkı, nakış masasının üstünde uçları aşağı doğru sarkmış iki fildişi şiş sokulu bir yün örgü… Her şeyiyle asude, kibar ve içli dışlı bir yerdi burası.
Arnoux içeri girdi; öteki kapıdan da Madam Arnoux göründü. Etrafı karanlık olduğundan Frédéric önce ancak yüzünü seçebildi. Siyah kadifeden bir elbise giymişti; saçlarını tarağına dolayıp sol omzuna dökülen kırmızı ipekten Cezayir işi uzun bir filenin içine toplamıştı.
Arnoux, Frédéric’i tanıttı.
“Aa! Mösyöyü gayet iyi tanıyorum!” diye karşılık verdi Madam Arnoux.
Sonra, davetliler sözleşmiş gibi hepsi de aynı zamanda geldi; Dittmer, Lovarias, Burrieu, Besteci Rosenwald, Şair Theophile Lorris, Hussonnet’nin meslektaşı iki sanat tenkitçisi, bir kâğıt fabrikatörü, bir de seksen yaşını ve koca göbeğini anıyla şanıyla gürbüzce taşıyan büyük resmin son temsilcisi ünlü Pierre-Paul Meinsius.
Yemek odasına geçilirken Madam Arnoux onun koluna girdi. Sofrada Pellerin’in yeri boş duruyordu. Arnoux bu adamı hem sömürür hem severdi. Zaten zehir dilinden ödü kopardı; o kadar ki yumuşatmak için resmini mübalağalı övgülerle Art Industriel’de basmıştı. Paradan çok şöhret düşkünü olan Pellerin de saat sekize doğru soluk soluğa çıkageldi. Frédéric, bunlar barışalı çok olmuş sandı.
Davetliler, yemekler, her şey hoşuna gitmişti. Yemek odası, bir Orta Çağ konuşma odası gibi, meşin kaplıydı; bir uzun tütün çubuğu dizisinin karşısında Hollanda yapısı bir raf dikilmişti; sofranın üstündeki türlü renkte Bohemya işi bardaklar; çiçekler ve meyveler ortasında, bir bahçedeymiş gibi aydınlık saçıyordu.
Frédéric on türlü hardaldan hangisini seçeceğini bilemedi. Daspachio’dan, köriden, zencefilden, Korsika karatavuklarından, Roma yufkalarından yedi; nefis lip-fraoli, tokay şaraplarından içti. Arnoux misafirlerini iyi ağırlamakla pek övünürdü. Yiyecek hatırı için posta arabaları sürücülerinin yüzüne gülerdi, kendisine salçalarından göndersinler diye büyük lokantaların aşçılarıyla yârenlik ederdi.
Frédéric’i asıl eğlendiren konuşmalar olmuştu. Yolculuk etmek duygularını Doğu’dan laf açan Dittmer tazeledi; opera üzerinde konuşan Rosenwald’ı dinlerken tiyatroyla ilgili şeylere olan merakını giderdi; Hollanda peynirinden başka bir şey yemeksizin bütün bir kışı nasıl geçirdiğini ballandıra ballandıra anlatan Hussonnet’nin neşeli konuşmasından sonra korkunç Bohem hayatı gözüne eğlenceli gibi göründü. Sonra Lovarias ile Burrieu arasında Floransa Okulu üstüne yapılan bir tartışma ona bazı şaheserleri tanıttı, ufkunu genişletti. Heyecanını güç tuttuğu bir sırada Pellerin bağırdı:
“İğrenç gerçeğinizle kafamı şişirmeyin! Gerçek de ne demekmiş? Kimi kara görür kimi mavi görür, çoğu kimse de saçma görür. Michel-Angelo’da tabiilikten eser olmadığı hâlde onun kadar kuvvetli olan yoktur! Dış gerçek kuşkusu günümüzde sanatın alçalmasına sebep olmuştur; bu gidişle sanat, dinin altındaki şiir, çıkarın altındaki politika gibi manasız bir şey olup çıkacaktır. Sanatın bize kişisel olmayan bir coşkunluk vermek amacına -evet, bu amacına-çalışmadaki gözü boyayan kurnazlıklara rağmen, cüce eserlerinizle ulaşamayacaksınız. Mesela Bassolier’nin tablolarını ele alalım: Şirindir, yosmadır, temizceciktir, ağır da değildir. Cebine koyup yolculukta da yanında götürebilirsin! Noterler böylesini yirmi bin franga satın alırlar, ama içinde beş paralık fikir yoktur, oysa fikir olmayınca büyüklük olmaz; büyük olmayan güzel, güzel değildir. Olimpos bir dağdır, ehramlar her zaman en başı dik anıt olarak kalacaktır. Bolluk ve taşkınlık zevkten, çöl bir yaya kaldırımından, bir vahşi bir berberden daha değerlidir.”