18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Гюстав Флобер – Bir Delikanlının Hikâyesi (страница 12)

18

“Tamam!” dedi Senecal. “Fransız İnkılabı’nın öncüsü olarak ona hayranım.”

“Aman! İnkılap da ne sanat ya! Tarih hiç bu kadar acınacak bir devir görmemiştir!”

“Bu kadar büyük bir devir görmemiştir, bay.”

Pellerin kollarını kavuşturup Senecal’in yüzüne baktı.

“Ünlü bir gard nasyonal gibi bakıyorsunuz!” dedi.

Tartışmalara alışkın olan muarızı “Hiç de bir gard nasyonal hâlim yok, hem siz ondan ne kadar nefret ederseniz ben de o kadar ederim.” diye karşılık verdi. “Ama böyle prensiplerle halkın ahlakını bozuyorlar! Hükûmet de işini biliyor ya! Bunun gibi bir sürü maskara ile suç ortaklığı etmese bu kadar kuvvetli olabilir miydi?”

Ressam tablo tacirini savunmaya kalkıştı; Senecal’in fikirleri kendisini çileden çıkarmıştı çünkü. Hatta Jacques Arnoux’nun altın gibi bir kalbi olduğunu, dostlarına karşı vefalı davrandığını, karısını sevdiğini söylemeye kadar vardı.

“Ya! Ya! İyi bir para veren olsa modellik etmekten bile çekinmez.”

Frédéric’in benzi sapsarı kesildi.

“Size bir haksızlık mı etti yoksa bayım?”

“Bana mı? Yoo! Kendisini bir dostumla beraber kahvede topu topu bir kere görmüşlüğüm var.”

Senecal doğru söylüyordu. Ama her gün Art Industriel reklamlarıyla sinirleri bozuluyordu. Onca, Arnoux, demokrasi için uğursuz saydığı bir âlemin temsilcisiydi. Kendisi sıkı cumhuriyetçi olduğu için bütün incelikleri, kibarlıkları ahlak bozukluğu sayıyordu; zaten eğilmek bilmez bir dürüstlüğü olduğundan nezaket göstermeye de ihtiyacı yoktu.

Konuşmaya tekrar başlanması zorlaştı. Ressam hemen bir randevusu olduğunu hatırladı, müzakerecinin öğrencileri aklına geldi. Bunlar çıkıp gidince uzun bir sessizlikten sonra Deslauriers, Arnoux üzerine türlü türlü sorular sordu.

“İleride beni onunla tanıştırırsın, değil mi dostum?”

“Tabii.” dedi Frédéric.

Sonra, yerleşme işlerini düşündüler. Deslauriers bir dava vekilinin yanında kolaylıkla ikinci kâtiplik işi bulmuş, Hukuk Okuluna yazılmış, lüzumlu kitapları satın almıştı. Hayallerinde kurdukları hayat başladı.

Gençliklerinin güzelliği sayesinde bu hayat şirinleşti. Deslauriers hiç para lafı etmediğinden Frédéric de bu konuyu açmadı. Bütün masrafları görüyor, dolabı düzeltip yerleştiriyor, ev işleriyle uğraşıyordu; ama kapıcıya ağzının payını vermek gerekti mi kâtip bu işi üzerine alıyor, kolejde olduğu gibi o eski koruyucu ve ağabey rolüne yine devam ediyordu.

Bütün günü ayrı geçiriyor, akşam buluşuyorlardı; ikisi de ocağın başındaki yerlerine oturup kendi işleriyle uğraşıyorlardı. İşlerini bırakmakta da gecikmiyorlardı. Birbirlerine dertlerini söylüyor, hiç yoktan neşeleniyor, bazen de is çıkaran lamba veya kaybolmuş bir kitap yüzünden kavga ediyor, bir dakika süren kızgınlıklarını gülüşmeler yatıştırıyordu.

Sandık odasının kapısı açık durduğundan, yatağa yatınca uzaktan uzağa konuşurlardı.

Sabahleyin, taraçada gömlekle gezinirlerdi; güneş doğmuştur, nehrin üstünden hafif bir sis geçmektedir; yandaki çiçek pazarının şamatası duyulurdu. Adamların pipolarından çıkan dumanlar uykudan hâlâ şiş gözlerine serinlik veren havanın içinde halka halka dalgalanırdı. Bu havayı ciğerlerine çekerken yüreklerine engin bir umut serpildiğini duyarlardı.

Pazar günü, hava yağmurlu değilse birlikte çıkarlar, caddelerde kol kola yürürlerdi. Hemen her zaman ikisi de aynı şeyi düşünür veya yanlarından gelip geçenlere bakmadan konuşurlardı. Deslauriers’nin zenginlikte gözü vardı; zengin oldun mu insanlara sözünü geçirebilirdin. Emrindeki üç kâtiple, herkesi harekete getirecek, etrafı velveleye verecek, haftada bir kere de büyük bir siyasi ziyafet çekecekti. Frédéric ise İspanya Araplarının sarayları gibi bir saray döşeyecek, kaşmir kaplı sedirlere uzanıp fıskiyelerin şırıltısını dinleyecek, kendisine zenci uşaklar hizmet edecekti. Bu hayal edilen şeyler öyle elle tutulacak kadar canlı hâle gelirdi ki sanki bunlar zaten varmış da kaybetmişler gibi üzülürlerdi.

“Hep bunları konuşmanın ne faydası var, hiçbirini elimize geçiremeyecek olduktan sonra!..” derdi.

Deslauriers “Kim bilir?” diye karşılık verirdi.

Demokrat fikirleri olduğunu bile bile, Deslauriers’yi Dambreuse’lere götürmeye zorluyor, Deslauriers ise itiraz ediyordu.

“Aman, sen git! Seni davet ederler!”

Mart ayının ortasına doğru, oldukça kabarık hesap pusulaları arasında akşam yemeklerini getiren lokantacının pusulası da geldi. Bu hesapları ödemeye yetecek parası olmadığından Frédéric, Deslauriers’den yüz ekü borç istedi. On beş gün sonra bir daha borç isteyince kâtip, Arnoux’nun dükkânında çok masrafa girdiği için dostuna söylendi.

Gerçekten Frédéric hesapsız hareket ediyordu. Bir Venedik, bir Napoli, bir İstanbul manzarası üç duvarın ortalarını kaplamıştı. Ötede beride Alfred de Dreux’nün binicilikle ilgili konuları, şöminenin üstünde Pradier’nin bir grubu, piyanonun üstünde Art Industriel dergisinin çeşitli sayıları, köşelere atılmış resim kartonları odayı öyle tıklım tıklım doldurmuştu ki kitap koyacak, adım atacak yer kalmamıştı. Frédéric resme çalışmak için bütün bunların kendisine lazım olduğunu iddia ediyordu.

Pellerin’in yanında çalışırdı. Ama gazetelerde lafı edilir diye her cenazede, olayda hazır bulunmayı âdet edinen Pellerin sık sık sokağa çıkardı. Frédéric ise saatlerce atölyede yalnız kalırdı. Farelerin koşuşmasından başka ses işitilmeyen bu büyük odanın sakinliği, tavandan dökülen aydınlık, sobanın yanarken gürül gürül edişine varıncaya kadar her şey, önce onu bir aydının huzuru içine atardı. Sonra çalıştığı eserden ayrılan gözleri duvarın sıyrıklarında, etajerin bibloları arasında, üstlerinde kadife parçaları gibi toz birikmiş heykel gövdelerinde dolaşır ve ormanın içinde kaybolmuş, dönüp dolaşıp yine aynı yere gelen bir yolcu gibi, her düşüncenin altında durmadan Madam Arnoux’nun hatırasını bulurdu.

Evine gitmek için kendi kendine gün tayin ederdi; ikinci kata çıkıp kapısı önüne gelince çıngırağı çalayım mı, çalmayayım mı diye düşünürdü. İçeriden ayak sesleri gelir, kapı açılırdı: “Madam sokağa çıktı.” Yüreğinin üstünden bir yük kalkmış gibi, bir kurtuluş olurdu bu.

Bununla beraber, Madam Arnoux ile karşılaştı. İlk defasında yanında üç hanım vardı. Bir başka gün, öğleden sonra Matmazel Marthe’ın yazı öğretmeni çıkageldi. Madam Arnoux’nun kabul ettiği erkekler hiç kendisini ziyarete gelmemişlerdi. Saygı gösterip bir daha eve gitmedi.

Ama perşembe ziyaretlerine çağrılsın diye, her çarşamba Art Industriel’e gitmekten de geri kalmadı. Bir gravüre bakar, bir gazeteye göz gezdirir gibi yaparak orada herkesten, hatta Regimbart’dan bile uzun kalırdı. Nihayet Arnoux “Yarın akşam boş musunuz?” deyince daha cümlesini bitirmeden daveti kabul ederdi. Arnoux, Frédéric’i sever gibiydi. Delikanlıya şaraptan anlamak sanatını, punç yapmasını, bıldırcın yemeği pişirmesini öğretti. Madam Arnoux ile ilgili her şeyi, mobilyalarını, hizmetçisini, evini, sokağını sevdiğinden Frédéric, Arnoux’nun verdiği öğütleri bir bir tutardı.

O bu ziyafetlerde hiç konuşmaz, Madam Arnoux’yu seyre dalardı. Şakağında küçük bir beni vardı. Kurdeleleri saçlarından daha karaydı, kıyıları her zaman biraz nemli gibiydi. Ara sıra yalnız iki parmağı ile bunları okşardı. Frédéric tırnaklarının ayrı ayrı şekillerini bilir, kapıların yanından geçerken ipek elbisesinin hışırtısını işitmeye bayılır, mendilini gizli gizli koklardı. Tarağı, eldivenleri, yüzükleri onca, sanat eserleri gibi önemli, âdeta insan gibi canlı, özel şeylerdi. Bunların hepsi onu duygulandırır, sevgisini arttırırdı.

Aşkını Deslauriers’den saklayamamıştı. Madam Arnoux’nun evinden döndüğü geceler, onun lafını etmek için dostunu mahsus uyandırırdı.

Sandık odasında musluğun yanında yatan Deslauriers uzun uzun esnerdi. Frédéric yatağının ayak ucuna oturur, sonra kiminde küçümseme kiminde sevgi gördüğü incir çekirdeğini doldurmayan bir sürü şey anlatırdı. Mesela bir defasında, Madam Arnoux onun koluna girmemiş, Dittmer’in koluna girmiş, Frédéric de buna üzülmüş.

“Aa! Budala mısın? Üzülecek ne var bunda?”

Madam Arnoux ona “dostum” demiş.

“Öyleyse sen de neşeli ol!”

“Olamıyorum, elimde değil.” derdi Frédéric.

“Haydi, haydi, düşünme artık! Gecen hayırlı olsun.”

Deslauriers sokak tarafına döner, uyurdu. O bu aşktan bir şey anlamıyor, bu aşka gençliğin büyük bir zaafı diye bakıyordu. Frédéric, Deslauriers’nin dostluğunu yeter bulmamış olacak ki kendi arkadaşlarını da onun arkadaşlarını da haftada bir gün eve çağırmayı düşündü.

Arkadaşları cumartesi günü saat dokuza doğru geldi. Cezayir dokuması üç perde iyice çekilmişti. Bir lamba ile dört mum yanıyordu. Masanın ortasındaki içi pipo dolu bir tütün çanağı, bira şişeleri, çaydanlık, bir şişe rom ve küçük çörekler arasına uzanmıştı. Ruhun ölmezliği üstünde tartışılıyor, profesörler arasında kıyaslamalar yapılıyordu.

Bir akşam Hussonnet, kolları pek kısa bir redingot giymiş, çekingen duran, iri yarı bir delikanlı getirdi. Geçen yıl karakoldan almak istedikleri oğlandı bu.

Kavgada kaybolan dantela dosyasını ustasına geri götüremediğinden adam buna hırsızlık suçu yüklemiş, mahkemeye vermekle gözünü korkutmuş. Şimdi bir nakliyat ambarında ayak işleri görüyormuş. Hussonnet sabah bir sokağın köşesinde ona rastlamış, eve getirmiş, çünkü o minnettarlık duygusu ile “ötekini” de görmek istemiş.