18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Гюстав Флобер – Bir Delikanlının Hikâyesi (страница 13)

18

İçi hâlâ yaprak sigarası dolu olan tabakayı Frédéric’e uzattı. Bu tabakayı, kendisine geri vermek düşüncesiyle, dinî bir saygı ile saklamış.

Delikanlılar yine gelmesini söylediler. O da gelmezlik etmedi.

Hepsi de birbirlerini seviyorlardı. Önce hükûmete karşı besledikleri nefret tartışılmaz bir akide mertebesindeydi. Yalnız Martinon, Louis-Philippe’i savunmaya çalışırdı. Gazetelerde görülen, Paris’in hapishane hâline getirilmesi, Eylül kanunları, Pritchart meselesi, Lord Guizot gibi sözlerle lafı ağzına tıkılırdı; öyle ki Martinon herkesi kızdırmaktan korkup susardı. Yedi yıl kolejde okumuş, bir defacık olsun yazı cezası almamıştı; hukuk okulunda da profesörlerin gözüne girmesini bilmişti. Her zaman mastika renginde kaba bir redingot, yüzü kauçuk ayakkabı giyerdi. Ama bir gün kadifeden şal yelek giymiş, kravat bağlamış, altın köstek takmış olarak güvey kıyafetinde göründü.

Bay Dambreuse’ün evinden geldiği öğrenilince herkesin şaşkınlığı büsbütün arttı. Gerçekten Banker Dambreuse, Martinon’un babasından külliyetli odun satın almış, adamcağız oğlunu tanıtınca Dambreuse ikisini de yemeğe çağırmış.

Deslauriers “Çok mantar var mıydı? İki kapı arasında karısının beline sarıldın mı?” diye sordu.

O zaman, kadınlar üzerinde konuşulmaya başlandı. Pellerin güzel kadınlar bulunabileceğini kabul etmiyordu (Kaplanları üstün tutuyordu.). Zaten insanın dişisi estetik hiyerarşisinde aşağı bir yaratıktı.

“Özellikle sizi çeken şey, fikir olarak kadını düşüren şeydir. Memeler, saçlar demek istiyorum.”

Frédéric “Böyle olmakla beraber…” diye itiraz etti, “iri, kara gözlerle kara saçlar…”

“Söyleme! Biliyoruz!” diye Hussonnet bağırdı. “Çimen üstündeki Endülüs kızlarından, antika şeylerden bıktık artık! Neyse, şaka bertaraf! Hafifmeşrep kadın Milo Venüs’ünden daha eğlencelidir. Allah aşkınıza, Galyalı olalım, hatta becerebilirsek Regence. Su gibi aksın şarap, gülsün kadınlar! Esmerden sarışına geçmeli! Siz ne dersiniz, Dussardier Baba?”

Dussardier karşılık vermedi. Hepsi de zevkini anlamak için sıkıştırdı.

“Söyleyeyim.” dedi kızararak. “Ben hep aynı kadını sevmek isterdim.”

Bunu öyle bir tarzda söyledi ki bir an hepsi de sustu; bir kısmı saflığa şaşmış, bir kısmı da bu sözlerde kalplerinin gizli arzusunu bulmuştu.

Senecal bira bardağını pencerenin pervazına koydu, dogmatik bir eda ile “Orospuluk bir istibdat, evlenmek de bir ahlaksızlık olduğundan en iyisi ikisinden de sakınmaktır.” dedi. Deslauriers kadınlara birer gönül eğlencesi diye bakıyordu, o kadar.

Bay de Cisy’ninse kadınlardan pek gözü yılmıştı. Sofu bir büyükannenin gözü önünde büyüdüğünden, bu delikanlılarla arkadaşlığı kötü bir yer gibi cazip, Sorbonne gibi öğretici bulmuştu. Ona ders vermekten çekinilmiyor, kendisi de her seferinde kalbi sancıdığı hâlde sigara içmek istemeye varacak kadar hevesli görünüyordu. Frédéric çok üstüne düşüyordu; kravatlarının güzelliğine, paltosunun kürküne, eldiven gibi ince ve zarifliğiyle küstah gibi görünen ayakkabılarına hayrandı; arabası aşağıda, sokakta beklerdi.

Bay de Cisy’nin biraz evvel gittiği, kar da yağdığı bir akşam, Senecal onun arabacısına acımaya başladı. Sonra, sarı eldivenlere, Jokey Club’e atıp tuttu; işçiye bu baylardan daha fazla değer veriyordu.

“Hiç olmazsa ben çalışıyorum! Fakirim!”

Kızan Frédéric, nihayet dayanamayıp “Belli!” dedi.

Müzakereci onun bu sözüne pek gücendi. Ama Regimbart, Senecal’i biraz tanıdığını söyleyince Frédéric, Arnoux’nun dostuna nazik davranmak isteyerek cumartesi toplantılarına gelmesini rica etti, iki vatanseverin karşılaşması da hoş oldu.

Böyle olmakla beraber, birbirinden farklı iki insandılar.

Sivri bir kafası olan Senecal sistemlerden başka şeye değer vermezdi. Regimbart ise aksine, olayların içinde olaydan başka şeyi gözü görmezdi. Onu en çok düşündüren mesele, Rhin Nehri sınırıydı. Topçuluktan anladığını iddia eder, Polytechnique Okulunun terzisine elbise diktirirdi.

İlk geldiği gün, kendisine pasta ikram edilince “Pasta yemek kadınlara yaraşır.” diyerek ve küçümseyerek omuzlarını silkti, ondan sonraki gelişlerinde de pasta yemeye hevesli görünmedi. Yüksek fikirler ortaya atıldı mı “Aman! Ütopyaları, hayalleri bırakın.” diye mırıldanırdı. Sanat konusunda (atölyelere sık sık girip çıkmasına, ara sıra buralarda hatır için bir eskrim dersi vermesine rağmen) fikirleri hiç de yüce değildi. Bay Marrast’ın üslubunu Voltaire’in üslubuyla, Polonya üstüne “duygulu” bir şarkı yazdığı için Matmazel Vatnaz’ı Madam de Stael’le kıyaslardı. Nihayet Regimbart dırdır edip herkesi, özellikle Deslauriers’yi bıktırırdı; çünkü Vatandaş, Arnoux’nun sıkı fıkı dostuydu. Oysa kâtip, işine yarayacak kimselerle tanışmak düşüncesiyle, Arnoux’nun evine sık sık gitmeye can atıyor, “Ne zaman beni götüreceksin yahu?” diyordu. Arnoux’nun işi başından aşkınmış veya yolculuğa çıkıyormuş; sonra, zahmet edip gitmeye kalkmasın, yemek ziyafetlerine son verilmiş.

Frédéric, gerekirse dostu için canını da feda ederdi. Ama kendisi, mümkün olduğu kadar iyi görünmeye çalıştığından, kendi konuşmasına, hareketlerine ve Art Industriel’e hep eldivenle gitmeye varıncaya kadar üstüne başına çok titiz davrandığından, Deslauriers’nin eski kara elbisesiyle, savcı edasıyla ve kendini beğenmiş söylevleriyle Madam Arnoux’nun hoşuna gitmemesinden, kendisini bu kadının yanında zor duruma düşürmesinden, küçük düşürmesinden korkuyordu. Her dediğini yapmıştı. Ama bu kendisini çok rahatsız edecekti. Kâtip, Frédéric’in sözünü yerine getirmek istemediğini anlamıştı. Onun susuşu kendisine ağır bir küfür gibi geliyordu.

Deslauriers, Frédéric’e mutlaka kumanda etmek, onun gençlik ideallerine göre geliştiğini görmek isterdi. Tembelliği karşısında, bu bir söz dinlememek ve bir ihanetmiş gibi isyan ediyordu. Zaten aklı fikri hep Madam Arnoux’da olan Frédéric, sık sık kocasının lafını ediyordu. Deslauriers de bir aptallık tiki gibi her cümlenin sonunda, belki günde yüz defa Arnoux adını söyleyerek bıkkınlık vermeye başladı. Kapı vurulunca, “Girin Arnoux.” diye karşılık verirdi. Lokantada “Arnoux’nun yediği” Brie peynirinden isterdi. Geceleyin kâbus görmüş gibi yapıp “Arnoux, Arnoux!” diye gürleyerek arkadaşını uyandırırdı.

Sonunda, bir gün, Frédéric, usanıp acıklı bir sesle “Kes bu Arnoux lafını artık!” dedi.

“Katiyen!” diye kâtip karşılık verdi.

Hep o! Her yerde o! Yakıcı veya soğuk, Arnoux’nun hayali…

Frédéric yumruğunu kaldırıp, “Susacak mısın sen?” diye bağırdı. Sonra tatlılıkla ekledi:

“Beni üzen bir konu olduğunu biliyorsun bunun, pekâlâ…”

Deslauriers “Aman! Affedersin, babacan…” diye yerlere kadar eğilerek karşılık verdi. “Bundan böyle matmazelin sinirlerine saygı gösteririz. Bir kere daha affet! Bin kere özür dilerim.”

Böylece şaka sona ermiş oldu. Ama üç hafta sonra bir akşam Frédéric’e “Bana bak, biraz evvel Madam Arnoux’yu gördüm.” dedi.

“Nerede?”

“Dava Vekili Balandard’la beraber Adliye Sarayında. Orta boylu, esmer bir kadın değil mi bu?”

Frédéric başı ile “evet” dedi. Deslauriers lafı açsın bekliyordu. En küçük bir hayranlık üzerine bütün içini dökecekti. Deslauriers’yi sevmeye tamamıyla hazırdı; oysa öteki hep susuyordu; nihayet dayanamayıp ilgisiz bir eda ile Madam Arnoux üstündeki düşüncelerini sordu.

Deslauriers “olağanüstü hiçbir şeyi olmamakla beraber, oldukça iyi” bulmuştu.

“Ya, öyle mi?” dedi Frédéric.

İkinci imtihan devresi olan ağustos ayı gelip çattı. Öğrencilerin dediklerine göre, dersleri hazırlamak için on beş gün yeterdi. Frédéric’in kendine güveni vardı. Muhakeme Usulleri Kanunu’nun ilk dört bölümünü, Ceza Kanunu’nun ilk üç bölümünü, cinayet soruşturmasının birçok parçalarını ve Medeni Kanun’un Poncelet’nin şerhleriyle beraber bir bölümünü hemen yuttu. İmtihandan bir gün önce Deslauriers onu sabaha kadar müzakere etti; son bir çeyrek saatten de faydalanmak için yürürken kaldırımda sorular sormayı sürdürdü.

Birçok imtihanlar aynı zamanda yapıldığından avluda büyük bir kalabalık vardı, Hussonnet ile Cisy de kalabalığın arasındaydı. Herkes arkadaşlarının imtihanlarında olsun bulunmak istiyordu. Frédéric giyilmesi âdet olan kara cübbeyi sırtına geçirdi, sonra peşinden gelen kalabalıkla ve üç başka öğrenci ile perdesiz pencerelerden ışık alan büyük bir odaya girdi, duvarlar boyunca sıralar uzatılmıştı. Odanın ortasındaki yeşil çuhalı masanın etrafına deriden iskemleler dizilmişti. Bu masa imtihan olacakları, hepsi kırmızı cübbeler giymiş, omuzlarına hermin kürklerini atmış, başlarına sırma şeritli takkeler giymiş imtihan heyetinden ayırıyordu.

Frédéric sırada sondan öncekiydi, kötü bir durumdu bu. Anlaşma ile sözleşme arasındaki fark üstüne sorulan bir soruya sözleşme ile anlaşmayı birbirine karıştırarak karşılık verdi. Babacan bir adam olan profesör, “Şaşırmayın bay, kendinize gelin.” dedi.

Sonra, iki kolay soruya karışık karşılıklar alınca dördüncüye geçti. Daha başta böyle bocalamak Frédéric’in maneviyatını bozdu. Kalabalığın içinde, karşıda duran Deslauriers henüz her şeyin kaybedilmediğini işaret ediyordu. İkinci defa ceza hukuku üstüne sorulan sorulara geçecek kadar karşılık verdi. Ama üçüncü bir kişi tarafından yazılıp vasiyet sahibi tarafından imzalanan ve noter tarafından onaylanan vasiyetname ile ilgili üçüncü sorudan sonra mümeyyiz düşüncesini belli etmeyince büsbütün kederlendi. Çünkü Hussonnet alkışlayacakmış gibi ellerini birleştirdiği hâlde Deslauriers ikide birde hep omuzlarını silkiyordu. Nihayet muhakeme usullerine sıra geldi. Yargıcın kararına itirazın ne olduğu sorulmuştu. Kendi nazariyesine zıt nazariyelerin ileri sürüldüğünü işitip sinirlenen profesör sert bir eda ile “Bu sizin kendi fikriniz mi bayım?” dedi. “Medeni Kanun’un 1351. maddesindeki prensibi bu olağanüstü itiraz yolu ile nasıl bağdaştırıyorsunuz?”