Гюстав Флобер – Bir Delikanlının Hikâyesi (страница 9)
“Aman canım, yalnız o mu? Daha başkaları da var.”
Bu sözler üzerine, bu kötü düşüncesinden kendi de utanıp kızaran delikanlı yüzünü başka tarafa çevirip cesaretle “Karısı da altında kalmıyordur herhâlde?” dedi.
“Katiyen! Namuslu bir kadındır o!”
Frédéric bir vicdan azabı duydu, dergide daha sık görünmeye başladı.
Dükkânın üstündeki mermer plakada yazılı “Arnoux” sözünün iri harfleri ona kutsal bir yazı gibi, çok özel ve büyük manalar taşır görünüyordu. Buraya gelirken geniş yaya kaldırım yürüyüşünü kolaylaştırıyor, kapı âdeta kendi kendine açılıveriyordu. Kapının düz tokmağında avucu içindeki bir elin tatlılığı ve sanki zekâsı vardı. Farkında olmadan oranın Regimbart gibi, hiç eksik olmayan bir insanı hâline geliverdi.
Regimbart, her gün ocağın yanındaki koltuğuna oturur,
Sabahın sekizinde, Montmartre tepelerinden inip Notre-Dame des-Victoires Sokağı’na beyaz şarap içmeye giderdi. Yemek yiyip sonra da birkaç parti bilardo oynayarak saati üç ederdi. O zaman, absent içmek için Panorama Pasajı’nın yolunu tutardı. Arnoux’nun dükkânındaki oturumdan sonra da vermut saatinde Bordelais Kahvesi’ne dalardı; sonra eve, karısının yanına gitmektense Gatillon Meydanı’ndaki küçük bir kahvede kendi başına yemek yemeyi daha uygun bulur, “ev yemekleri, tabii şeyler yemek” isterdi! Nihayet kalkıp başka bir bilardo salonuna gider; gece yarılarına, gecenin birine kadar, gaz söndürülüp kepenkler kapandıktan sonra yorgunluktan bitkin hâle gelen dükkân sahibi artık gitmesi için yalvarıncaya kadar otururdu.
Vatandaş Regimbart’ı bu yerlere sürükleyen şey içki düşkünlüğü değil, eski bir politika lafı etmek alışkanlığıydı; yaşı ilerledikçe eski canlılığını, cerbezesini kaybetmiş, sessiz bir somurtkanlık kazanmıştı. Asık suratını gören, kafasının içinde dünyalar dönüyor, derdi; dışarı hiçbir şey sızmazdı. Kendine bir yazıhane sahibi süsü verdiği hâlde hiç kimse, hatta dostları bile ne işle uğraştığını bilmezlerdi.
Arnoux ona pek büyük bir değer verir gibi görünürdü. Bir gün Arnoux, Frédéric’e, “Onun bilmediği yok! Kafalı bir adam!” dedi.
Bir defasında, Regimbart masasının üstüne Bretonya’daki kaolin ocakları ile ilgili birtakım kâğıtlar yaydı; Arnoux onun tecrübesine güveniyordu.
Frédéric, Regimbart’a ara sıra absent ikram edecek kadar resmî davrandı. Şaşkının biri olduğuna inandığı hâlde sırf Jacques Arnoux’nun dostu olduğu için, çoğu zaman onunla bir saat arkadaşlık etmeye katlanıyordu.
Çağdaş ustaları meslek hayatlarının başında teşvik ettikten sonra ilerlemeden yana olan tablo taciri, sanatçı tutumunu muhafaza etmekle beraber, paraca kazançlarını arttırmaya çalışmıştı. Sanatların istiklali, ucuz olan yüce peşinde koşuyordu. Paris’in bütün lüks sanayisini etkisi altına aldı. Kamuoyunu pohpohlamak hırsıyla usta sanatçıları yollarından döndürdü, kuvvetli olanların ahlakını bozdu, zayıf olanları ezdi, kabiliyetsizleri şöhret sahibi yaptı; münasebetleriyle ve dergisiyle hepsini de avucunun içinde tutuyordu. Öğrenci ressamlar eserlerini onun vitrininde görmek hevesiyle yanıp tutuşuyor, döşemeciler döşeme örneklerini gelip ondan alıyorlardı. Frédéric ona hem milyoner hem sanat meraklısı hem de hareketli bir iş adamı diye bakıyordu. Böyle olmakla beraber, gördüğü şeyler karşısında şaşıp kalıyordu; Arnoux Efendi ticaretinde kurnazdı çünkü.
Paris’te bin beş yüz franga alınan bir tabloyu ta Almanyalardan veya İtalyalardan getirtir, dört bin franklık bir fatura gösterip hatır için üç bin beş yüz franga bırakırdı. Ressamlara her zaman oynadığı oyunlardan biri de tablolarının bir resmini yayımlamak bahanesiyle, rüşvet olarak, tablolarının küçültülmüş bir şeklini istemesiydi. Hep küçültülmüş şekli satardı, resim dergide hiç yayımlanmazdı. Sömürüldüklerinden yanıp yakınanlara, karınlarına bir şaplak vurmakla karşılık verirdi. Zaten pek işini bilir bir insan olduğundan bol bol yaprak sigaralar ikram eder; yabancılarla senli benli konuşur; bir eser veya bir insan için heyecana gelirdi ve o zaman, inat edip hiçbir şeye bakmayarak, bir sürü görülecek işler, okunacak, yazılacak mektup, reklam işleri çıkarırdı. Kendisinin çok namuslu bir insan olduğuna inanır, içindekileri dökmek ihtiyacını duyunca ettiği namussuzlukları saflıkla anlatırdı.
Bir defasında, büyük bir ziyafet vererek yeni bir resim dergisi kuran bir meslektaşının canını sıkmak için Frédéric’ten, kendi gözü önünde ziyafet saatinden biraz önce davetlilere ziyafetten vazgeçildiğini bildiren pusulalar yazmasını rica etti.
“Görüyorsunuz ki bir şerefsizlik yok bunda?”
Delikanlı ise ondan bu hizmeti esirgemeye cesaret edemedi.
Ertesi gün, Hussonnet ile birlikte Arnoux’nun çalışma odasına girerken Frédéric (merdivene açılan) kapıda bir elbise eteğinin kaybolduğunu gördü.
“Çok özür dilerim!” dedi Hussonnet. “İçeride kadın olduğunu bilseydim…”
Arnoux “Yoo! Karımdı.” diye karşılık verdi. “Geçerken bana uğrayayım demiş.”
“Nasıl?” dedi Frédéric.
“Evet! Eve dönüyor.”
Etrafındaki her şey güzelliğini kaybetti. Demincek etrafına saçıldığını belirsiz şekilde duyduğu şey dağılıp gitmiş veya zaten hiç saçılmamıştı. Sonsuz bir şaşkınlık içindeydi ve ihanet acısına benzer bir acı duymuştu.
Arnoux, çekmecesini karıştırırken gülümsemişti. Onunla alay mı ediyordu yoksa? Memur, bir tomar ıslak kâğıt getirip masanın üstüne koydu.
Arnoux “Aa! Afişler gelmiş!” diye seslendi. “Bu akşam yemek yemeye bile vakit yok.”
Regimbart şapkasını almıştı.
“Ne o, beni bırakıp gidiyor musunuz?”
“Saat yedi!” dedi Regimbart.
Frédéric ardından çıktı.
Montmartre Caddesi’nin köşesinde, dönüp birinci katın pencerelerine baktı. Bu pencereleri ne türlü bir sevgi ile sık sık seyrettiğini hatırlayıp kendine acıyarak için için güldü! Neredeydi acaba? Ona şimdi nasıl rastlamalı? Arzusunu saran yalnızlık her zamankinden daha fazla bir enginlikle açılmıştı!
“İçmeye geliyor musun?” dedi Regimbart.
“Ne içmek?”5
“Absent.”
Frédéric bu adamın düşkünlüklerine boyun eğerek Bordelais Kahvesi’ne sürüklendi. Arkadaşı dirseğini dayayıp önündeki sürahiyi seyre daldığı sırada, sağa sola göz gezdiriyordu. Kaldırımda Pellerin’i yandan gördü, telaşla başını cama çarptı; ressam daha oturmadan Regimbart niçin artık Art Industriel’e gelmediğini sordu.
“Allah canımı alsın, eğer bir daha oraya adımımı atarsam! Hayvan, burjuva, sefil, maskara herifin biri o!”
Bu küfürler Frédéric’in öfkesine hak verdirmişti. Ama yine de öyleyken kalbi kırılmıştı; çünkü bu küfürlerin birazı da Madam Arnoux’yaymış gibi gelmişti ona.
“Ne yaptı yine size?” dedi Regimbart.
Pellerin ayağı ile yere vurdu, karşılık verecek yerde, kuvvetle soludu.
Resimden pek anlamayan amatörler için kurşun kalemle portreler yapmak veya büyük ustaların eserlerini taklit etmek gibi herkesten saklı bazı çalışmalara girişmiş. Bu çalışmalar kendisini küçük düşürdüğünden, susup kimseye lafını etmiyormuş. Ama “Arnoux rezili” son derece kafasını kızdırmış. Yatıştı.
Frédéric’in yanında kendisine verilen bir siparişe göre, ona iki tablo getirmiş. O zaman, tablo taciri birtakım tenkitlere kalkışmış! Kompozisyonu, rengi, deseni, en çok da deseni yermiş; sözün kısası, bu iki tabloya hiç para vermek istememiş. Oysa vadesi gelen bir senet yüzünden, Pellerin bunları Yahudi Isaac’a satmış. On beş gün sonra Arnoux iki tabloyu da bir İspanyol’a iki bin franga satmamış mı?
“Tam iki bin franga! Görülmemiş bir namussuzluk! O bu namussuzluğu daha birçoklarına da yapıyor. Neredeyse bugün yarın mahkemeye verildiğini görürüz.”
“Amma da büyütüyorsunuz!” dedi Frédéric ürkek bir sesle.
Sanatçı masaya yumruğu ile vurarak “Pekâlâ! Pekâlâ! Ben büyütüyorum!” diye bağırdı.
Bu şiddetli hareket delikanlıya cesaret verdi. Ne olursa olsun daha nazik, daha kibar davranabilirdi. Bununla beraber, eğer Arnoux bu iki…
“Haydi, kötü tabloyu, deyin, korkmayın! Siz bunlardan anlar mısınız? Mesleğiniz mi bu sizin? Şunu bilin ki yavrum, ben amatör lafına kulak asmam!”
“Orası öyle! Bu benim işim değil!” dedi Frédéric.
“Öyleyse bu herifi savunmakta ne gibi bir çıkarınız var?” diye Pellerin soğuk bir eda ile sordu.
“Ne çıkarım olacak… Dostuyum da ondan.” diye delikanlı kekeledi.
“Kendisini benim tarafımdan da öpün! Akşamınız hayırlı olsun!”
Çok öfkeli olan ressam bir şey söylemeden, tabii içtiğinin de parasını vermeden çıktı gitti.
Arnoux’yu savunmakta Frédéric kendince haklıydı. Söylediği sözlerden heyecana gelip dostlarının iftirasına uğrayan, şu anda yüzüstü bırakılmış bir hâlde tek başına çalışan bu zeki ve iyi adama karşı sevgi duymuştu. Hemen içinde beliren garip bir hisle onu görmek ihtiyacına karşı gelemedi. On dakika sonra mağazanın kapısını itmişti.
Arnoux, memuru ile birlikte bir resim sergisi için hazırlanan pek çirkin birtakım afişleri bir düzene koymakla uğraşıyordu.
“Ne o? Hayrola?”
Bu pek basit soru Frédéric’i şaşırttı; ne söyleyeceğini bilemeyerek not defterini, mavi deri kaplı not defterini görüp görmediklerini sordu.