Гюстав Флобер – Bir Delikanlının Hikâyesi (страница 7)
“Ne korkak şeymiş!” dedi Frédéric.
“Temkinli davranıyor!” dedi bir başkası.
Kalabalıktan bir alkıştır koptu. Profesörün bozguna uğraması kalabalık için bir zaferdi. Meraklılar pencerelere dolmuş bakıyorlardı. Birkaç kişi Marseillaise’i söylemeye başlamıştı; kimileri Beranger’in evine gitmeyi teklif ediyordu.
“Lafitte’in evine!”
“Chateaubriand’ın evine!”
Bıyıklı delikanlı ise “Voltaire’in evine!” diye gürledi.
Belediye çavuşları pek tatlılıkla, “Haydi baylar, çekilin, gidin!” diyerek kalabalığın arasında dolaşmaya çalışıyorlardı.
“Öldürenler kahrolsun!” diye bağırdı biri.
Eylül ayı kargaşalıklarından beri hiç ağızdan düşmeyen bir küfür olmuştu bu. Herkes bu küfrü tekrarladı. Genel asayişin muhafızları ıslıklanıyor, yuhalanıyordu. Muhafızların hepsinin de benzi sararmaya başlamıştı. İçlerinden biri daha fazla dayanamadı, yanına sokulup suratına karşı gülen ufak tefek bir delikanlıyı gözüne kestirerek öyle sertçe itti ki beş adım öteye, şarapçı dükkânının önüne arkaüstü yere düşürdü. Herkes bir tarafa çekildi, ama hemen ardından, saçları, bir avuç kıtık gibi muşamba kasketinin altından fırlayan Herkül gibi birisinden yediği yumrukla kendisi de yere yuvarlandı.
Birkaç dakika sonra Saint-Jacques Sokağı’nın başında yakalanınca elindeki geniş resim kartonunu fırlattığı gibi, belediye çavuşunun üstüne atıldı, hemen altına aldı, suratına yumruk atmaya başladı. Öteki çavuşlar koşuştular. Yaman delikanlı o kadar kuvvetliydi ki ancak dört kişi zapt edebildi. İkisi yakasına yapışmış, ikisi kollarından çekiyor, dizi ile karnına vurup duruyor, hepsi de haydut, katil, kışkırtıcı diye bağırıyordu. Üstü başı yırtılmış, göğsü bağrı açık olan delikanlı suçsuz olduğunu söylüyordu. Çocuğun dövüldüğünü görünce kendini tutamamıştı.
“Adım Dussardier! Clery Sokağı’nda, dantelacı ve tuhafiyeci Valinçart kardeşlerin yanında çalışıyorum. Kartonum nerede? Kartonumu isterim!”
“Dussardier, Clery Sokağı, kartonum!” deyip duruyordu.
Neyse, yatıştı; sabırlı ve metin bir insan hâliyle Descartes Sokağı’ndaki karakola gitmeye razı oldu. Büyük bir kalabalık peşine takıldı. Ticarethane memuruna hayran olan ve devlet makamlarının şiddetli hareketine isyan eden Frédéric’le bıyıklı delikanlı da ardından yürüyorlardı.
İlerledikçe kalabalık azalıyordu.
Belediye çavuşları ara sıra dönüp yiyecekmiş gibi arkalarına bakıyorlardı. Yaygaracılar yapacak bir şey, meraklılar da görülecek bir şey kalmayınca yavaş yavaş çekip gidiyorlardı. Gelen geçen Dussardier’ye alıcı gözle bakıyor, yüksek sesle hakaret dolu yorumlarda bulunuyorlardı. Evinin kapısı önünde duran ihtiyar bir kadın “Ekmek çalmış!” diye bağırmaktan bile çekinmedi; edilen bu haksızlık iki dostu iyi öfkelendirdi. Gide gide sonunda nizamiye karakoluna vardılar. Topu topu yirmi kişi kadar kalmıştı. Askerleri görünce hepsi çil yavrusu gibi dağıldı.
Frédéric’le arkadaşı, cesaret gösterip hapse atılanı geri almak istediler. Karakoldaki nöbetçi, “Üstelerseniz sizi de hapse tıkarım!” diye bunların gözünü korkuttu. Karakol komutanına çıkmak istediler, adlarını, hukuk öğrencisi olduklarını, hapsedilenin de okul arkadaşları olduğunu söylediler.
Bunları çırçıplak bir odaya soktular, içeride dumandan kararmış duvar kıyılarına dört tahta sıra uzatılmıştı. Dipteki küçük pencere açıldı. O zaman, Dussardier’nin gürbüz yüzü göründü; dağınık saçlarıyla, içi temiz gözleri ve ucu dört köşe burnu ile sevimli bir köpeğin yüzünü andırıyordu.
“Bizi tanıyor musun?” dedi Hussonnet.
Bıyıklı delikanlının adıydı bu.
“Ama…” diye Dussardier kekeledi.
“Haydi, haydi, sersemlik etme!” diye öteki atıldı. “Herkes senin de bizim gibi hukuk öğrencisi olduğunu biliyor.”
Gözlerini kırpıştırdığı hâlde Dussardier hiçbir şey sezinlememişti. Kendini toplar gibi oldu, sonra birdenbire “Kartonum bulundu mu?” dedi.
“Aa, hani şu içine ders notlarını koyduğun karton mu? Evet, bulundu, merak etme!”
Onlar bu oyunu azıtınca sonunda Dussardier kendisine yardımda bulunmak için geldiklerini anladı; iki gencin başını derde sokmaktan korkup sustu. Öğrenci seviyesine yükseldiğini ve bu beyaz elli delikanlılarla bir akran kılındığını görünce zaten utanır gibi olmuştu.
Frédéric “Kimseye söylenecek bir şeyin var mı?” diye sordu.
“Teşekkür ederim, kimseye yok.”
“Ailene filan?..”
Hiç karşılık vermeden başını önüne eğdi. Zavallı oğlan piçti. İki dost, onun susuşuna şaşıp kalmıştı.
“Tütünün filan var mı?” dedi Frédéric.
Dussardier üstünü arandı, sonra cebinden ayrı parçalar hâlinde bir pipo çıkardı; lüle taşından, güzel bir pipoydu bu. Karaağaçtan bir sapı, gümüşten kapağı, kehribardan ağızlığı vardı. Üç yıldır bu pipoyu bir şaheser hâline getirmeye çalışıyormuş. Lülesini güderi kılıf içine koymaya, tütünü sindire sindire içmeye, hiç mermer üstüne koymamaya, akşamları da yatağının başı ucuna asmaya her zaman dikkat ediyormuş. Şimdi piponun parçalarını tırnakları kanlı olan elinde sallıyordu. Çenesi göğsüne düşmüş, göz bebekleri hiç oynamadan, sevincinin bu yıkıntılarını tarifsiz, hüzün dolu bir bakışla seyrediyordu.
Hussonnet alçak sesle, Dussardier’ye de anlatmak istediği bir jestle:
“Yaprak sigarası versek mi ona, ne dersiniz?” dedi.
Frédéric küçük pencerenin kıyısına içi yaprak sigarası dolu bir tabaka koymuştu bile.
“Haydi, al! Allah’a ısmarladık, cesur ol!”
Dussardier kendisine uzanan iki eli kaptı. Büyük bir coşkunlukla sıkıyor, sesi hıçkırıklarla kesiliyordu:
“Nasıl? Bana! Bana ha!..”
İki dost Dussardier’yi minnet altında bırakmamak için dışarı çıktılar, Lüksemburg’un karşısındaki Tabourey Kahvesi’ne yemek yemeye gittiler.
Bifteğini keserken Hussonnet arkadaşına moda gazetelerinde çalıştığını, Art Industriel’e küçük reklam yazıları yazdığını anlattı.
“Jacques Arnoux’nun mağazasında değil mi?” dedi Frédéric.
“Tanıyor musunuz kendisini?”
“Evet! Yok. Diyeceğim, görmüşlüğüm var, bir yerde rastlamıştım.”
Hussonnet’ye Arnoux’nun karısını görüp görmediğini önem vermezmiş gibi sordu.
“Ara sıra…” diye Bohem karşılık verdi.
Frédéric daha fazla sormaya cesaret edemedi; bu adam hayatında çok büyük bir yer kazanmıştı. Yemek parasını verdi, öteki hiç olmaz molmaz demedi.
Birbirlerinden pek hoşlanmışlardı; bu ona, o buna adresini verdi. Frédéric’e Fleurus Sokağı’na kadar kendisine yoldaşlık etmesini dostça teklif etti.
Bahçenin ortasına geldikleri zaman, Arnoux’nun memuru soluğunu kesip yüzünü çirkin bir şekilde buruşturarak horoz gibi ötmeye başladı. Etraftaki bütün horozlar da uzun uzun öterek karşılık verdi.
“Bu bir işarettir.” dedi Hussonnet.
Robino Tiyatrosu’nun yanında, ağaçlıklı bir yolun sonundaki bir evin önünde durdular. Çatı katının penceresinde, Frenk tereleri ve burçaklar arasında başı açık, korseli bir kadın göründü, iki kolunu yağmur oluğunun kıyısına dayadı.
Hussonnet kadına öpücükler göndererek, “Günaydın meleğim, günaydın geyik yavrusu.” dedi.
Bir tekme vurup bahçe kapısını açtı, içeri girip kayboldu.
Frédéric bütün hafta, gelir diye onu bekledi. Evine gitmeye cesaret edemedi, sabırsızlığından kendisini yemeğe davet ettirmek manası çıkarılır diye çekindi, ama Quartier Latin’de onu aramadık yer bırakmadı. Bir akşam rastlayınca alıp Napolyon Rıhtımı’ndaki evine götürdü.
Uzun uzun konuştular, birbirlerine sırlarını açtılar. Hussonnet tiyatroda çok şöhret ve para kazanmak sevdasındaydı. Kabul edilmeyen birkaç vodvilin yazılmasına katılmış, bir sürü, piyes planları yapmış, şarkılar çırpıştırmıştı; birkaçını söyledi. Sonra kitap rafında Hugo’nun ve Lamartine’in birer eseri gözüne ilişince romantik okula attı tuttu, acı acı alay etti. Bu şairlerin ne sağduyuları vardı ne kurala önem verirdi bunlar, hele Fransız da değillerdi! Hussonnet dilini bilmekle övünüyor, ciddi sanat konusunda şakacı tabiatlı kimseleri seçkin kılan o hırçın haşinlikle, o akademik zevkle en güzel cümleleri didik didik ediyordu.
Frédéric en sevdiği şeylerin hırpalanmasından incinmişti; bozuşmak arzusu geçmişti içinden. Mutluluğunun temel taşı olan sözü niçin söylemesindi hemen? Kendisini Arnoux’lara tanıtıp tanıtamayacağını edebiyat çömezine sordu.
Ondan kolay ne var? Ertesi gün buluşup gitmek için sözleştiler.
Hussonnet randevuya gelmedi; ondan sonraki üç randevuya da gelmedi. Bir cumartesi günü, saat dörde doğru çıkageldi. Ama hazır altında araba varken önce bir loca bileti almak için Theatre-Français’in önünde durdu; bir terziye, bir dikişçi kıza uğradı; kapıcı odalarına girip pusulalar yazdı. Hele şükür, Montmartre Bulvarı’na vardılar. Frédéric dükkândan içeri girip merdivenlerden çıktı. Arnoux yazı masasının önüne konan aynada onu görüp tanıdı. Yazısını yazmaya devam ederek omzunun üstünden elini uzattı.
Avluya açılan tek bir pencere ile aydınlanmış daracık odayı ayakta duran beş altı kişi doldurmuştu. Dipte yünlü kahverengi Şam kumaşından iki kapı perdesi arasındaki girintiyi aynı kumaşla kaplanmış bir kanepe doldurmuştu. Kâğıt yığınlarıyla dolu şöminenin üstünde tunçtan bir Venüs, bunun iki yanında pembe mumları olan kollu birer şamdan vardı. Sağda, dosya rafının yanında, başında şapkası olan bir adam koltukta oturmuş, gazete okuyordu; duvarlar estamplarla, tablolarla, Jacques Arnoux’ya en içten gelen bir sevgi beslendiğini anlatan ithaflarla süslenmiş çağdaş ustaların değerli gravürleri veya desenleriyle kaplıydı.