Эмили Бронте – Uğultulu Tepeler (страница 4)
“Sus… İmansız! Sen lanetlinin birisin. Defol yoksa fena hâlde canını yakarım. Burada hepinizi muma çevireceğim. Bana karşı koymaya ilk yelteneni de… Ona ne yapacağımı söylemeyeceğim ama sen göreceksin! Defol, seni göz hapsinde tutuyorum, bunu unutma!”
Küçük cadı, güzel gözlerine kötü bir ifade vermişti. Joseph de içten gelen bir dehşet duygusuyla, bir yandan dua edip bir yandan “Cadı!” diye söylenerek titreye titreye dışarı çıktı.
Kadının davranışının sıkıntıdan ileri gelen bir çeşit oyun olduğunu düşündüm, onunla yalnız kalınca da içinde bulunduğum sıkıntılı durumla onu ilgilendirmeye çalıştım.
Ciddi ciddi: “Bayan Heathcliff…” dedim. “Sizi rahatsız ettiğim için bağışlayın beni… Yalnız, sizde bu güzel yüz varken ister istemez yufka yürekli olmuşsunuzdur. Bana, evimi bulmama yardım edecek bir-iki ipucu verin. Siz Londra’ya nereden, nasıl gidilebileceğini bilmediğiniz gibi ben de buradan evime nasıl gideceğimi bilemiyorum.”
Kadın, iskemlesine iyice büzülerek oturmuştu. Önünde bir mum vardı. Koca kitap da açılmış, kucağında duruyordu:
“Geldiğiniz yoldan dönün.” dedi. “Belki çok kısa bir öğüt ama size bundan daha iyisini veremem.”
“Beni bataklıkta ya da karla kaplanmış bir hendekte ölü bulurlarsa buna, biraz da sizin sebep olduğunuzu düşünerek vicdanınız sızlamayacak, öyle mi?”
“Ben nasıl sebep olabilirim? Sizinle beraber gidemem ki! Bahçe duvarının önüne kadar gitmeme bile izin vermezler.”
“Siz mi? Böyle bir gecede benim için eşikten dışarı adımınızı atmanıza bile gönlüm razı olmaz!” diye bağırdım. “Bana yolumu tarif etmenizi istiyorum, göstermenizi değil. Ya da Bay Heathcliff’i benim yanıma bir kılavuz vermeye zorlamanızı istiyorum.”
“Kimi versin? Burada bir o, bir de Hareton, Zillah, Joseph ve ben varız.”
“Çiftlikte çalışan yanaşma falan yok mu?”
“Hayır, hepsi bu kadar.”
“Öyleyse ben de bu gece, burada kalmak zorundayım.”
“Bunu, ev sahibinizle kararlaştırın. Benim bu işle bir ilgim yok.”
Mutfağın önünde Heathcliff’in sert sesi duyuldu:
“Umarım bu, sana ders olur da tepelerde aklına estiği gibi dolaşmaktan vazgeçersin! Burada kalmaya gelince: Misafirler için hazır yatak bulundurmam ben. Kalacak olursan ya Hareton ya da Joseph’in yatağında yatmayı göze alırsın.”
“Ben, bu odadaki sandalyelerden birinin üzerinde uyuyabilirim.” dedim.
Kaba herif:
“Hayır, hayır!” dedi. “Yabancı, zengin de olsa fakir de olsa gene yabancıdır. Ben, göz hapsinde bulundurmadıkça bir yabancıyı buralarda başıboş bırakmak işime gelmez.”
Bu hakaret, sabrımı tüketmişti. Bir küfür savurdum, onu itip avluya çıkmak üzere telaşla yürürken Hareton’a çarptım. Etraf o kadar karanlıktı ki çıkış yerini göremiyordum. Elimle araştıra araştıra dolanırken birbirlerine yaptıkları medenice muamelelerden birine daha kulak misafiri oldum.
Başlangıçta, delikanlı benimle dost olmaya niyetli görünüyordu.
“Ben, parka kadar onunla giderim.” dedi.
Efendisi ya da nesiyse: “Cehenneme kadar yolun var!” diye bağırdı. “Atlara kim bakacak?”
Bayan Heathcliff umduğumdan çok daha yumuşak bir tavırla söylendi:
“Bir insanın hayatı, atların bir gecelik ihmal edilmelerinden çok daha önemlidir. Birisinin onunla gitmesi şart.”
Hareton terslendi:
“Ama senin emrinle değil. Ona abayı yaktıysan çeneni tutman daha hayırlı olur.”
“Öyleyse dilerim Tanrı’dan, ruhu hepinizin rahatını kaçırsın; umarım Bay Heathcliff de çiftlik yıkılıp dökülünceye kadar kiracı bulamaz.”
Joseph’in yanına yaklaştım.
“Bakın hele!” diye bağırdı. “Kadın hepsini lanetliyor!”
Konuşulanları duyabileceği bir yere çömelmiş, lamba ışığı altında inekleri sağıyordu. Lambayı hızla kaptığım gibi: “Yarın geri yollarım!” diye bağırarak en yakın kapıya koştum.
Yaşlı adam: “Bey, bey!” diye bağırarak peşime düştü. “Lambayı çalıyor bu herif! Hey, kuçu kuçu! Hey köpek, kurt tutun şu herifi!”
Ön kapı açılınca uzun tüylü iki canavar boğazıma saldırdı, beni yere yıktı. Bu arada lamba da sönmüştü; Heathcliff’le Hareton’ın birbirine karışan kahkahaları öfkemi de utancımı da son haddine vardırmıştı.
Neyse ki o iki canavar beni diri diri parçalamaktan çok, bacaklarını uzatıp gerinerek kuyruklarını sallaya sallaya esnemeye meraklıydılar. Fakat benim yerden kalkmama da göz yummayacaklardı; bu yüzden, o kötü yürekli efendilerinin gönlü olup beni kurtarıncaya kadar yerde yatmak zorunda kaldım. Ondan sonra da başım açık, öfkeden titreye titreye haydutlara, beni serbest bırakmalarını emrettim. Beni bir dakika daha orada tutmaları kendi aleyhlerine olacaktı. Bu arada öyle duyulmamış tehditler savurdum ki benim hıncımın sonsuzluğu yanında, Kral Lear’ınkiler hiç kalırdı.
Sıkıntımın şiddeti, burnumun kanamasına sebep oldu. Heathcliff hâlâ gülüyor, ben de hâlâ tehdit savuruyordum. Benden daha sakin, benimle eğlenenlerden daha insaflı biri, gelip işe karışmasaydı bu oyun nasıl sona ererdi bilmiyorum. Biri dediğim şu şişman kâhya kadın, Zillah idi. Kopan gürültünün sebebini anlamak için nihayet dışarı fırlamıştı. Birilerinin bana kötülük ettiklerini düşünmüş. Efendisine karşı gelmek cesaretini gösteremediği için de insafsızların gencini, kelimelerle yaylım ateşine tutmuştu.
“Daha neler, Bay Earnshaw!” diye bağırdı. “Bakalım bundan sonra ne halt karıştıracaksınız! Kapımızın eşiğinde cinayet mi işleyeceğiz? Yo, bu ev bana göre bir yer değil. Şu zavallı çocuğa bakın, neredeyse boğulacak. Şşşt, sus! Bu böyle devam etmez… Hadi gel de yaranı bereni sarayım. Ha şöyle, kımıldama.”
Bu sözlerle birlikte bir kova dolusu buz gibi suyu başımdan aşağı döktü, sonra beni zorla mutfağa götürdü. Bay Heathcliff de peşimizden geldi. Yüzündeki geçici neşe kaybolmuş, her zamanki suratsız, kederli havasına bürünmüştü.
Çok hastaydım, başım dönüyordu, bayılacak gibiydim. Bu yüzden de adam beni çatısının altında barındırmak zorunda kaldı. Zillah’ya bana bir bardak konyak vermesini söyledi, sonra içerideki odaya geçti. Bu sırada Zillah da diller dökerek beni teselli etmeye çalıştı. Efendisinin emrini de yerine getirdikten sonra, kendimi biraz daha iyi hissedince yatmaya götürdü.
3
Beni yukarı kata çıkarırken mumu gizlememi, gürültü yapmamamı tembih etti. Çünkü beni yatıracağı oda hakkında efendisinin garip bir inancı varmış; hiçbir zaman da orada bir kimsenin yatmasına izin vermezmiş. Sebebini sordum.
Bilmediğini söyledi; buraya geleli ancak bir-iki yıl olmuştu; bu süre içinde o kadar garip olaylarla karşılaşmışlardı ki artık merak bile etmiyordu.
Ben de meraklanamayacak kadar aptallaşmış olduğum için kapımı kapadım, çevreme bakınıp yatağı aradım. Odanın bütün eşyası bir koltuk, bir elbise dolabı, bir de tepesine posta arabalarının pencerelerine benzeyen dört köşe pencereler açılmış kocaman bir meşe sandıktan ibaretti.
Yanına gidip içine bakınca bunun çok eski model acayip bir yatak olduğunu fark ettim. Ailenin her ferdini teker teker oda ihtiyacında bırakmayacak şekilde yapılmıştı. Daha doğrusu, küçük bir odacıktan farkı yoktu, içindeki bir pencerenin alt kenarı da masa işi görüyordu.
Kapısının kanatlarını açtım, elimde mumla içine girdim, kanatları tekrar kapadım. Artık Heathcliff’in gözetlemelerine karşı da başkalarına karşı da kendimi güvende hissediyordum.
Mumu yerleştirdiğim pencere kenarının bir köşesinde üst üste yığılmış birkaç küflü kitap vardı, tahtanın boyalı kısımlarına ise birtakım yazılar kazılmıştı. Daha doğrusu bu yazılar, büyüklü küçüklü, çeşit çeşit harflerle tekrar tekrar yazılmış bir addan ibaretti.
Miskinlikten doğma bir kayıtsızlık içinde başımı pencereye dayadım “Catherine Earnshaw, Heathcliff, Linton” diye gözlerim kapanana kadar okumaya devam ettim. Gözlerim kapanalı beş dakika bile olmamıştı ki karanlığın içinden beyaz harfler belirdi, boşluk Catherinelerle dolmaya başladı; bu yılışık adın etkisinden kurtulmak için yerimden doğrulduğum zaman, mumun eski kitaplardan birinin üzerine eğilmiş olduğunu, ortalığı da yanık deri kokusunun kapladığını fark ettim.
Mumu üfleyip söndürdüm; soğuktan, mide bulantısından huzurum kaçmış bir hâlde oturup kenarı yanmış kitabı dizlerimin üstüne koydum. Bu, ince harflerle yazılmış bir
Onu kapadım, başkasını aldım; sonra ötekini, daha sonra ötekini derken hepsini gözden geçirdim. Catherine’in kütüphanesinde seçme eserler vardı; yıpranma durumlarından da bir hayli kullanıldıkları belli oluyordu ama hepsinin de meşru maksatlarla kullanıldığı söylenemezdi çünkü hemen hemen hiçbir kısmın başı yoktu ki kitap basılırken boş bırakılan yerlere mürekkeple birtakım yorumlar -yorum değilse bile ona benzer şeyler- yazılmış olmasın. Kimisi birbirini tutmayan cümlelerdi kimisi de kişiliğini bulamamış, çocuksu bir el yazısıyla çiziktirilmiş hatıralar hâlindeydi. Boş bir sayfanın üst kısmında, yapıldığı zaman oldukça kıymetli bir sanat eseri havasını taşıyan dostum Joseph’in, kabataslak çizilmiş bir karikatürünü görünce pek sevindim.
İçimden hemen bu meçhul Catherine’e karşı bir ilgi uyandı, onun hiyeroglifi andıran soluk yazılarını şifre çözer gibi çözmeye koyuldum.