Эмили Бронте – Uğultulu Tepeler (страница 3)
Çay bardakları epey uzaktaydı, onlara erişemeyecekti; ben ona yardım etmek için davrandım. Tıpkı altınlarını saymakta olan bir cimrinin kendisine yardım etmek isteyen bir kimseye dönüşünü andıran bir hava içinde, hışımla bana döndü.
“Sizden yardım istemem!” diye kestirip attı. “Ben onları kendim alırım.”
Hemen:
“Affedersiniz.” dedim.
Kusursuz siyah elbisesinin üzerine bir önlük bağladı, elinde bir kaşık çayla çaydanlığa doğru eğilirken:
“Çaya davet edilmiş miydiniz?” diye sordu.
“Bir bardak verirseniz memnuniyetle içerim.” dedim.
Kadın sorusunu tekrarladı:
“Davet edilmiş miydiniz?”
Hafifçe gülümseyerek:
“Hayır.” dedim. “Beni davet etmesi gereken kimse, sizsiniz.”
Çayı kaşığıyla birlikte kutuya atarak öfkeyle yerine oturdu. Alnı kırışmış, o kıpkırmızı alt dudağı, ağlamaya hazırlanan bir çocuğunki gibi sarkmıştı.
Bu arada delikanlı da omuzlarına eski püskü bir ceket almış, ateşin karşısında dimdik duruyor sanki aramızda paylaşılmamış bir koz varmış gibi gözlerinin kuyruğundan dik dik beni süzüyordu. Onun, bir uşak olup olmadığından da şüphelenmeye başlamıştım. Kıyafeti, konuşması pek kabaydı. Bay, Bayan Heathclifflerde göze çarpan üstünlük havasından onda eser yoktu. Kıvırcık kumral saçları, hem gürdü hem de çok bakımsızdı; favorileri yanaklarına doğru uzuyordu, elleri de işçi eli gibi kir içindeydi. Yalnız davranışları serbest hatta biraz da mağrurdu, evin hanımına hizmet ederken de bir uşaktan beklenen şekilde atik davranmıyordu.
Onun durumunu kesin olarak öğrenmemi sağlayacak ipuçlarını elde edemediğim için adamın garip davranışlarını görmezlikten gelmeyi tercih ettim. Zaten beş dakika sonra da Heathcliff’in içeri girmesiyle ben de bu huzursuz durumdan biraz olsun kurtuldum.
Neşeli bir hâl takınarak:
“Görüyorsunuz ya, söz verdiğim saatte geldim efendim!” diye bağırdım. “Havanın kötülüğü yüzünden de yarım saat kadar burada kalmam gerekecek ama tabii, evinizde kalmama izin verirseniz…”
Elbisesinin üzerindeki beyaz tanecikleri silkeleyerek:
“Yarım saat mi?” diye mırıldandı. “Buralara gelmek için böyle karlı, fırtınalı havayı seçmenize şaştım doğrusu. Bataklıkta yolunuzu kaybetme tehlikesinin bulunduğunu biliyor musunuz? Bu kırları iyi bilenler bile böyle zamanlarda sık sık yollarını kaybedebilirler. Hem size bir şey söyleyeyim mi, şimdilik havanın düzelme ihtimali de hiç yok.”
“Belki de adamlarınızdan biri bana kılavuzluk edebilir, sabaha kadar da çiftlikte kalır. Bana birini verebilir misiniz?”
“Hayır, veremem.”
“Ya, öyle mi? O hâlde ben de işimi kendim hallederim.”
“Öf!”
O eski püskü ceketli delikanlı, yırtıcı bakışlarını benden ayırıp genç kadına çevirerek sordu:
“Çayı hazırlayacak mısınız?”
Kadın da Heathcliff’e dönerek:
“Ona da çay verilecek mi?” diye sordu.
Cevap: “Hadi, hazırla!” oldu. Bu, öyle sert bir sesle söylenmişti ki yüreğim oynadı. Bu sözlerdeki eda, adamın tabiatının kötülüğünü açığa vuruyordu. Artık Heathcliff için esaslı bir adam demek de içimden gelmiyordu.
Hazırlıklar tamamlanınca beni:
“Hadi bakalım efendi, çek sandalyeni.” sözleriyle sofraya çağırdı.
Kaba delikanlı dâhil, hepimiz masanın etrafına dizildik, ciddi bir sessizlik içinde yiyip içmeye koyulduk.
Sofra başındaki bulutlu havaya nasıl ben sebep olduysam bulutları dağıtmanın da gene bana düştüğünü düşünüyordum. Bu insanlar, her gün sofraya böyle ciddi, öfkeli bir hâlde oturamazlardı; ne kadar kötü huylu olurlarsa olsunlar gene de bu öfkeli ifade yüzlerinin her zamanki normal ifadesi değildi herhâlde.
Birinci bardağı bitirip ikincisini beklerken:
“Çok garip…” diye söze başladım. “Geleneklerin zevklerimize, fikirlerimize şekil vermesi çok garip. Birçokları, sizin şu dünyadan uzak tam bir sürgün gibi yaşayışınızda mutlu bir taraf bulunabileceğini akıllarına bile getirmezler, Bay Heathcliff. Fakat şunu da söylemek isterim ki bir aile çevresi içinde bulunurken ve kalbinizle evinizin koruyucu meleği sevimli hanımınız varken…”
Yüzünde şeytanca bir gülümseyişle sözümü kesti:
“Benim sevimli hanımım mı? Nerede o? Yani şu, benim sevimli hanımım nerede?”
“Bayan Heathcliff, yani hanımınız demek istedim.”
“Ha, evet… Yani, vücudu çürüdükten sonra da ruhunun koruyucu bir melek olduğunu, Uğultulu Tepeler’i korumak görevini üzerine aldığını söylemek istiyorsunuz, öyle mi?”
Pot kırdığımı fark ederek bunu düzeltmeye çalıştım. İkisi arasında karı koca olmalarına imkân bırakmayacak derecede büyük yaş farkı bulunduğunu tahmin etmeliydim. Biri kırk yaşlarındaydı; bu da bir erkeğin bir kadınla aşk evliliği yapabilme ihtimalinin pek zayıf olduğunu anlayacak kadar kafasının işlediği bir yaştır. Bu hayal ancak çökme yaşlarında bizim tek avuntumuz olur. Öteki de daha on yedisinde bile görünmüyordu.
Birden zihnimde bir şimşek çaktı: Şu dirseğimin dibinde oturup çanaktan çay içen, ekmeğini kirli elleriyle yiyen palyaço, onun kocasıydı mutlaka. Heathcliff’in de oğlu olsa gerekti. İşte diri diri gömülmenin sonucu da buydu: Ondan daha iyilerinin varlığından haberi olmadığı için kızcağız kendini, bu hödüğün kollarına atmıştı. Ne yürekler acısı bir durum! Onda pişmanlık duygusu uyandırmamaya dikkat etmeliyim.
Bu düşüncemle biraz kendimi beğenmişlik yaptığım sanılabilir ama öyle değil. Komşum, bana dünyanın en berbat insanı gibi görünmüştü. Bir hayli yakışıklı olduğumu da edindiğim tecrübeler bana öğretti.
Heathcliff:
“Bayan Heathcliff, benim gelinimdir.” diyerek düşüncelerimi doğruladı. Konuşurken nefret dolu bir bakışla ona bakıyordu. Yüzündeki kaslar, bütün öteki insanlardakinin tersine, içinden geçenleri yansıtmayacak anormal bir yapıda değilse tabii.
Yanımdakine dönerek:
“Ha, tabii şimdi anladım.” dedim. “Bu koruyucu meleğin talihli sahibi sizsiniz.”
Bu, önceki potumdan daha kötü olmuştu. Delikanlının yüzü, al al oldu; hücum etmeye hazırlanıyormuş gibi yumruklarını sıktı. Sonra kendini çarçabuk toplayıverdi, havaya pek kaba bir şekilde küfretti. Bunu aslında bana söylemişti ama ben duymazlıktan geldim.
Ev sahibim:
“Ne yazık ki tahminlerinde hep yanılıyorsun, efendi.” dedi. “İkimiz de sizin iyilik perinize sahip olma şansını elde edemedik. Onun eşi öldü. Onun gelinim olduğunu daha önce size söylemiştim; demek ki benim oğlumla evlenmiş.”
“Öyleyse bu genç adam da…”
“Oğlum değil elbette.”
Heathcliff, kendisini bu ayının babası sanmam pek garip bir şeymiş gibi gülümsedi.
Öbürü de: “Benim adım, Hareton Earnshaw.” diye gürledi. “Bu isme saygı göstermeni tavsiye ederim.”
Adamın kendini böbürlenerek takdim edişine içimden gülerek:
“Saygıda kusur etmedim ki.” diye karşılık verdim.
Gözlerini ısrarlı bir şekilde üzerime dikmişti. Ben bakışlarımı başka yöne çevirmek zorunda kaldım çünkü kulaktozuna bir yumruk sallamaktan ya da kendimi tutamayıp kahkahalarla gülmekten korkuyordum. Bu sevimli aile çevresinde, kendimi pek yabancı hissetmeye başlamıştım. Buranın havasındaki huzursuzluk, bütün maddi rahatlıklarını hiçe indirmekteydi. Bir üçüncü defa bu çatı altına girmeden önce, uzun uzun düşünmeyi kararlaştırdım.
Yemek işi sona erdikten sonra hiç kimse ağzını açıp bir çift güzel laf etmeye niyetli görünmeyince havanın durumuna bakmak üzere pencerelerden birinin önüne gittim.
Gördüğüm manzara, pek iç karartıcıydı: Etraf pek vakitsiz gecenin karanlığına bürünmüş, gökyüzü ile tepeler acı bir soluk kesici rüzgârın girdabıyla kar fırtınası içinde birbirine girmişti.
“Yanımda bir kılavuz olmadan eve gitmemin mümkün olacağını sanmıyorum!” diye elimde olmadan bağırdım. “Yollar şimdiden karla kaplanmıştır. Öyle olmasa bile bir adım ötesini görmeme imkân yok.”
Heathcliff: “Hareton, şu koyunları ahırın sundurmasına sür.” dedi. “Bütün gece ağılda kalırlarsa üstleri karla örtülür. Önlerine bir kalas koymayı da unutma.”
Gittikçe artan bir öfkeyle: “Peki, ben nasıl gideceğim?” diye sordum.
Soruma karşılık alamadım. Etrafıma bakınca köpekler için bir bakraç dolusu yulaf getiren Joseph’le, ocağın üzerindeki raftan çay fincanlarını alırken yere düşürdüğü kibritleri teker teker yakarak oyalanmaya çalışan Bayan Heathcliff’ten başka kimseyi göremedim.
Joseph, yükünü bıraktıktan sonra odaya şöylece tenkitçi gözlerle bakındı, çatlak sesiyle söylenmeye başladı:
“Herkes bir yana gidip bir şeyler yaparken sen nasıl burada aylak aylak dolaşıyorsun, ben onu anlamıyorum. Sen hiçbir işe yaramazsın. Kulağına da hiçbir söz girmiyor. Kötü âdetlerinden de vazgeçeceğin yok. Tıpkı annen gibi seni de şeytan çarpacak!”
Bir an, bu sözlerin bana söylendiğini sandım. Öfkelenerek ihtiyar budalayı bir tekmeyle dışarı atmak için ona doğru yürüdüm. Bayan Heathcliff’in cevap vermesi beni durdurdu.
“Seni gidi utanmaz, ikiyüzlü bunak seni! Şeytanın adını ağzına alınca çarpılacağını hiç düşünmüyor musun? Sana haber vereyim, beni kızdırmaktan vazgeç yoksa senin işten atılmanı yalvar yakar isteyeceğim.” Kadın, raftan koyu ciltli bir kitap alarak seslendi. “Sana büyücülükte ne kadar ilerlediğimi göstereceğim. Pek yakında da yapamayacağım hiçbir şey kalmayacak. Kızıl inek tesadüfen ölmedi, senin romatizmalarının da alın yazısı olduğuna inanmak güç…”
İhtiyar adam: “Ah! Şeytan kadın, şeytan kadın!” diye söylendi. “Tanrı bizi kötülüklerden korusun.”