Эмили Бронте – Uğultulu Tepeler (страница 5)
Alttaki paragraf:
Catherine bu tasarladıklarını yapmış olmalı ki hemen bundan sonraki cümlede başka bir konuya geçmişti. Gözlerinden sel gibi yaş akıyormuş.
Uyku bastırmış, başım rengi atmış sayfanın üzerine düşmeye başlamıştı. Gözlerim el yazısından kitabın yazılarına kaydı. Kırmızı renkli süslü harflerle yazılmış bir başlık gördüm.
Ne yazık ki iyi hazırlanmamış çayla bozulan sinirlerin tesiri, kötü oluyor. Yoksa böylesine korkunç bir gece geçirmem başka neden ileri gelmiş olabilir ki? Acı çekmenin ne demek olduğunu öğrendiğimden bu yana, buna benzer bir gece daha geçirdiğimi hatırlamıyorum.
Daha kendimden geçmeden rüya görmeye başladım. Güya sabah olmuştu, eve dönmek üzere yola çıkmıştım, Joseph de bana kılavuzluk ediyordu.
Yolumuz birkaç metre kalınlığında karla kaplı; bata çıka ilerlemeye çalışırken yol arkadaşım bir hacı asası almadığım için durmadan beni azarlıyor; asasız eve giremeyeceğimi söylüyor, bana elindeki kocaman topuzlu sopasını böbürlene böbürlene gösteriyor.
Bir an, kendi evime kabul edilebilmek için böyle bir silaha ihtiyacımın olması bana saçma göründü. Derken aklıma başka bir fikir geldi: Ben oraya gitmiyordum; ünlü Jabez Branderham’in
Kiliseye geldik. Yürüyüşe çıktığım zamanlar gerçekten iki-üç kere kilisenin önünden geçmiştim. İki tepe arasında yükseltilmiş bir çukurlukta, bir bataklığın kıyısındadır. Oraya gömülmüş olan birkaç ölünün mumyalanmış gibi sağlam kalmasının da bataklıktaki rutubetli yosunlardan ileri geldiği söylenir. Kilisenin çatısı, bugüne kadar nasılsa sağlam kalmış fakat papaza verilen ücret yılda yirmi sterlin olduğu, iki göz odanın her an bir göz oda hâline gelmesi beklendiği için, hiçbir papaz burada çalışmak istemez; hele cemaatin ona, acından öldüğünü bilse daha çok para vermeyeceğini duyduktan sonra kim gelir ki! Ama rüyamda Jabez’in kalabalık bir cemaati vardı, hepsi de dikkat kesilmişler, onu dinliyorlardı. O da -aman Tanrı’m- ne vaaz verdi! Dört yüz doksan parçaya bölünmüştü, her bölüm de ayrı bir günahla ilgili. Bunları arayıp nereden buldu, onu bilemiyorum; deyimleri de kendine göre öyle bir yorumlayışı vardı ki! Ona göre insan, her durumda değişik günahlar işlemek zorundadır. Bu günahlar da en garip cinsten şeyler… Daha önce hiç aklımın köşesinden geçmeyen şeyler…
Ah, ne kadar da yorulmuştum! Nasıl da kıvrandım, esnedim; başım düştü, sonra gene açıldım. Kendimi çimdikleyip tokatladım, gözlerimi ovuşturdum, ayağa kalkıp tekrar oturdum; Joseph’i dirseğimle dürterek vaazını bitirmeye niyetli olup olmadığını sordum.
Sonuna kadar dinlemeye mahkûmdum. Nihayet, Yetmiş Birincinin Birincisi’ne geldi. İşte o buhranlı anda, bana da bir ilham geldi; kıpırdayıp yerimden kalktım, Jabez Branderham’in hiçbir Hristiyan’ın bağışlamayacağı bir günah işlediğini söylemek istedim.
“Efendim!” diye bağırdım. “Şurada dört duvar arasında oturup bir çırpıda günahlarınızı dört yüz doksan kez bağışladım. Yetmiş defa yedi kere şapkamı alıp çıkmaya hazırlandım -yetmiş kere yedi defa- beni yerime oturmaya zorladınız. Dört yüz doksan birinci ise pek fazla. Ey ölüm eziyetine benimle beraber katlanan kardeşlerim, yakalayın şunu! Onu yere yıkın, lime lime parçalayın ki buralarda izi bile kalmasın!”
Jabez, huşu içinde durduktan sonra: “Asıl parçalanması gereken adam sensin!” diye bağırdı. “Yetmiş kere yedi defa esnedin, yetmiş kere yedi defa ben ruhumun sesini dinledim. İşte bu da bir insanlık zaafıdır, bu da bağışlanabilir diye düşündüm. Yetmiş Birincinin Birincisi ortaya çıktı. Kardeşlerim, onun hakkında yazılı hükmü yerine getirin! Tanrı’nın bütün azizleri böyle bir şeref kazanmıştır.”
Bu son cümle üzerine bütün cemaat hacı asalarını kaldırarak üzerime yürüdü. Benim ise savunacak hiçbir silahım yoktu, onun için en yakınımda bulunan, üstelik en canavarca bana saldıran Joseph’in sopasını almaya çalıştım. Karışıklık arasında, sopalar birbiriyle çarpıştı, benim başıma yöneltilmiş sopaların başkalarınınkilere indiğini gördüm. Kilisenin içi, karşılıklı vuruşmalarla inildiyordu. Herkesin eli en yakın komşusunun yakasındaydı. Branderham de boş durmamak için olanca gücüyle kürsüyü yumruklayıp ortalığı gümbürdetiyordu, öyle ki sonunda uyanıp derin bir oh çekmeme de bu gürültü sebep oldu.
Bu gürültüyü koparan neydi, kavgada Jabez’in rolünü kim oynamıştı? Sadece pencereme değen bir köknar dalı! Rüzgâr uğuldayarak estikçe ağacın kuru kozaları da cama vuruyordu.
Bir süre kuşku içinde dinledim; gürültünün sebebini anladıktan sonra öbür yanıma dönüp uykuya dalmış, gene rüya görmeye başlamıştım; hem de birincisinden daha kötü bir rüya.
Bu defa da meşe dolabın içinde yattığımı hatırlıyorum. Rüzgârın uğultusunu, karların savruluşunu, köknarın o aldatıcı vuruşunu da duyuyor; bu gürültünün sebebini de uyanıkmışım gibi biliyordum. Fakat bu patırtı beni o kadar rahatsız ediyordu ki mümkünse hemen durdurmaya karar verdim. Kalkıp pencereyi açmaya çalıştım sanıyorum. Kanadın kancası yuvasına sıkışmış, açılmıyordu. Bunu uyanıkken de görmüştüm ama unutmuşum.