Эмили Бронте – Uğultulu Tepeler (страница 6)
“Ne yapıp yapıp bu gürültüyü durdurmalıyım!” diye söylendim, camı yumruğumla kırıp dalı yakalamak için kolumu dışarı uzattım ama parmaklarım dal yerine, soğuktan buz gibi olmuş küçücük bir eli yakalamıştı.
Bir kâbus görmüş gibi dehşete kapıldım. Kolumu geriye çekmeye çalıştım; el, sıkı sıkı yapışmış, bırakmıyordu. Son derece hüzünlü bir ses: “Beni içeri alın… Beni içeri alın!” diye yalvardı.
Elimi kurtarmaya çalışarak:
“Kimsin sen?” diye sordum.
Ses titreyerek cevap verdi:
“Catherine Linton’ım ben. (Aklıma neden Linton adı geldi? Earnshaw adını, Linton adından belki yirmi kere daha fazla okumuştum.) Eve geldim. Kırda yolumu kaybetmiştim!”
O konuşurken pencerede belli belirsiz bir çocuk yüzünün göründüğünü de fark ettim. Dehşet beni de zalim yapmıştı; o yaratığı defetmek için boşuna uğraştığımı anlayınca bileğini kırık cama doğru çektim, kanlar fışkırıp çarşafı ıslatıncaya kadar camın üzerinde ileriye geriye sürttüm. O ise hâlâ: “Beni içeri alın!” diye sızlanıyor, elimi de bir türlü bırakmıyordu. Korkudan deliye dönmüştüm.
Nihayet: “Seni içeri nasıl alabilirim?” dedim. “Seni içeri almamı istiyorsan beni rahat bırak.”
Parmakları gevşedi; elimi hemen içeri çektim, kitapları acele acele pencerenin önüne üst üste dizdim, sonra da o acıklı yalvarışları duymamak için kulaklarımı tıkadım.
Bir çeyrek saatten fazla kulaklarım tıkalı kaldı, sonra tekrar dışarıyı dinleyince o acıklı iniltilerin devam ettiğini duydum.
“Defol!” diye haykırdım. “Seni asla içeri almam, yirmi yıl yalvarsan gene almam!”
Dışarıdaki ses kederli kederli: “Zaten yirmi yıl oldu.” diye söylendi. “Ben yirmi yıldır kayıp bir çocuğum.”
Derken dışarıdan hafif bir tırmalama sesi geldi, biri itmiş gibi kitaplar oynadı.
Yerimden fırlamaya çalıştım, bir parmağımı bile yerinden kıpırdatamadım; bunun üzerine, korku içinde bir çığlık kopardım.
Çığlık koparmanın hiç de bir kurtuluş yolu olmadığını anlayınca büsbütün şaşırdım. Yatak odama telaşlı ayak sesleri yaklaşıyordu. Birisi güçlü bir elle kapıyı itip açtı, yatağın üstündeki dört köşe deliklerden içeri ışık sızdı. Oturduğum yerde titriyor, bir yandan da alnımda biriken terleri siliyordum. İçeri giren de ne yapacağına karar verememiş gibiydi, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
En sonunda, yarı fısıltılı bir sesle konuştu. Sorusuna karşılık beklemediği belliydi.
“Kimse var mı burada?”
En iyisi orada olduğumu açıkça söylemekti çünkü gelenin Heathcliff olduğunu sesinden, konuşmasından anlamıştım; sessiz durursam, içeriyi aramak isteyeceğinden korkuyordum.
Bu düşünceyle, dönüp hücremin kapaklarını açtım. Bu davranışımın yarattığı etkiyi kolay kolay unutamayacağım.
Heathcliff, oda kapısına yakın duruyordu; üstünde bir gömlek, bir pantolon vardı. Elindeki mum eridikçe parmaklarına akıyordu, yüzü de arkasındaki duvar gibi bembeyazdı. Meşe kapaklar gıcırdamaya başlayınca yıldırım çarpmış gibi sarsıldı; mum elinden fırlayıp birkaç adım ötesine düştü; öylesine şaşkın ve heyecanlıydı ki eğilip mumu alacak hâli yoktu.
Onu bu korkaklığının daha fazla görülmesinden duyacağı utançtan kurtarmak için:
“Burada misafirinizden başka kimse yok.” dedim. “Uykuda korkunç bir rüya görürken bağırmak talihsizliğine uğradım. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim.”
“Tanrı kahretsin seni, Lockwood! Keşke burada olacağına…” Ev sahibim mumu elinde dik tutamayacağını anlayınca bir sandalyenin üzerine bıraktı.
Sonra tırnaklarını avuçlarına geçirerek sordu:
“Seni bu odaya kim soktu?” Dişlerini sıkmış, gıcırdatıyordu. “Kim soktu? Onları hemen şimdi evimden defedeceğim!”
Kendimi yere atıp acele acele üstümü başımı giymeye çalışırken: “Hizmetçiniz, Zillah getirdi.” dedim. “Onu kovsanız da umurumda değil Bay Heathcliff, o çoktan bunu hak etti. Bana öyle geliyor ki kadın beni kullanıp buranın tekin olup olmadığını anlamak istedi. Eh, doğrusu burası tekin değil. Hayaletlerle, gulyabanilerle dolu… Burayı kapalı tutmakta haklısınız, emin olun. Hiç kimse böyle bir inde uyumasına izin verildi diye size teşekkür etmez.”
Heathcliff: “Ne demek istiyorsun?” dedi. “Burada ne yapıyorsun? Buraya geldiğine göre bari yat da geceyi geçir ama Tanrı aşkına bir daha öyle korkunç çığlık koparma… Gırtlağın kesilmedikçe bu sesi çıkarman mazur görülmez.”
“O küçük şeytan, pencereden içeri girebilseydi belki de beni boğazlayacaktı.” diye karşılık verdim. “Konuksever dedelerinizin işkencelerine artık katlanmayacağım. Sayın Rahip Jabez Branderham, anne tarafından akrabanız değil miydi? Ya o küçük yaramaz Catherine Linton ya da Earnshaw mu, her neyse -durmadan isim değiştiriyordu herhâlde- kötü ruhlu küçük?.. Yirmi yıldır dünyayı yürüye yürüye dolaşıyormuş, bana öyle dedi. İşlediği günahların cezasını böylelikle çektiğine şüphem yok.”
Bu sözleri söyler söylemez, kitapta Heathcliff ile Catherine’in adları arasında yakın bir bağlantı bulunduğunu hatırladım, bunu nasılsa unutmuşum. Düşüncesizliğimden ötürü yüzüm kızardı, kırdığım potun farkında olduğumu daha fazla belli etmeden acele acele şöyle dedim:
“Gerçek şu, efendim: Gecenin bir kısmını…” Sözlerimin burasında gene durdum. “Eski kitapları karıştırarak geçirdim.” diyecektim ama böylece, eski kitapların asıl konularıyla beraber boş yerlerine elle yazılmış olanlarını da okumuş olduğumu açığa vurmuş olacaktım. Onun için, potumu düzeltmek üzere: “Pencere kenarına çiziktirilmiş isimleri heceleyerek geçirdim.” dedim. “Çok can sıkıcı, sayı saymak kabîlinden uyku getirici bir iş. Ya da…”
Heathcliff, çılgın bir vahşi gibi gürledi:
“Benimle bu şekilde konuşmaktan maksadın ne olabilir? Benim çatımın altında buna nasıl cesaret edebiliyorsun? Tanrı’m, bu adamın böyle konuşması için çıldırmış olması gerek!”
Heathcliff, öfkeyle elini alnına vurdu. Bu sözlere kızmak mı yoksa konuşmaya devam etmek mi gerektiğini bilmiyordum fakat sözlerimden öylesine etkilenmiş görünüyordu ki ona acıdım, sözü gene gördüğüm rüyalara getirdim. Daha önce Catherine Linton’ın adını bile duymadığımı fakat tekrar tekrar okuduğum için hayal gücümün irademin dışına çıktığı bir sırada, bu isme uygun bir şekli görür gibi olduğumu anlattım.
Ben konuşurken Heathcliff de ağır ağır yatağın gerideki hücresine doğru çekilmiş, nihayet oturmuştu. Bulunduğu yerden görünmüyordu. Kesik kesik, düzensiz soluk alışlarından aşırı heyecanını gidermeye çalıştığını anlamıştım.
Şaşkınlığını fark ettiğimi belli etmek istemediğim için, giyinirken kasten fazla gürültü yaptım; saatime baktım, gecenin uzunluğu konusunda bir şeyler söylemeye koyuldum.
“Saat daha üç bile olmamış. Altıya geldiğine yemin edebilirdim. Burada zaman duruyor… Herhâlde akşam saat sekizde odalarımıza çekilmiş olacağız.”
Ev sahibim iniltisini güçlükle bastırıp duvara vuran gölgesinden anladığıma göre de koluyla gözlerinin yaşını silerek: “Kışın daima dokuzda yatıp dörtte kalkarız.” dedi. “Benim odama gidebilirsiniz, Bay Lockwood. Bu kadar erken aşağıya inerseniz, herkes rahatsız olur. Sizin o çocukça bağırışınız bana uykuyu haram etti.”
“Benim de uykum kaçtı.” dedim. “Gün ağarıncaya kadar bahçede dolaşacağım, sonra gideceğim. Bir daha da sizi tedirgin edecek değilim, korkmayın. Köyde olsun şehirde olsun, insanlar arasında yaşamanın zevkli bir tarafını araştırmak derdinden artık kurtuldum. Aklı başında bir kimse, dostluk konusunda kendi kendine yetmeli.”
Heathcliff: “Aman ne hoş bir dostluk!” dedi. “Mumu al, canın nereye istiyorsa git. Ben de hemen yanına geleceğim. Yalnız avludan uzak dur; köpekler bağlı değil, eve de girme, Juno orada nöbette… Hayır, hayır; sen sadece merdivenlerle koridorlarda dolaşabilirsin. Tamam, yürü bakalım. İki dakika sonra ben de geleceğim.”
Emrin, odadan çıkmama dair olan kısmını yerine getirdim. Dar koridordan nereye gidildiğini bilmediğim için olduğum yerde, kımıldamadan durdum. Ev sahibimin aklı başında görünüşüyle hiç de bağdaşmayan boş inançları olduğunu görüyordum.
Yatağın üzerine çıktı, kanatları hızla açtı, gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı.
“Gir içeri, gir içeri!” diye hıçkırdı. “Cathy, ne olur gel… Ah, ne olur bir kere daha gel… Ah, benim biricik sevgilim! Bu defa beni duy. Catherine, nihayet!”
Hayalet gene kendisinden beklenen oyunu oynamıştı. Varlığını göstermiyordu ama karla karışık rüzgâr, hızla içeriye girmiş hatta benim bulunduğum yere kadar gelip ışığı söndürmüştü.
Bu rüzgâr dalgasıyla beraber gelen rahatlama duygusunda öyle ürkütücü bir şey vardı ki heyecanımdan bunun saçmalığını fark edemedim. Adamın anlattıklarını dinlediğim için kendi kendime kızarak, üzüntüye sebebiyet verdiğimden ötürü o saçma rüyalarımı anlatmış olmaktan dolayı da pişmanlık duyarak, oradan ayrıldım ama bu üzüntünün sebebini de anlamaktan âcizdim.
Dikkatli dikkatli aşağıya indim, arka mutfağa girdim, üzeri külle örtülmüş ateşten elimdeki mumu yaktım.
Burada, beni kızgın kızgın tıslayarak karşılayan çizgili bir tekir kediden başka kimse yoktu.
Daire dilimleri biçiminde iki tahta kanepe, ocağın başını hemen hemen kaplamış gibiydi; bunlardan bir tanesine ben uzandım, öbürüne de tekir kedi yerleşti. Bulunduğumuz yere başka biri gelmeden ikimiz de uyuklamaya başlamıştık. Derken Joseph, tavan arasına çıkıp gözden kaybolan ağaç merdivenden inmeye başladı. Bu merdiven onun inine gidiyordu besbelli.