18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Эмили Бронте – Uğultulu Tepeler (страница 8)

18

“Bayan Heathcliff mi? Çok iyi görünüyor, çok da güzel fakat bana sorarsan pek de mutlu değil gibi.”

“Vah yavrucak! Buna hiç şaşmam. Bey’i nasıl buldunuz?”

“Biraz kaba bir adam, Bayan Dean. Öyledir, değil mi?”

“Testere ucu gibi kaba, kaya gibi de serttir. Onunla ne kadar az düşüp kalkarsanız o kadar iyi olur.”

“Hayatında pek çok inişlerin çıkışların bulunması onu bu derece kaba bir adam yapmış olmalı. Geçmişi hakkında bir şeyler biliyor musunuz?”

“Onun hayatı guguk kuşunun hayatına benzer, efendim. Nerede doğduğu; anasının, babasının kim olduğu, başlangıçta nasıl para kazandığı bir yana, geri kalan her şeyini bilirim. Zavallı Hareton da tüyü bitmeden yuvadan atılan son leylek yavrusundan farksızdır. Talihsiz çocuğun nasıl insafsızca dolandırıldığını bu dolaylarda kendisinden başka bilmeyen yoktur.”

“Doğrusu Bayan Dean, bana komşularım hakkında biraz bilgi vermekle büyük bir iyilikte bulunmuş olacaksın. Şimdi yatağa girersem dinlenebileceğimi hiç sanmıyorum; onun için şöyle bir saat kadar otur da gevezelik edelim.”

“A, hayhay efendim. Yalnız, gidip dikişimi alayım, ondan sonra istediğiniz kadar otururum. Ama siz üşütmüşsünüz; titrediğinizi gördüm. Biraz lapa yemelisiniz, iyi gelir.”

İyi yürekli kadın telaşla gitti, ben de ocakbaşına biraz daha yaklaştım. Başım yanıyor, vücudumun geri kalan yerleri üşüyordu; üstelik bütün sinirlerim gerilmiş, budalaca denilebilecek kadar heyecanlanmıştım. Bu ise beni rahatsız etmiyordu ama bugünün, dünün olaylarının üzerinde ciddi bir etki yaratmasından korkuyordum.

Kadın, çok geçmeden dumanı tüten bir kâseyle, bir de dikiş sepetiyle geldi. Kâseyi ocağın üzerine koyduktan sonra iskemlesini çekip oturdu, beni bu derece arkadaş canlısı bulmaktan pek memnun olduğu belliydi.

Hikâyesine başlaması için yeni bir davet beklemeden, anlatmaya koyuldu:

Ben buraya gelmeden önce her günüm Uğultulu Tepeler’de geçerdi. Çünkü annem, Hareton’ın babası olan Bay Hindley Earnshaw’nun dadılığını yapmıştı, ben de çocuklarla oynamaya alışkındım. Getir götür işlerine de bakar, hasat işlerine yardım ederdim. Her zaman, kim ne isterse yapmaya hazır, çiftlikte dolanır dururdum.

Güzel bir yaz sabahı -hiç unutmam hasat yeni başlamıştı- Bay Earnshaw yani Büyük Bey, aşağıya indi. Yol kıyafeti giymişti. Joseph’e o gün yapılması gereken işleri sıraladıktan sonra bize yani Hindley’e, Cathy’ye, bana döndü -ben de onlarla beraber yulaf lapası yiyordum- oğluna seslendi:

“E, oğul ben bugün Liverpool’a gidiyorum. Sana ne getireyim? Ne istiyorsan söyleyebilirsin; yalnız, küçük bir şey olsun çünkü oraya yürüyerek gidip geleceğim; gidiş de geliş de yüz kilometre, yani bir hayli uzun yol…”

Hindley, bir keman istedi. Bey sonra da Cathy’ye ne istediğini sordu. Kız o zaman daha altı yaşında bile yoktu ama ahırdaki atların hepsine binebilirdi, o da bir kırbaç istedi.

Bey, beni de unutmamıştı çünkü ara sıra çok sert görünmesine rağmen iyi kalpli bir adamdı. Bana da bir cep dolusu elma ile armut getirmeyi vadetti. Çocuklarıyla öpüşüp vedalaştıktan sonra yola çıktı.

Onun yokluğu pek uzun gelmişti. Yolculuk üç gün sürecekti. Cathycik durmadan babasının ne zaman döneceğini soruyordu. Bayan Earnshaw onun, üçüncü günün akşamı yemek vaktinde eve geleceğini hesaplamıştı, onun için de yemek saatini geciktirdikçe geciktiriyordu. Bey, görünürlerde yoktu. Nihayet çocuklar da boyuna bahçe kapısına koşmaktan usanmışlardı.

Derken hava karardı, hanım onları yatağa yatırmak istedi ama onlar, biraz daha oturmak için acıklı acıklı yalvardılar. Saat on bire doğru, kapının kolu yavaşça kalktı ve Bey içeri girdi. Kendini hemen bir koltuğa attı. Hem gülüyor hem de inildiyordu.

Ev halkına da neredeyse ölecek duruma geldiğini, bunun için ondan uzak durmalarını söyledi. Bir daha da kendisine üç ülkeyi birden bağışlayacak olsalar bile böyle bir yürüyüşe katlanmayacağını söylüyor: “Sonunda ölüme gidecek olduktan sonra ne değeri var!” diyordu.

Sonra, kollarına sarılı olarak tuttuğu paltosunu açarak: “Şuraya bak, hanım!” dedi. “Ben ömrümde böyle şey görmemiştim. Gerçi şeytanın ininden çıkmış gibi kapkara bir şey ama sen onu Tanrı’nın bir hediyesi olarak kabul etmelisin.”

Hepimiz çevresine toplandık. Ben, Cathy’nin başının üstünden bakınca yürüyecek, konuşacak kadar büyük; üstü başı lime lime olmuş, kara saçlı, pis bir çocuk gördüm. Yüzü de onun Catherine’den büyük olduğunu gösteriyordu ama ayaküstü bırakılınca etrafına şaşkın şaşkın bakındı, hiçbirimizin anlamadığı bir şeyler mırıldandı durdu. Ben korkmuştum, Bayan Earnshaw da onu kapı dışarı etmeye hazırdı. Parladı da: Kendi çocuklarının bakımı, büyütülmesi yetmiyormuş gibi bir de bu Çingene piçini eve getirmenin âlemi var mıydı? Bey bu çocuğu ne yapacaktı? Yoksa aklını mı oynatmıştı?

Bey, meseleyi anlatmaya çalıştı ama yorgunluktan yarı ölü gibiydi. Hanımın bağırıp çağırmaları arasında, Bey’in anlattıklarından öğrendiğime göre çocuk evsiz barksızmış, açlıktan ölmek üzere Liverpool sokaklarında dolaşıyormuş. Bey onun kime ait olduğunu araştırmış ama kimsenin sahip çıkmadığını görmüş, parası da vakti de kıt olduğu için oralarda boş yere masraf etmektense yanına alıp evine getirmeyi düşünmüş çünkü orada bırakmamaya bir kere karar vermiş.

Eh, sonunda bizim hanım, bir-iki söylendikten sonra yatıştı. Bay Earnshaw da bana çocuğu bir güzel yıkamamı, temiz üst baş verip çocukların yanına yatırmamı söyledi.

Hindley ile Cathy, ortalık yatışıncaya kadar olup bitenleri seyredip söylenilenleri dinlemekle yetinmişlerdi. Sonra ikisi de babalarının vadettiği hediyeleri aramak üzere ceplerini karıştırmaya başladılar. Hindley, on dört yaşında kocaman bir oğlandı ama babasının paltosunun arasından bir kemanın, kırık dökük parçalarını çıkarınca hüngür hüngür ağlamaya başladı. Cathy de babasının bu yabancı çocukla uğraşayım derken kırbacı düşürüp kaybettiğini öğrenince çocuğa sırıttıktan sonra yüzüne tükürdü, katlandığı bu zahmetlere karşılık da kibar davranmasını öğrenmek için, babasından bir güzel tokat yedi.

Çocuklar yeni geleni, değil yataklarına almak, odalarına bile sokmak istemediler. Ben de başka bir çıkar yol bulamadığım için, çocuğu merdiven başına bırakıverdim. Ertesi sabah, çekip gitmiş olduğunu görürüz diye umuyordum. Tesadüfen mi yoksa Bey’in sesini duyduğu için mi, orasını bilemeyeceğim çocuk, Bay Earnshaw’nun kapısına gelmiş, Bey de dışarı çıkarak onu orada bulmuş. Çocuğun oraya nasıl gittiği araştırıldı. Herkes sorguya çekildi. Ben de suçumu itiraf etmek zorunda kaldım. Korkaklığımdan, insaniyetsizliğimden dolayı evden kovuldum.

İşte Heathcliff’in aile içine ilk girişi, böyle oldu. Kovulmamı süresiz sürgün cezası olarak kabul etmediğim için, birkaç gün sonra eve dönmüştüm. Çocuğa “Heathcliff” adını verdiklerini öğrendim. Bu, bebekken ölen oğullarının adıydı. O zamandan beri de çocuğun hem adı hem de soyadı olarak kaldı.

Cathy ile çocuk artık pek sıkı fıkı dost olmuşlardı. Hindley ise ondan nefret ediyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de nefret ediyordum. İkimiz de fırsat buldukça canını yakıyorduk çünkü ben yaptıklarımın haksızlık olduğunu akıl edemiyordum. Hanımım da ona karşı haksız davranıldığını gördüğü zamanlar onu korumak için bir tek söz söylemiyordu.

Somurtkan, sabırlı bir çocuğa benziyordu; belki de kötü muamele görmeye alışmıştı. Hindley’in tokatlarına gözlerini kırpmadan, bir damla gözyaşı akıtmadan dayanırdı. Benim çimdiklerime de sanki kimsenin suçu olmadan kazara kendi canını yakmış gibi gözlerini kapayıp bir kere içini çekerek katlanırdı.

İhtiyar Bay Earnshaw, kendi deyimiyle bu “zavallı babasız çocuğa” oğlunun işkence ettiğini, onun da her şeye dayandığını öğrenince deliye döndü. Heathcliff’e karşı garip bir düşkünlüğü vardı. Onun her söylediğine de inanırdı. Şunu da söyleyeyim ki çocuk az konuşurdu ama çoğunlukla da doğruyu söylerdi. Bey, onu Cathy’den daha çok severdi. Hoş, Cathy de babasının gözdesi olamayacak derecede yaramaz, inatçı bir kızdı ya…

Böylece Heathcliff, daha başlangıçta evin içine bir tatsızlık getirmişti. İki yıl sonra Bayan Earnshaw ölünce evin oğlu, babasını bir arkadaş gibi değil, bir zorba gibi; Heathcliff’i de onu baba sevgisinden yoksun bırakıp onun yerini almaya çalışan biri olarak görmeye başlamış, uğradığı haksızlıkları düşüne düşüne de huysuz bir insan olmuş çıkmıştı. Ben, bir süre ona hak verdim ama çocukların hepsi, kızamığa yakalanıp da onların her şeyiyle benim ilgilenmem gerekince fikrim değişti. Heathcliff’in durumu çok tehlikeliydi, hastalığının en ağır zamanlarında benim başından ayrılmamamı istedi; ona büyük bir iyilikte bulunduğumu sanıyor, bu şekilde davranmamın görevim olduğunu aklına bile getirmiyordu besbelli. Her neyse şunu da söyleyeyim, bakıma muhtaç hasta çocukların en uslusu, en söz dinleyeni oydu. Onunla ötekiler arasındaki fark, beni daha tarafsız davranmaya zorladı. Cathy ile ağabeyi beni müthiş yoruyordu; öbürü ise sert yaratılmış olmaktan çok, uysal yaradılışlı olduğu için kuzu gibi sesini çıkarmadan yatıyordu.

Hastalığı yendi. Doktor, bunun büyük ölçüde benim sayemde olduğunu söylüyor, hasta bakıcılığımı övüyordu. Bu sözler beni çok sevindirdi, sayesinde iltifat kazandığım çocuğa karşı da içimde bir yakınlık duymaya başladım. Böylece Hindley, son müttefikini de kaybetmiş oluyordu. Yalnız ben gene de Heathcliff’e fazla düşkün değildim; çoğu kere efendimin bu, hiçbir zaman minnet duygusu beslemeyen somurtkan çocuğa neden bu derece değer verdiğine de akıl erdiremezdim. Kurtarıcısına karşı saygısız davranmazdı; sadece duygusuzdu. Yalnız, Bey’in kalbindeki yerini de bir sözle, bütün ev halkının onun isteğini yapmak için seferber olacağını da pekâlâ bilirdi.