Эмили Бронте – Uğultulu Tepeler (страница 2)
Deniz kıyısında, güneşli havaların tadını çıkarmaya çalışırken pek şahane bir yaratıkla tanışmıştım. O, benimle ilgilenmedikçe gerçek bir tanrıçaydı. Aşkımı asla sözlerle açıklamamıştım ama bakışların da bir dili varsa dünyanın en aptal insanı bile benim bakışlarımdan ona, deli divane âşık olduğumu anlayabilirdi. En sonunda o da beni anladı, bakışlarıyla cevap verdi. Hem de bakışların en tatlısıyla… Peki, ya ben ne yaptım? Utanarak itiraf ediyorum, buz gibi kesilip tıpkı bir salyangoz gibi kabuğuma çekildim. Her bakışım, biraz daha soğuk biraz daha uzaktı. Sonunda, zavallı masum yavrucak duygularından şüphelenmeye başladı, yaptığı hatanın verdiği şaşkınlık içinde, oradan uzaklaşmaları için annesini zorladı. Durumun böyle ilginç bir şekil almasıyla da kalpsiz damgasını yedim. Bunu ne kadar hak etmediğimi de ancak ben bilirim.
Ocak taşının yanında, ev sahibimin yöneldiği sandalyenin karşısında bir sandalyeye oturdum; aradaki sessizliği, yavrularının yanından uzaklaşan dişi köpeği okşayarak geçiştirmeye çalıştım. Köpek de dudakları kıvrılmış, beyaz dişleri sulanmış, tıpkı bir kurt gibi ayağımın arkasını ısırmaya hazırlanıyordu. Benim okşayışım, köpeğin uzun uzun hırıldamasına sebep oldu.
Bay Heathcliff köpeğin hırıltısından farksız bir sesle: “Hayvanı rahat bıraksan iyi olur!” dedi. Ayağıyla köpeğe bir tekme vurarak hayvanın şiddet gösterisini önledi. “Şımartılmaya alışık değildir. Zaten süs köpeği olarak beslenmiyor.” dedi. Sonra yan kapıya giderken tekrar bağırdı:
“Joseph!”
Joseph, kilerin derinliğinden anlaşılmaz bir şeyler geveledi ama yukarı çıkmaya da hiç niyeti olmadığı belliydi. Bunun üzerine efendisi, beni o dişi canavarla, ayrıca benim her hareketimi kıskanç bakışlarla gözlemeyi bu dişi köpekle paylaşan bir çift çoban köpeğiyle baş başa bırakıp aşağıya indi.
Hayvanların köpek dişleriyle ilişki kurmaya pek meraklı olmadığım için gık demeden, kımıldamadan oturdum ama onların sessiz hareketlerden pek bir şey anlamayacaklarını tahmin ettiğim için, üçlü gruba kaş oynatıp göz kırpmaya başladım. Yüzümün aldığı şekillerden biri, köpek hanımı pek rahatsız etmiş olacak ki birden öfkeyle kucağıma atladı. Onu geri itip hemen masanın arkasına çekildim. Bu olay, bütün sürüyü ayağa kaldırmıştı. Yarım düzine, değişik boyda, değişik yaşta dört ayaklı canavarlar, saklandıkları köşelerden çıkıp ortaya geldiler. Topuklarımın, paltomun eteklerinin saldırıya uğradığını hissediyordum. Saldırıların şiddetlice olanlarını ocağın demiriyle, gücüm yettiği kadar önlemeye çalışıyordum, bir yandan da huzura kavuşmak için ev halkından yardım istemek amacıyla bağırmaya başlamıştım.
Bay Heathcliff’le uşağı, kilerden insanı çıldırtacak derecede büyük bir soğukkanlılıkla çıktılar. Ocakbaşında müthiş bir vaveyladır koptuğu hâlde, onların her zamankinden birazcık daha hızlı yürüdüklerini sanmıyorum.
Neyse ki mutfağın sakinlerinden biri; eteğinin bir ucu beline sokulmuş, kolları çıplak, yanakları fırın ateşinden kızarmış, şişman bir kadın, elindeki tavayı sallayarak geldi. Zehir gibi diliyle tavasını silah olarak kullandı da fırtına diniverdi. Efendisi sahneye geldiği zaman da kadın, odanın ortasında fırtınadan sonra dalgalanan deniz gibi kabara kabara nefes alıp veriyordu.
Evin beyi, hele beni o kaba karşılayışından sonra güçlükle dayanabileceğim bir tavırla yüzüme bakarak sordu:
“Ne herzeler yeniyor burada?”
“Ne herzeler yenmiyor ki!” diye mırıldandım. “Cin çarpmış bir domuz sürüsü bile sizin şu hayvanlarınızdan daha kötü ruh taşıyamaz, Beyefendi. Misafirlerinizi aç kaplanların ortasına bırakırsanız daha iyi edersiniz.”
Şişeyi önüme koyup masayı düzeltmeye çalışırken:
“Onlar hiçbir şeyi ellemez, kimselere dokunmazlar.” dedi ve ekledi.
“Köpeklere uyanık olmak yaraşır. Bir bardak şarap içer misiniz?”
“Hayır, teşekkür ederim.”
“Isırmadılar ya?”
“Öyle bir şey olsaydı ısıranın hesabını görürdüm.”
Heathcliff rahatlayarak gülümsedi:
“Hadi hadi! Bay Lockwood…” dedi. “Korktunuz. Azıcık şarap için. Bu eve misafir o kadar seyrek gelir ki ben de köpeklerim de onlara karşı nasıl davranacağımızı bilemeyiz. Sağlığınıza, efendim.”
Başımı eğdim, bu temenniye aynen karşılık verdim. Bir alay adi köpeğin adice davranışına küsüp oturmanın budalalık olacağını anlamaya başlamıştım. Sonra, bu adamın benimle fazla eğlenmesini de istemiyordum, çünkü hâlinden bunu sezmiştim.
O da herhâlde iyi bir kiracıyı kızdırmanın saçma bir iş olduğunu düşünmüştü ki sizli bizli konuşmayı bırakmış, beni ilgilendireceğini tahmin ettiği konularda samimi bir ifadeyle konuşmaya başlamıştı. Konu da benim herkesten uzak yaşamak için seçtiğim bölgenin iyi ya da kötü taraflarıydı.
Değindiğimiz konularda onun çok bilgili olduğunu fark ettim. Eve gitmek üzere ayrılmadan önce de ertesi gün onu tekrar ziyaret edebileceğimi söylemek cesaretini buldum.
Kendisini tekrar rahatsız etmemi istemediği muhakkaktı. Fakat ben gene de gideceğim. Onun yanında ben kendimi çok daha insancıl buluyorum. Bu da şaşılacak bir şey…
2
Dün öğleden sonra hava sisli, soğuktu. Çamurlara, çalılara bata çıka Uğultulu Tepeler’e gitmeye çalışmaktansa vaktimi çalışma odamda ocağın başında geçirmeye hemen hemen kararlıydım. Yalnız, yemekten sonra tembellik etme düşüncesiyle merdivenleri çıkıp odaya girdiğim zaman bir hizmetçi kızın, fırçalar, süpürgeler arasında odanın ortasına diz çökmüş olduğunu gördüm. Ocağın ateşine kül atıp söndürürken de öyle toz çıkarıyordu ki… (Ben on iki ile bir arasında yemek yerim. Evle beraber devredilmiş olan kâhya kadın, benim saat beşte de yemek yemek isteyebileceğimi anlayamıyordu ya da anlamak istemiyordu.) Bu manzara beni hemen geri dönmeye zorladı; şapkamı aldım, yedi kilometrelik bir mesafeyi yürüdükten sonra Heathcliff’in bahçe kapısına ulaştım. Tam bu sırada lapa lapa yağmaya başlayan karın tüy gibi serpintilerinden kurtuldum.
O çıplak tepe üzerinde toprak dondan sertleşmişti. Hava da beni iliklerime kadar titretti. Zinciri kaldıramayınca üzerinden atladım. İki yanı böğürtlenli o taş döşeli yoldan koşa koşa kapıya geldi; parmaklarım uyuşuncaya, köpekler havlamaya başlayıncaya kadar da durmadan kapıya vurdum.
İçimden: “Sefiller!” diye mırıldanıyordum. “Bu misafirsevmezliğiniz yüzünden hemcinslerinizden ayrı düşmeyi hak ettiniz. Ben hiç olmazsa güpegündüz kapımı kilitli tutmayı düşünmezdim. Ama bana vız gelir… Nasıl olsa içeri gireceğim!”
Bu kararı verdikten sonra kapının tokmağını kavradım ve hırsla salladım. Sirke suratlı Joseph, ahırın yuvarlak pencerelerinin birinden başını uzattı.
“Burada ne işin var?” diye bağırdı. “Efendiyi arıyorsan orada kümeste, ahırın az ilerisinde. Onunla konuşacaksan oraya git!”
Buna karşılık ben: “İçeride kapıyı açacak kimse yok mu?” diye bağırdım.
“Hanımdan başka hiç kimse yok, o da sana kapıyı hiç açmaz, akşama dek vursan da gene açmaz.”
“Niçin? Benim kim olduğumu ona söylemez misin, Joseph ha?”
“Ben mi? Aah, ben bu işe karışmam!” diye söylenirken başı pencereden kayboldu.
Kar şiddetini artırmıştı. Bir kere daha denemek için tokmağı kavradım. O sırada, arka avluda omuzunda başak tırmığıyla ceketsiz bir delikanlı belirdi, peşinden gitmemi işaret etti. Çamaşırhaneyi geçip kömürlüğü, tulumbayı, güvercin kafesini geride bıraktıktan sonra, daha önce buyur edildiğim o büyük, iç açıcı, ılık salona vardık.
Kömür, odun karışımı ile yanan ocağın ateşi, salona girer girmez insanın yüzüne vuruyordu. Üzeri bol akşam yemekleriyle dolu masanın yanı başında da varlığından hiçbir zaman şüphe etmediğim “hanım”ın oturduğunu görmek hoşuma gitti.
Başımla selam verdim, bana oturmamı söylesin diye bekledim. Kadın, koltuğuna yaslanarak bana baktı, hiç sesini çıkarmadığı gibi yerinden de kıpırdamadı.
“Hava çok sert.” dedim. “Uşaklarınızın vurdumduymazlığının cezasını ne yazık ki kapınız çekiyor, Bayan Heathcliff. Onlara sesimi duyuruncaya kadar kapıyı bir hayli hırpaladım.”
Kadın ağzını hiç açmadı. Ben ona baktım, o bana baktı. Gözlerini benden hiç ayırmıyordu. Soğuk, sevimsiz; insana utanç verecek, canını sıkacak bir ifadeyle bakıyordu.
Delikanlı, boğuk bir sesle: “Oturun.” dedi. “Bey de neredeyse gelir.”
Dediğini yaptım, bir şeyler kekeledim; sonra beni ikinci defa görünce tanıdığını belli etmek için kuyruğunu sallayan o alçak Juno’ya seslendim.
“Çok güzel bir hayvan.” diye yeniden laf açtım. “Yavrularını dağıtmayı düşünüyor musunuz, Hanımefendi?”
Sevimli ev sahibesi, Heathcliff’ten bile daha sert bir tavırla:
“Onlar benim değil!” diye söylendi.
Ben de kediye benzer yaratıklarla dolu yastığa doğru dönerek:
“Sizin gözdeleriniz şunlar olmasın?” dedim.
Kadın, öfkeli: “Aman! Ne de gözde olacak şeyler!” dedi.
Aksilik bu ya, bunlar meğer bir yığın ölü tavşanmış. Gene kem küm ettim, ocağa yaklaşıp havanın kötülüğü konusundaki sözlerimi tekrarladım.
Kadın yerinden kalkıp ocağın rafı üzerindeki boyalı çay bardaklarından ikisini almaya uzanırken:
“Dışarı çıkmamalıydınız.” dedi.
Daha önce kadın gölgede kalmıştı, şimdi ise onu iyice görebiliyordum. Zayıf ve nahifti, genç kızlık çağını henüz geçmiş olmalıydı. Vücudu güzeldi, yüzü de şimdiye kadar gördüğüm küçük yüzlerin en şiriniydi. Lepiska… Hayır, altın sarısı bukleler narin boynuna doğru sarkıyordu, bakışları biraz daha yumuşak olsaydı onlara kimse dayanamazdı… Ama Tanrı’ya şükür, bu gözlerdeki tek ifade, küçük görme ile çaresizlik arası, bu gözlere hiç de yakışmayan bir ifadeydi.