Джером Клапка Джером – Aylak bir adamdan aylak düşünceler (страница 4)
Hem kim korkularını riske atıp sevinçlerini kazanmak istemez ki? Ah, ne büyük sevinçlerdi onlar ama! Sırf hatırlaması bile insanı titretiyor. Ona onu sevdiğini, onun için yaşadığını, onun için öleceğini söylemek ne kadar da hoş bir şeydi! Emin olayım diye nasıl da kafayı yer, ne ölçüsüz saçmalık selleri yağdırırdın ve ah, onun sana inanmıyormuş gibi yapması ne kadar zalimce gelirdi! Onun için nasıl da dehşete kapılırdın! Onun kalbini kırdığında ne kadar acınası bir hale gelirdin! Ama yine de onun tarafından rencide edilmek ve suçunun ne olduğuna dair en ufak bir fikrin olmadığı halde af dilemek ne kadar güzeldi. O seni hiçe saydığında ne kadar da karanlıktı dünya. Ve sık sık da yapardı bunu küçük muzip, sırf seni perişan bir halde görmek için. Hava ne kadar güneşli olurdu o gülümsediğinde! Onu hayatındaki herkesten nasıl da kıskanırdın! El sıkıştığı bütün adamlardan, öptüğü bütün kadınlardan, saçını yapan nedimeden, ayakkabısını boyayan çocuktan, beslediği köpekten nasıl nefret ederdin; ama son söylediğime saygı duymak zorundaydın! Onu görmeyi nasıl iple çeker, onu gördüğünde ne kadar salak görünürdün; tek kelime etmeden ona bakakalırdın! Kendini eninde sonunda onun penceresinin karşısında bulmadan ister gündüz olsun, ister gece olsun dışarı çıkmak ne kadar da imkansızdı senin için! İçeri girecek cesaretin olmazdı ama köşede bekler ve dışarıyı gözetlerdin. Ah, keşke ev alev alsaydı da (sigortalıydı, sorun olmazdı) içeri koşup kendi hayatını riske atarak onu kurtarsaydın. Korkunç şekilde yanar ve yaralanırdın ama yaptığın her şey ona hizmet etmek içindi. Küçücük şeylerde bile bu çok hoşuna giderdi. Nasıl da bir Spanyel köpeği gibi onu izler, en ufak dileğini yerine getirmek için beklerdin! Onun buyruğunu yerine getirmekten ne de çok gurur duyardın! Onun sana emir vermesi ne kadar da nefisti! Tüm hayatını ona adamak ve bir an için bile kendini düşünmemek çok basit bir şey gibi görünürdü. Hiç tatil yapmadan onun mabedine bir ikramda bulunur, onun sırf ikramını kabul etmesiyle birlikte aradığın karşılıktan fazlasını bulduğunu hissederdin. Dokunuşuyla kutsadığı her şey ne kadar da değerliydi senin için: küçük eldiveni, taktığı kurdele, saçına yerleştirdiği gül… Ve onun kurumuş yaprakları hâlâ, şimdi senin bakmaya kıyamadığın o şiirleri süslüyor.
Hem ne kadar da güzeldi, ne baş döndürücü bir güzellikti o! Sanki odaya bir melek giriyordu; diğer her şey sıradan ve dünyevi bir hâl alırdı. Kendisine dokunulmasından çok korkardı. Ona bakmak, neredeyse haddini aşmak anlamına gelirdi. Bir katedralde gülünç şarkılar söylerken onu öpmeyi düşünürdün. Diz çöküp ürkekçe o zarif küçük eli dudaklarına yaklaştırmak bile başlı başına bir saygısızlık örneğiydi.
Ah, o aptal günler; ah, o bencil olmayıp saf bir zihne sahip olduğumuz, basit yüreklerimizin gerçeklerle, inançla ve hürmetle dolu olduğu aptal günler! Ah, o asil özlemler ve asil çabalarla dolu aptal günler! Ve ah, şimdi paranın, peşinde koşulmaya değer tek ödül olduğunu bildiğimiz, cimrilik ve yalanlar dışında hiçbir şeye inanmadığımız, kendimiz hariç hiçbir canlı yaratığa değer vermediğimiz bilgili, zeki günler!
Kederli Olmak Üzerine
Melankolik hissetmekten tat alabiliyorum ve tamamen bedbaht hissetmekten de oldukça memnun kalabiliyorum ama hiç kimse kederli olmaktan hoşlanmaz. Yine de herkesin, nedenini bilemese de, kederli olduğu zamanlar vardır. Açıklaması yoktur. Yeni ipek şemsiyeni trende unuttuğunda kederli hissedebileceğin gibi, büyük bir servet kazandıktan sonraki gün de aynı hisleri yaşayabilirsin. Üzerindeki etkisi; diş ağrısı, hazımsızlık ve baş nezlesinin aynı anda saldırmasıyla hemen hemen eşdeğerdir. Aptallaşır, huzursuzlanır ve asabi olursun; yabancılara karşı kaba, arkadaşlarına karşı tehlikeli olursun. Sakar, ağlak ve geçimsizsindir. Kendin ve çevrendeki herkes için sıkıntı kaynağı olursun.
Kederliyken hiçbir şey yapamaz, hiçbir şey düşünemezsin ama bir şeyler yapman gerektiğini hissediyorsundur. Bir yerde sabit kalamaz, şapkanı takıp yürüyüşe çıkarsın ancak sokağın köşesine gelmeden, dışarı çıkmamış olmayı diler ve geri dönersin. Çıkarıp kitap okumayı denersin ama Shakespeare’i eski ve sıradan bulursun. Dickens sıkıcı ve dümdüz ilerleyen bir üsluba sahiptir; Thackeray bunaltıcı, Carlyle ise aşırı duygusaldır. Kitabı bir yana fırlatır, yazara söylenirsin. Sonra kediyi odadan kovar, arkasından kapıyı tekmeleyip kaparsın. Mektup yazmayı düşünürsün ama on beş dakika boyunca “Sevgili Halacığım, Beş dakikalık boş zamanım olduğunu fark ettim ve hemen sana yazmak istedim,” kısmında takılı kalıp başka nasıl bir cümle yazabileceğini bulamadığını fark edince kağıdı masanın üstüne bırakıp mürekkepli kalemi masa örtüsünün üzerinde yuvarlar ve Thompson’ları görmeye karar verirsin. Ancak eldivenlerini takarken Thompson’ların birer ahmak olduğunu, hiç akşam yemeği yemediklerini anımsar ve senden bebekle ilgilenmeni bekleyeceklerini düşünürsün. Thompson’lara küfreder ve gitmemeye karar verirsin.
O sırada kendini tamamen ezilmiş hissedersin. Yüzünü avuçlarına gömer, ölüp cennete gitmek istediğini düşünürsün. Kendi hasta yatağını gözünün önüne getirirsin; bütün arkadaşların ve akrabaların etrafını sarmış, ağlıyorlardır. Hepsi, özellikle de genç ve güzel olanlar için dua edersin. Ölüp gittiğinde sana değer vereceklerdir; kendine böyle dersin. Ne kaybettiklerini çok geç öğreneceklerdir ve sen de acı acı onların o zaman sana duyacaklarını farz ettiğin saygıyı, şimdiki şüphe uyandırmayan hürmetleriyle kıyaslarsın.
Bu hayaller kendini biraz daha mutlu hissetmeni sağlar ama sadece kısa bir süreliğine, çünkü biraz sonra, başına gelebilecek herhangi bir şey için herhangi birinin üzüleceğini hayal etmenin ne kadar aptalca bir şey olduğunu düşünürsün. Havaya uçman, asılman ya da evlenmen, bayılman kimin umurunda olurdu ki? Hiç kimsenin umurunda değilsindir. Hiçbir zaman adabınca takdir edilmemiş, hiç hak ettiğin saygıyı görememiştin zaten. Geçmiş yaşantının tamamını gözden geçirirsin ve beşikten çıktığın andan itibaren kötü muamelelere maruz kaldığın can yakıcı şekilde açığa çıkar.
Yarım saat bu düşüncelere dalman, seni herkese ve her şeye karşı vahşi bir öfke nöbetine sokar; özellikle de sadece anatomik nedenlerden dolayı tekmeleyemediğin kendine karşı. Sonunda uyku vakti, seni fevri bir şey yapmaktan alıkoymak için gelir ve üst kata çıkıp üzerindekileri çıkarıp odanın her yerine, dağınık duracak şekilde atarsın. Sonra mumu söndürürsün ve sanki daha önce ağır bir bahse girmiş de artık bahsin süresi dolmuş gibi kendini yatağa atarsın. Yatakta birkaç saat bir o yana bir bu yana döner, monotonluğu üzerinden atmak için de arada bir yataktan çıkıp kıyafetlerini tekrar giyersin. Sonunda huzursuz ve aralıklı bir uykuya dalar, kötü rüyalar görür ve ertesi sabah geç kalkarsın.
En azından biz zavallı bekar erkeklerin bu şartlar altında yapabileceği bu kadardır. Evli erkekler eşlerine çatar, akşam yemekte söylenir ve çocukların yatağa gitmesi için diretirler. Tüm bunlar ev ortamında fazlaca huzursuzluk yaratsa da kederli hisseden bir adama büyük huzur verir. Ne de olsa kavgalar, ilgi duyabileceği tek eğlence kaynaklarıdır.
İlletin bulguları her koşulda aynıdır ancak illetin kendisi çeşitli şekillerde zuhur edebilir. Şair, “üstüne bir mutsuzluğun çöktüğünü” söyler. Arry, Jimee’ye tutarsız yüreğinin iniş çıkışlarını “geçici aksilikler” olarak adlandırdığını belirtir. Kardeşin, bu gece ne problemi olduğunu bilmiyordur. Toptan keyifsiz hissediyor ve başına bir şeyin gelmemesini umuyordur. Her gün genç hisseden adam “seninle görüştüğü için aşırı sevinçlidir”, çünkü “bu gece kendini fazlasıyla perişan hissediyordur.” Bana gelince, genelde “bu gece içimde tuhaf, ne idüğü belirsiz bir his var,” der ve “dışarı çıksam iyi olur,” diye söylenirim.
Bu arada, bu his akşam vakti hariç hiçbir zaman uğramaz. Güneş açmışken, dünya hayat dolu biçimde dönerken iç çekip surat asamayız. Çalışma gününün uğultusu, küçük perilerin kulağımıza fısıldadığı düşük tonlu besteyi boğar adeta. Gün içinde sinirli, hayal kırıklığına uğramış veya içerlemiş bir haldeyizdir ama asla “kederli” ve melankolik değilizdir. İşler sabah saat 10’da ters gittiğinde biz, daha doğrusu sen, küfreder, mobilyaları devirirsin ama talihsizlik akşam 10’da kapıyı çalarsa, şiir okur ya da karanlıkta oturup dünyanın ne kadar boş olduğunu düşünürüz.
Ama genelde bizi melankolik yapan, bela değildir. Gerçeklik, duygusallığa izin vermeyecek kadar acımasızdır. Bir resme ağlar dururuz ama orijinalinden çabucak gözlerimizi kaçırmalıyızdır. Gerçek acıda dokunaklı bir yan, gerçek tasada lüks bir nokta yoktur. Keskin kılıçlarla oyun oynamaz, kemirgen bir tilkiyi mıncıklamayı seçmeyiz. Bir adam ya da kadın bir üzüntüye saplanıp kalır da onu hafızasında canlı tutmaya gayret ederse, onun artık bir acı olmadığına emin olabilirsin. Başlarda ondan ne kadar acı çekmiş olurlarsa olsunlar, hatırlanan şey artık bir zevk haline gelmiştir. Her gün lavanta kokulu çekmecelerde duran küçük ayakkabılara bakıp onlarla tıpış tıpış yürümüş minik ayakları düşünen bir sürü değerli yaşlı hanım ve her gece yastıklarının altında, tuzlu suların yuttuğu bir erkeğin başından aşağı kıvrılan saçları saklayan güzel yüzlü genç hanımlar benim iğrenç, alaycı bir canavar olduğumu ve saçmaladığımı söyleyeceklerdir ancak yine de inanıyorum ki kendilerine dürüst bir şekilde hâlâ üzüntülerine takılıp kalmayı tatsız bulup bulmadıklarını sorarlarsa cevabın “hayır” olduğunu göreceklerdir. Kimi ruhlar için gözyaşları da kahkahalar kadar tatlıdır. Eski tarihçi Froissart’tan tanıdığımız, dillere destan İngiliz erkeği zevklerini üzüntüyle kabul ederken İngiliz kadını bir adım öteye gidip zevklerini doğrudan üzüntüden alır.