Джером Клапка Джером – Aylak bir adamdan aylak düşünceler (страница 3)
Korkarım ki sevgili Edwin ve Angelina, aşktan çok fazla şey bekliyorsunuz. Sanıyorsunuz ki küçücük gönülleriniz bu azılı, sert tutkuyu ömrünüz boyunca besleyebilecek. Ah, şu gençler! O düzensiz ateşe çok fazla güvenmeyin. Aylar geçtikçe alev küçüldükçe küçülecek ve yakıt tazeleme imkanınız da yok. Ateşin sönmesini sinirle ve düş kırıklığıyla izlersiniz. Her iki tarafta da karşı tarafın daha soğuk davrandığı hissi hakim olur. Edwin tatsız bir şekilde artık Angelina’nın kendisini karşılamak için gülücükler ve yüz kızarıklığıyla kapıya koşmadığını görür. Ve artık öksürdüğünde, Angelina ağlamıyor ve kollarını boynuna sararak onsuz yaşayamayacağını söylemiyordur. Büyük ihtimalle en fazla yapacağı şey, pastil önermek olur ve bunu da öyle bir ses tonuyla söyler ki kurtulmak istediği şeyin her şeyden önce, gürültü olduğu anlaşılır.
Zavallı Angelina da içten içe ağlıyordur artık, çünkü Edwin onun eski mendilini, yeleğinin iç cebinde taşımaya son vermiştir.
Her ikisi de bir diğerinde gördükleri soğumayı şaşkınlıkla karşılarlar ama her ikisi de kendilerindeki değişimi görmez. Görselerdi böyle acı çekmezlerdi. Acının kaynağını doğru yerde ararlardı: zavallı insan doğasının küçüklüğünde. Birlikte başarısız olduklarını görüp el ele tutuşur ve evlerini yeni baştan, daha ayakları yere basan ve dayanıklı temeller üzerine kurarlardı. Ama kendi eksikliklerimizi görme konusunda gözlerimiz öylesine kör, başkalarınınkini görme konusunda ise öylesine açık ki… Başımıza gelen her şey her zaman için karşı tarafın suçu. Keşke Edwin o kadar tuhaf olmasa ve değişmeseydi. O zaman Angelina onu sonsuza kadar sevmeye devam ederdi. Keşke Angelina, Edwin’in ona ilk taptığındaki gibi kalsaydı. O zaman Edwin ona ebediyete kadar tapardı.
Aşkınızın lambası sönüp de sevginin ateşi henüz yakılmadığında ve hayatın soğuk, çiğ şafağında onu yakmak için el yordamıyla arandığınızda ikiniz için de keyifsiz bir saat başlamış demektir. Tanrı vere ki günün çoğu heba edilmeden ateş alsın! Birçokları sönmüş kömürlerin yanında gece olana kadar soğuktan donarak oturuyor.
Ama öğüt vermenin ne faydası var? Gençlik aşkının damarlarından hızla aktığını hisseden hangi insan daha sonra onun zayıf ve yavaş bir şekilde akacağını düşünebilir? Yirmi yaşındaki delikanlıya, altmış yaşına geldiğinde o zamanki kadar delice sevmeyeceği fikri imkansız görünür. Tanıdığı orta yaşlı veya ileri yaştaki beyefendiler arasında hummalı bağlılık gösteren kimseyi hatırlayamaz ama bu, kendisine olan inancına engel olmaz. Başkalarının aşkı başarısız olabilir ama onunki asla olmaz. Kimse onun sevdiği gibi sevmemiştir ve bu yüzden de dünyanın geri kalanının deneyimleri onun için rehberlik görevi gösteremez. Yazık ki otuzunda alaycıların mertebesine yükselmiştir. Suç onun değildir. Hem iyi hem de kötü tutkularımız yüz kızarıklığımızla birlikte sona erer. Otuzlu yaşlarımızda, yeniyetmelik dönemlerimizde olduğu gibi nefret etmez, yasa boğulmaz, sevinç duymaz, ümitsizliğe kapılmayız. Umutsuzluk, intihar anlamına gelmez ve başarı meyini alkol zehirlenmesi yaşamadan içeriz.
Yaşlandıkça her şeyi minör anahtarından alırız. Hayatın geç dönem operalarında az sayıda büyük pasaj vardır. Hırs daha az hırslı hedef almaya başlar. Onur daha makul hale gelir ve kendini ortamlara uygun biçimde adapte eder. Ve aşk… Aşk ölür. “Gençlik hayallerini saymamazlık” kısa sürede öldürücü soğuklar gibi kalbimize sokulur. Nazik yapraklar ve büyüyen çiçekler sararıp solarlar ve bir zamanlar filizlerini dünyanın çevresine sarma özlemi taşıyan asmadan geriye cansız bir kök kalır.
Benim önyargısız arkadaşlarım bütün bunları toplumsal değerlere aykırı olarak değerlendireceklerdir, biliyorum. Bir adam delikanlılıktan sonra âşık olmadığını söylediğinde saçında fazlaca gri belirene kadar iddiaları kulak verilmeye değer şeyler olarak görülmez. Genç hanımlar, bizim cinsimize ilişkin görüşlerini yine kendilerinin yazdığı romanlardan alıyorlar ve o kabus literatüründe erkekler için gizlenen gaddarlıklar Pisagor’un yolunmuş kuşu ve Frankenstein’ın ifriti ile kıyaslandığında ikinci grup, insanoğlunun sıradan örnekleri olarak kalıyor.
Bahsi geçen kitaplarda esas oğlanın ya da kendisinden hayranlıkla bahsedilen Yunan tanrısının hangi “Yunan tanrısına” o kadar çok benzediğini söylemezler; kambur Vulcan olabilir, ikiyüzlü Janus olabilir, hatta anlaşılması güç gizemlerin tanrısı, saçmalayan Silenus bile olabilir. Ancak beyefendi bir konuda onların hepsine benzemektedir: hergelelikte (ki belki de kastettikleri de budur). Ancak klasik modellerinin sahip olduğu erkeksilikten biraz bile nasibini almamıştır, çünkü kendisi kırklı yaşların sonlarında, uyuşuk, efemine bir budaladır. Ama bu yaşlı adamın hayat kaynağı olan sıradan bir kız öğrenciye karşı beslediği duyguların derinliğine ve kuvvetine bir bakın! Kendinizden utanın genç Romeo ve Leander’lar, bu her şeyden bıkmış yaşlı âşık, düzgün şekilde tanımlayabilmek için her isme dört sıfat gerektirecek histerik bir coşkuyla seviyor!
Bizim gibi yaşlı günahkarlar için siz sevgili bayanların sadece kitap okuyor olması iyi bir şeydir. İnsanlığı okursanız delikanlının utanarak kekelemesinin bizim cesur hitabetimizden çok daha doğru bir hikaye anlattığını bilirsiniz. Bir oğlanın aşkı sağlam bir yürekten gelir; bir adamınkiyse genelde doymuş bir karnın eseridir. Gerçekten de bir oğlanın cennetten gelen bir çubukla tıkanan yüreğinin hızla akan ve aktıkça biriken çeşmesiyle kıyaslandığında bir adamın ağır ilerleyen akıntısına aşk denemez. Aşkı tadacaksan gençliğin ayaklarına akıttığı o saf nehirden iç. Dalgaları yakalamak üzere eğileceğin zaman onun çamurlu bir nehir olmasını bekleme.
Yoksa onun acı tadını seviyorsun da temiz, berrak suyun tadı sana lezzetsiz mi geliyor? Ardından gelen kirliliğin tadı hoşuna mı gidiyor? Bize genç bir kızın yalnızca utanılacak bir hayatın pisliğiyle kirlenmiş bir el tarafından okşanmaya önem verdiğini söyleyenlere inanmalı mıyız?
Bu, günbegün o sarı sayfaların arasından bize haykırılan öğretidir. Merak ediyorum, o Şeytan’ın Avukatları Tanrı’nın bahçesinde dolanıp çocuksu Havvalara ve saf Âdemlere günahın tatlı ve edebin gülünç ve bayağı olduğunu söylerken ne büyük bir kötülük yaptıklarını durup bir düşünüyorlar mı hiç? Kaç masum kızı art niyetli kadınlar seviyesine çekmiyorlar ki? Ve kaç çelimsiz delikanlıya kirli yan yolların bir kızın kalbine giden en kestirme yol olduğunu göstermiyorlar? Hayatı olduğu gibi yazmıyor değiller. Doğruyu söylersen gerçek kendi başının çaresine bakar. Ama kullandıkları resimler, kendi hastalıklı hayal güçlerinin mide bulandırıcı tahayyülleriyle boyanmış terbiyesiz kaplamalar adeta.
Kendi cinslerinin onlara gösterdiği gibi biz de kadınları, bizi yukarı çağıran ancak yok olmamıza sebep olan iyi melekler, Lorelei’ler7 olarak görüyoruz. İyilik için de, kötülük için de hayal ettiklerinden daha fazla güce sahipler. Bir adam tam da karakterinin oluştuğu yaşta aşka rastlar ve işte o zaman sevdiği kız onu yapabilir veya bozabilir. İyi de olsa, kötü de olsa erkek bilinçsizce kendisini seven kişinin, onu kabul edebileceği şekle sokar. Kadınların bu etkilerini her zaman en iyisi için kullanmadıklarını düşündüğümü söyleme kabalığını göstereceğim için üzgünüm. Kadın dünyası çok sık bir şekilde basmakalıp sınırlamalar ekseninde sıkı sıkıya bağlanıyor. İdeal kahramanları az şeye sahip bir prens ve öyle olabilmek için birçokları aşkın büyüsüyle sağlam akıllarını kaçırır ve “hayata ve kullanıma, nama ve üne kapalı olurlar”.
Ve yine de siz kadınlar isterseniz bizi çok daha iyi yapabilirsiniz. ’Bu dünyayı Cennet gibi bir yere çevirmek tüm o vaizlerden çok size düşüyor. Kahramanlık ölmedi; o yalnızca yapılacak iş bulana kadar uyuyor. Onu asil görevlere uyandıracak olan sizlersiniz. Sizler şövalyelerden gelecek tapınmaya layık olmalısınız.
Siz, bizlerden daha üstün olmalısınız. Kızıl Haç Şövalyesi, Una için savaşa katılmıştır. Hiçbir boyalı, edalı saray kadını ejder tarafından doğranmasın diye… Ah, hanımlar, yüzde olduğu kadar akılda ve ruhta da zarif olun; olun ki cesur şövalyeler uğrunuza zafer kazanabilsinler! Ah, Kadın; bencillik, küstahlık ve gösteriş pelerinini fırlatıp at! Basit saflığının asil giysisinde bir kez daha kraliçe olarak öne çık. Şimdi onursuz bir üşengeçlik içindeki binlerce kılıç senin onurun için kınından çıkıp savaşa katılacaktır. Binlerce Sir Roland mızrağını hazırlayacak; Korku, Para Hırsı, Zevk ve Açgözlülük senin işaretinle toz duman olacaktır.
Âşık olduğumuz günlerde hangi asil işler için hazır olmadığımız söylenebilir ki? Onun uğruna ne asil hayatlar yaşamazdık ki? Aşkımız, uğruna ölebileceğimiz bir dindi. Delicesine âşık olduğumuz kişi, bizler gibi sıradan bir insan evladı değildi. Egemenliğini kabul ettiğimiz bir kraliçe, taptığımız bir tanrıçaydı.
Hem de nasıl çılgınlar gibi tapardık! Ve ne kadar da tatlıydı tapmak! Ah, delikanlı, hâlâ devam ediyorken, aşkın erkence gördüğün rüyasının değerini bil! Sen de yakında küçük Tom Moore’un hayatta daha tatlı ikinci bir şeyin olmadığını söylediği şarkısında ne kadar haklı olduğunu öğreneceksin. Istıraba neden olduğunda bile hoyrat, romantik bir ıstıraptır söz konusu olan; acılardan sonra gelen sıkıcı, dünyevi ıstıraplardan değil. Onu kaybettiğinde, ışık hayatından çekip gittiğinde dünya, önüne uzun, karanlık bir korku serer ama o zaman bile çaresizliğinde bir miktar büyülenme gizlidir.