реклама
Бургер менюБургер меню

Джером Клапка Джером – Aylak bir adamdan aylak düşünceler (страница 5)

18

Dalga geçmiyorum. Bu zorlu, yaşlı dünyada kalpleri yumuşak tutmaya yardımcı olan hiçbir şeyle, bir an olsun dalga geçmem. Biz erkekler herkese yetecek kadar soğuk ve akılcıyız zaten; kadınlar da aynı olsun istemeyiz. Hayır, hayır, sevgili bayanlar, her zaman duygusal ve yufka yürekli olun. Bizim işlenmemiş, kuru ekmeğimizin yumuşatıcı tereyağı olun. Hem ne de olsa, bizim için eğlence neyse, kadınlar için de duygular odur. Bizim mizah anlayışımızı sevmiyorlar; öyleyse onların kederlenme haklarını ellerinden almak elbette ki adil olmaz. Hem kim onların eğlence tarzlarının bizimki kadar hassas olmadığını iddia edebilir ki? Ne diye gülmekten yerlere yatmış bir bedenin; buruşuk, mor bir suratın ve çıkardığı kulak tırmalayan seslerle açık bir ağzın küçük, beyaz bir ele dayanmış; düşünceli bir surattan ve nazik, akıtacak yaşı kalmamış, kaybolan bir geçmişten Zaman’ın karanlık sokağına bakan bir çift gözden daha akılcı bir mutluluğa işaret ettiğini varsayıyoruz ki?

Pişmanlık’la arkadaş olup yüründüğünü gördüğümde mutlu olurum. O zaman mutlu olurum, çünkü bilirim ki yaşlardaki tuz akıp gitmiş ve şiddet, biz bir daha onun solgun dudaklarını kendimizinkilere değdiririz diye Hüznün güzel yüzünden koparılıp alınmıştır. Zaman iyileştirici elini yaranın üzerine değdirmiştir; artık bizi bir zamanlar bayıltmış acıya tekrar dönüp bakabiliriz. Acı veya umutsuzluk yükselmez artık yüreğimizden. Geçmiş belalarımıza karşı artık yalnızca eski şövalye yürekli Albay Newcome’ın yoklama alınırken “buralarda” dediğindeki veya Tom ve Maggie Tulliver’ın onları ayıran sisler arasından ellerini kenetlemeleri ve birbirine kilitli ellerin, Floss’un kabarık sularının altına doğru gidişindeki mutluluk ve hüznün tatlı karışımını hissederiz. Yük artık ağır değildir.

Zavallı Tom ve Maggie Tulliver’dan bahsedince aklıma George Eliot’ın bu melankoli konusuyla ilintili bir sözü gelir. Bir yerde, “bir yaz akşamının hüznünden” bahseder. Ne kadar da doğrudur bu gözlem – tıpkı o muhteşem kalemden gelen diğer her şey gibi! Kim o ağır ağır gözden kaybolan günbatımlarındaki kederli büyüyü hissetmemiştir? Dünya, gün ışığını sevmeyen; düşünceli, çukur gözlü bir genç kıza, Melankoli’ye aittir. “Işık koyulaşana ve karga kayalık ormana kanat çırpana kadar” ormandan bir şey çalmaz. Sarayı alacakaranlık diyarındadır. Bizimle orada buluşur. Gölgeli kapısında elimizi kendi avcunun arasına alır ve mistik krallığı boyunca yanımızda yürür. Şeklini şemalini görmeyiz ama kanat çırpışını duyar gibi oluruz.

Çalışması bitmeyen can sıkıcı şehirde bile ruhu gelir bize. Her bir uzun, donuk sokağa karamsar bir hava hakimdir ve karanlık nehir, hayalet gibi siyah kemerler altından, sanki çamurlu sularında bir tür sır taşırmış gibi, süzülür.

Sessiz kırda ağaçlar ve çitler uzakta belirip, yükselen gece görüntüsünde bulanıklaşınca, yarasanın kanadı yüzümüzde pır pır edince ve bıldırcın kılavuzunun ötüşü hüzünlü şekilde tarlalar boyu yankılanınca büyü yüreğimize daha derin saplanır. O saatte görünmez bir ölüm yatağının başında duruyor gibi oluruz ve karaağaçların sallanışında ölen günün iç çekişini duyarız.

Vakur bir hüzün hüküm sürer. Etrafımızda muhteşem bir dinginlik vardır. Çalıştığımız günün dertleri küçülür ve önemsiz bir hâl alır ve peynir ekmek, hatta öpücükler bile, uğruna çaba sarf etmeyi hak edecek yegâne şeyler gibi görünmez gözümüze. Konuşamadığımız ama sadece duyduğumuz düşünceler sel olup üzerimize hücum eder ve dünyanın kararan kubbesi altındaki durağanlıkta bekleyen bizler de önemsiz hayatlarımızdan daha fazlası olduğumuzu hissederiz. O kapkara perdelerle çevrelenmiş dünya artık sönük bir işyeri değil, insanoğlunun içerisinde ibadet edebileceği ihtişamlı bir tapınaktır ve elleri burada, bu loşlukta zaman zaman Tanrı’nınkilerle buluşur.

Beş Parasız Olmak Üzerine

Fevkalade bir şeydir. Zekice hazırlanmış ve orijinal bir şey yazma niyetiyle oturdum ama zekice hazırlanmış ve orijinal bir şey bulamadım – en azından şu an için. Şu an düşünebildiğim tek şey, beş parasız olmak. Sanırım ellerimin ceplerimde olması bana bunu düşündürdü. Kız kardeşlerim, kuzenlerim veya halalarımla oturmadığım sürece daima ellerim ceplerimde olur. Onlarlayken öyle büyük bir arbede çıkarırlar (pardon, “ikna edici şekilde uyarırlar” demeliydim) ki pes edip onları çıkarmam gerekir – ellerimi yani. Karşı çıkmalarının nedeni, hiç centilmence olmamasıymış. Nedenini anlayabilirsem asın beni! (Özellikle başka insanların yanında) ellerini başkalarının ceplerine sokmanın centilmence olmayışını anlayabilirim ama söyleyin bana sizi titiz insanlar, bir erkeğin kendi ellerini kendi cebine koyması nasıl onu daha az centilmen kılar? Ama belki de haklısınızdır. Şimdi hatırlıyorum da bazı insanların elleri ceplerindeyken homurdandığını söylemişlerdi. Ama onların geneli, yaşlı beyefendilerdi. Biz gençler genel olarak, ellerimiz ceplerimizde değilse, hiç rahat hissetmiyoruzdur. Tuhaf ve dalavereciyizdir. Bizler bir operakomiğinin opera şapkası olmayan haliyizdir ki öyle bir şey hayal edilebilirse! Ama ellerimizi, pantolonumuzun ceplerine koymamıza izin verip de sağ cepte biraz bozuk para, solda da birkaç anahtar olmasında sakınca görmezseniz hanım bir postane tezgahtarıyla yüzleşebiliriz!

Ellerinizde hiçbir şey yokken cebinizde bile olsalar onlarla ne yapacağınızı bilmek biraz zordur. Yıllar önce sermayem ara sıra “ocağına incir ağacı dikilmiş” denilecek seviyeye geldiğinde sırf bozuklukları alıp şıngırdatabilmek için bana mısın demeden her bir penisini harcardım. Cebinde on bir peni varken bir şilinin olduğu zamanki kadar beş parasız hissetmiyorsun kendini. Biz “üstün halk” tarafından alaya alınan o züğürt gençlerinden biri olsaydım, bir penimi, iki yarım peniye değişirdim.

Beş parasız olmak konusunda otorite sahibi olduğumu söyleyebilirim. Taşradan gelme bir aktör oldum denebilir. Daha fazla delile ihtiyaç varsa, ki sanmıyorum, “basınla bağlantısı olan bir beyefendi” olduğumu ekleyebilirim. Haftada on beş şilinle geçindiğim olmuştur. Haftada on şilinle geçindiğim olmuştur; beşini borçlanmışımdır. İki hafta için de bir paltoyla geçindiğim olmuştur.

Ciddi anlamda beş parasız olmanın ülke ekonomisinin içyüzünü anlamaya yardımcı olması gerçekten de muhteşem bir şey. Paranın değerini öğrenmek istersen haftada on beş şilinle geçin ve gör bak kıyafetler ve eğlence için ne kadar para ayırabiliyorsun. Göreceksin ki çeyrek peni para üstü almak, bir peniyi muhafaza edebilmek adına bir buçuk kilometre yürümek önemli bir şey; bir bardak bira, sadece seyrek aralıklarla tadılabilecek bir lükstür ve tek bir yakalık da dört gün üst üste giyilebilir.

Evlenmeden hemen öncesinde bir dene bunu bakalım. Güzel bir deneyim olur. Oğlun veya varisin üniversiteye gitmeden önce bir denesin. Yılda yüzlük cep harçlığına laf etmez o zaman. Bazı insanların çok işini görür o para. Bin sekiz yüz doksan dört senesinden sonra üretilmiş kırmızı şarap içmeyen ve sade kızarmış koyun etindense kedi eti yemeyi tercih eden o narin çiçekleri de biliyorum. Bu zavallılarla zaman zaman karşılaşıyoruz ama çok şükür ki bunlar esasen sadece bayan yazarlarca bilinen o korkunç ve müthiş toplulukla sınırlılar. Bu insanlığın yararına! Ben bu yaratıkların hiçbir zaman menüyü tartıştıklarını duymuyorum ama kendilerini şehrin doğusundaki basit bir birahaneye götürüp boğazlarından aşağı ucuz, altı penilik bir akşam yemeği sokmak istiyorum: biftek, dört peni; patates, bir peni; yarım litre bira; bir peni. O anı (ki bira, tütün ve kızarmış domuzun karışan kokusu genelde canlı bir izlenim bırakıyor) belki gelecekte önlerine konan şeylere burun kıvırmalarını biraz azaltır. Bir de dilencinin dua ettiği şu cömert grup var; para üstü konusunda bonkör olan ama hiçbir zaman borçlarını ödemeyi düşünmeyenler… Onlara bile bu plan biraz sağduyu kazandırabilir. “Her zaman garsona bir şilin bırakıyorum. Daha az da verilmez ki…” demişti geçen gün Regent Sokağı’nda öğle yemeği yediğim genç hükümet görevlisi. On bir buçuk peni vermenin muazzam imkansızlığı konusunda ona katıldığımı söyledim ama aynı zamanda bir gün onu tuzağa düşürüp Covent Garden yakınlarındaki bir lokantaya götürmeyi de aklıma koymadım değil. Orada garson ayın sonuna doğru, görevini daha iyi yerine getirebilmek için sadece gömleğiyle hizmette bulunur ki o gömlekler bayağı kirlidir. O garsonu tanıyorum. Arkadaşım ona bir peniden fazlasını verirse adam saygısının bir göstergesi olarak o anda orada kendisiyle el sıkışmakta ısrar edecektir; bundan eminim. Meteliksiz olmak konusunda söylenmiş ve yazılmış bir sürü komik şey var ama gerçeklik komik değil. Peniler için pazarlık yapmak zorunda kalmak hiç de komik değil. Sefil ve pinti olduğunun düşünülmesi komik değil. Kirli pasaklı olmak ve adresinden utanmak hiç komik değil. Hayır, yoksulluğun komik hiçbir yanı yok – yoksul olan için. O, hassas bir adam için yeryüzündeki cehennemdir. Herkül’ün yaptıklarını yapabilecek birçok cesur beyefendinin kalbi, yoksulluğun aşağılık sefaletinden kırılmıştır.

Katlanılması zor olan şeyler, rahatsızlıkların kendileri değil. Hepsi o olduğu sürece kim biraz maddi sıkıntıyı dert eder ki? Robinson Crusoe pantolonundaki yamayı umursar mıydı? Pantolon giyiyor muydu? Unuttum. Yoksa pandomimlerde yaptığı gibi mi dolaşıyordu? Ayak parmaklarının çizmelerinden dışarı fırlamasını umursar mıydı? Hem onu yağmurdan koruduğu sürece şemsiyesi pamuktan olsa ne olurdu ki? Kirli pasaklı oluşu canını sıkmıyordu; hiçbir arkadaşı ona dudak bükmek için orada değildi ne de olsa.