реклама
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Sovyet Öykü Seçkisi (страница 12)

18

Kısa bir süre sonra arıların yolda epeyce bir yem tükettiği, heyecanla ve gittikçe daha güçlü bir şekilde salkım yaparak sıcaklığı bir hayli yükselttikleri fark edildi. Buz hızla eridi. Bir an evvel buz bulmamız gerekiyordu. Ancak yolcu treninin mola süresinin kısa olmasından dolayı daha ilk buz doldurma denememizde vagonu buzla doldurmanın imkânsız olduğunu anladık. Vagonu katardan ayırdık ve diğer trenin bekleyişi içinde tam bir gün kaybettik.

İşte bizim arıcıların başına gelenler bunlar… Nereden başlasam… Tundra çiçeklerinin olduğu kuzeye uzanan yol ikiye ayrılır: Eğer serinlemek için buz kullanırsanız, yol çok uzun sürer, yem yetmez ve arılar açlıktan ölür. Eğer buz kullanmazsanız, arılar sıcaklığı yükseltir ve sıcaktan dolayı yavrularıyla birlikte ölürler. Ancak öyle sanıyorum ki ne zaman yeni, eşi benzeri olmayan bir şeyler yapılsa, yaratıcı çalışmanın bir aşamasında yol hep çatallaşır. Bunu gösterebileceğin bir örnek var mı derseniz, yok. Zaten hayat dediğimiz şey örnek göstermeden başımıza gelen şeylerden ibaret değil midir?

Hatta şu an bile, fazlasıyla gerçekçi olan öykümü tasvir ettiğim bu dakikada yolum tam da ikiye ayrılıyor ve ben gerçekçi tasvirin zor yolunu seçmek istemiyor, zor yerlerde ilham perisinin yardıma yetiştiği öyküye sarılıp onun içine dalıyorum.

Arıcıların bakacağı hiçbir yer yoktu. Bu kadar fazla sayıda arıyı kuzey sınırına demiryoluyla götürecek kimse yoktu belki de. Şans derler ya hani, bakarsın bizim arıcıların da şansı yaver gider?

Rodionov, “Vanya”, diye seslendi. “Hadi şans getirmesi için istasyona soğutucu getirelim.”

Vanya “Önce bir bakalım sıcaklık kaç derece ona göre,” diye cevap verdi. “Aşağısı 9 derece, normal, yukarısı ise 18 derece. Yukarısı da o kadar kötü sayılmaz.”

Rodionov “Var mısın?” diye sordu Vanya’ya. Vanya “Varım, Kostya dayı,” diye cevap verdi.

Arıcılar şanslarına güvenerek risk aldı ve istasyona soğutucu getirdiler. Nereden çıktı bu iş diye sorarsanız söylemem zor; ancak her şeyden önce son buz parçalarının da erimesi yüzünden olduğunu söyleyebilirim. Çünkü son buz parçaları da eriyip gitseydi o zaman kovandaki sıcaklık ölümcül bir hızla yükselmeye başlardı. Yolculuğun vaziyeti “denize düşen yılana sarılır” deyimine uygun bir duruma doğru gidiyordu. Ancak burada sarılacak bir yılan bile yoktu.

Aşağının sıcaklığı arılar için henüz o kadar kötü sayılmazdı, ancak insanlar rahatsızdı ve üşüyordu, belden aşağıları tir tir titriyordu. Yumuşak ve sıcak tutacak hiçbir şey yoktu, üstelik karanlıktı da. Bozuk havada dallara tünemiş iki ispinoz kuşu gibi oturdular kovanların arasında ve elleri ısındığında, yürekleri arılar için duydukları korku yüzünden giderek daha da ürperiyordu.

Rodionov “Vanya, bir sıcaklık var gibi, şu mumu ve termometreyi al da yukarı çık bakalım.”

Vanya ise ona “Acele etme, Kostya dayı, yeterince baktık, uyumaya çalış sen,” diye cevap verdi.

Ve tam uykuya dalmışlardı ki başka bir sorunla daha karşılaştılar. Kâh sıcaktan kâh başka pek çok şey yüzünden, bazı asi arılar kaçmak için kovandan bir çıkış yolu aradı. Elbette vagondaki sarsıntılar yüzünden kil ile örtülmüş küçük yarıklar açılmış ve huzursuz-eşkıya arılar bu küçük yarıklardan özgürlüğe çıkan yolu bulmuşlardı. Karanlıkta uçamadıklarından aşağıya doğru sürünmüş, yukarıdaki kovandan önce aşağı, oradan da yere inmişlerdi.

Rodionov, sonrasında bize yürüyen arıların uçan arılardan çok farklı bir şekilde soktuğunu, yürüyen arıların sokmasının daha aptalca, daha acı verici olduğunu söyledi, ancak bu doğru muydu yoksa soğuk vagonun karanlığında ona öyle mi geliyordu bilmiyorum. Ancak bilimsel araştırma gezisine ya da savaşa katılan hatta savaşa dahi girmemiş herkes tüm bu işlerin yanında bunların hiçbir anlam ifade etmediğini bilir. Tek bir sorun vardı o da sürünen bir arının çok güçlü ve şiddetli ısırmasıydı ki bu arılara karşı olan sorumluluğumuzla ilgili düşüncemizi de etkiliyordu. Ve en kötüsü de arılara karşı sorumlu olmaları değil, her şeye rağmen yaptıklarının bir işe yaramıyor olduğuydu.

Rodionov “Yok, Vanya, uyuyamıyorum, ben bir gidip bakayım,” dedi.

Vanya “Kostya dayı, ben de uyumuyorum, hadi mumu buraya getir.” Ellerinde bitmek üzere olan bir mum ve termometre ile bir kovandan diğerine çıkıyordu Vanya.

Vanya yukarıda, üçüncü katta duruyor ve termometreyi tutuyor, bir süre bekliyor ve termometreyi gösteriyordu. Mum birden söndü. Vanya dengesini kaybetti ve kovanların üzerine yuvarlandı, termometre elinden düştü ve kırıldı. Karanlıkta termometreyi elle yoklayıp aramak kolay değildi ancak yılmadan süründüler, yürüyen arıların üstüne düştüler, saydılar, sövdüler ama sonunda termometreyi buldular.

Rodionov “Termometre kaç derece gösteriyor Vanya?”

Vanya “Ne sen sor ne ben söyleyeyim, Kostya dayı, 22 derece. Her şey mahvoldu.”

Rodionov “Hata bizde. Buzu almamız gerekiyordu.”

Vanya “Peki, vagonu ayırsalardı yine ve bir sonrakini bekleseydik birkaç günümüz giderdi, değil mi?”

Aynen öyle. Senden önce hiç kimsenin gitmediği, bilinmeyen, yeni bir yola girerken yol sürekli olarak ikiye ayrılır; tıpkı şu an bize olduğu gibi. Doğru yoldan ayrılalım mı? Öyküdeki Kuzey balının keşfine boş mu verelim? İleride yaşanacak her şeyi ilham perisine bırakmayalım mı? Hayır. Neredeyse herkesin içinde bir şair vardır ancak aslına bakarsanız dünyada pek az şair vardır. Eğer bu doğruysa, kendi evinde olduğu gibi hayatında da şiir yaşıyorsa ve her kim ki yaşamı seviyorsa bir bakarsın hayatın göbeğinden dürüst bir ilham perisi çıkıverir. Hayata sonuna kadar güvenelim ve doğru bildiğimiz yoldan ayrılmayalım.

İki zavallı arıcı hüzünlü olmasalar da umutsuz bir şekilde kovanların arasında oturdular. Biz de onlar gibi umudumuzu yitirmeyeceğiz. Ellerinden gelen her şeyi yaptılar, sonrasını bekleyip göreceğiz. Eşsiz keşfe giden yol tehlikesiz olmaz. Bu arada tren yol almaya devam ediyordu. Arı nöbetçileri ara sıra bez tamponları ıslatıyor ve arılar giderek artan sıcaklık karşısında susuzluklarını giderebilsinler diye filenin üstünden sıkıyorlardı. Yolculuk yapan her yüz arı kolonisinin su içmesi epey bir zaman aldı. Tren ise dur durak bilmeden yoluna devam ediyordu. Ve birden bir istasyonda bir kapı sesi duyuldu…

Gel buraya dostum, sevinmeliyiz, doğru yolu seçtik. İspanyol devriminin olduğu yıl bize çok sayıda öksüz İspanyol çocuğu geldi ve bunlar arasında Pakita adlı bir kız çocuğu vardı. Babasını devrim mücadelesinde kaybetmiş, bizim ekmeğimizle, bizim okullarımızda annesiz büyümüş bir kız. Ve düşünsenize güneyin bu sıcakkanlı İspanyol kızını soğutma müdürü yapmışlar. İşte tam da şu an bu siyah kıvırcık saçlı, kırmızı şapkalı soğutma müdürü Pakita vagona girdi.

Elbette, bizde İspanya’dakinden çok daha iyi ve akıllı kadınlar var, ancak İspanyolların hiç yoksa portakalları, ananasları, zeytinyağları, serenatları, Guadalquivir28‘i var ve bütün bunları birleştirdiğimizde elde ettiğimiz sonuç, soğutma müdürü olan bu kasketli İspanyol kızını, ilham perisine tipik iyi bir Rus kadınından çok daha fazla yakınlaştırıyor. Annelik içgüdüsüyle kadın, araştırma gezisinin kaçınılmaz zorluklarını hemen anladı, hararetli bir şekilde arıcıların yanında durarak onlarla birlikte vagona buz doldurmak için trenin gecikmesini sağladı ve kırık termometrenin yerine yeni bir termometre buldu. Yatmak için kullanılacak samanı kendi elleriyle getirdi ve hatta bizimkileri çay ve reçel ile besledi.

Buraya gel, buraya gel dostum! Pakita’ya bak, masalsı ilham perisinden neyi eksik? Sevinmelisin dostum; doğru yoldayız, kurtlara yem olmaktan kurtulduk.

Kutup Dairesi’nin ötesinde, kuzeyde dağın tepesini kaplayan çiçekler olur, yaban çileği ile yabanmersinin çiçeklenmesi ile dağ beyaza bürünür. Temmuz’da dağ pespembe olur. Bu pembelik, belki de yakı otunun üvez ağacının, buz çiçeğinin, ya da kim bilir, yabani biberiyenin, sardunyanın ve daha birçok bitkinin çiçeklenmeye başlamasıyla oluşur. Bir düşünsenize, her çiçekteki nektar sayısı bizdekinden iki-üç kat daha fazla ve her çiçek arı bekliyor, arılar ise Kutup Dairesi’nin dışına çıkarılmıyor.

Hatırlıyorum da gençken kuru havalarda Kuzey Kutup Bölgesi’ndeki çiçekler arasında gezinirdim, elbisem çiyden değil, baldan ıslanırdı ve ben o zamanlar yaşamın detaylarını göremiyor, Kolski yarımadasındaki doğanın insana neler sunabileceğini, ondan ne isteneceğini bilmiyordum. Kutup balını keşfetmemiz doğaya zarar vermedi. Çiçeklerdeki milyonlarca pud29 balın tek bir varoluş sebebi vardı: tozlaşma için arıların ilgisini çekmek. Oysa burada arı falan yoktu, arıları buraya biz getirdik. İşte keşfimizin ilginç yanı da bu.

Çiçekler arıyı bekledi. Eğer çiçekler beklediyse, güneş de çiçekleri bekledi demektir. Çiçeklerden bahsedeceksek, madem öyleyse neden güneşten de bahsetmeyelim? Bize yaşam sunan güneşin de arılara ihtiyacı var. Güneş, çiçekler, insanlar, herkes bekledi.

Tanrının isteği ve herkesin bildiği en eski birliktelik olan insan ile doğayı birleştiren bazı şeyler vardır yeryüzünde. Bunlar arasında ilk olarak ekmek gelir. Ancak ekmek yerken güneşi hissetmek için çok aç olmak gerekir ve bizler bunu balda daha kolay anlarız. İşte bu yüzden Hibinı’daki Apatitı istasyonunda arıların gelişini bekleyen pek çok insan, neşe içinde büyük bir bayram kutlarcasına şendi. Hatta soğutmalı vagonun kapısı açıldığında ve o sürüngen arılar ışığı gördüğünde uçup ardından kimini yanağından, kimini burnundan, kimini solundan, kimini sağından, kimini gömleğinin arasından, kimini gömleğinin altından sokmaya yeltendi ve herkes birbirine bakarak kahkahalara boğuldu. İşte Kutup Dairesi ardındaki arı yaşamı bu kadar yalın ve neşelidir. Arı ailelerinin yarısından çoğu burada, Hibinı’da kaldı ve arıcıların gözetiminde oldukça endişeli bir şekilde hazırlanarak araçlara yerleştirilmiş olan bu arılar “Endüstri” sovhozuna, Botanik Bahçe’ye ve Monçegorsk’a getirildi. Her zaman her yeni işte olduğu gibi bunda da arılar aç gelir diye getirmeleri gereken şeker stokunu hesap etmemişlerdi İşte bu yüzden ilk karşılamanın verdiği mutluluğun yerini endişe aldı. Bunda hiç kimsenin suçu yoktu ancak kuzeydeki yaz güneşi herkese huzur vermesi ve ufkun ötesine geçmesi gereken zamanda ufkun ardına gizlenmemişti. Ve sanırım o zaman güneş onların yüzünden durup sitemkâr bir şekilde şöyle dedi: “Şeker stokunu neden hesap etmedin?”