реклама
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Sovyet Öykü Seçkisi (страница 14)

18

Bugün ise, ölüm gibi kaçınılmaz olan kaderin bana bu hayatı biçmesinin öncesinde, bir zamanlar şaşkın şaşkın gezindiğim bu yerde bugün koca koca binalar yükselmiş, kutup gecesi gün gibi aydınlanmış, çeşit çeşit sebzeler yetişmeye başlamış, tıpkı bizim büyüyüp yetiştiğimiz gibi. İşte masamın üzerinde, kristal tabakların içinde ampulün yansıması altında dans eden hoş kokulu, şifalı bir madde duruyor: Doğada bir benzeri daha bulunmayan, yalnızca yeni ve özgür insanların emekleriyle var olabilen kutup balı.

VYAÇESLAV YAKOVLEVİÇ ŞİŞKOV

Vyaçeslav Yakovleviç Şişkov, 1873 yılında Bejetsk şehrinde küçük bir tüccar ailesinin ferdi olarak dünyaya gelir. Demiryolu ulaşımı hakkında eğitim alan sanatçı 1882-1888 yılları arasında bu alanda çalışır. 1894 yılında ise Tomsk şehrine gelerek demiryollarındaki deneyimleri nedeniyle su ulaşım yollarındaki çalışmalarda görevlendirilir. Bu dönemde jeodezi keşif gezilerine katılır ve yeryüzü ölçme ve değerlendirme konusunda çok büyük bir deneyim kazanır. 1903 yılına geldiğinde bu tarz gezilerin birçoğunun yöneticiliğini yapar. Sibirya’da önemli nehirlerde yaptığı incelemelerdeki üstün başarılarından dolayı 1903 yılında Ulaştırma Bakanlığı’nda görev alır.

Kırsal kesimdeki halkı eserlerinde realist bir şekilde inceleyen sanatçı, 1908 yılında ilk edebi çalışmalarını kaleme alır. İlk eseri sembolist bir öykü olan Sedir Ağacı’dır (Кедр). 1913 yılında ise artık edebiyatta aktif bir şekilde yerini almıştır. Halkın günlük yaşamını, adetlerini, en önemlisi halk dilinin bütün güzelliklerini ve özelliklerini eserlerine yansıtmayı başaran Şişkov’un isminin tam olarak duyulması, 1915 yılında Maksim Gorki’yle tanıştığı zaman olur. Sanatçı, ilk öykü derlemesi Sibirya Öyküsü’nü (Сибирский сказ, 1916) Gorki’nin desteğiyle çıkartır ve eser çok ses getirir. Öykücülükte adını duyuran sanatçının en önemli eseri, yedi yılını ayırdığı üç ciltten oluşan Emelyan Pugaçov (1927) adlı tarihi destanıdır.

TURNALAR

Kapitolina Vasilyevna Vyatkina’ya35 ithafen.

Ah, sonbaharın başlarında geceler dalgın ve akıl almaz derecede hüzünlüdür.

Öksüz kalmış ormanlar, tarlalar, çayırlar, kırlar ve hava canlı rüyalarla derin uykuya dalmıştı. Fakat toprak hâlâ soğumamıştı, gökyüzünde yıldızlar asılı duruyor ve geniş nehrin üzerinde hilalden kıpırdayan bir köprü uzanıyordu. Nehrin ortasında geniş sığlıktan, maviye çalan yarı karanlık içerisinden uçuşan turnaların garip çığlıkları duyuluyordu. Sonbahar kuşları güvenilir, besili, neşeli ve sıcak yerlere göç etmeden önce oyunlar oynamaya girişmişlerdi.

“Tanyuha36, hişt!… Oynaşıyorlar…” dedi Andrey.

“Oynaşıyorlarsa, hadi biz de kayığa binip gidelim,” diye karşılık verdi genç kız.

“Yaklaştırmazlar, onlar çok dikkatliler. Yanımda tüfek olsaydı.”

Ateş yanıyor. Tanyuha kızgın külün içine patates sokuyor.

Uzun, sarı ve yumuşak saçlarına siyah bir şal dolamıştı, yanık tenli parlak alnından mavi gözlerine gür tutamlı saçları sarkmıştı.

“Geçen sene dedemle balık tutmaya gittiğimizde, turnaları oynaşırken görmüştüm. Ve bir de… Denizkızı görmüştük. Kayanın üzerinde saçlarını örüyordu… Çıplaktı… O da senin gibi güzeldi. Tanyuha, bir keresinde suya girerken görmüştüm seni,” dedi Andrey, kızılağaçtan sopasını yontarken.

“Yalan söylüyorsun!’’ kızın dolgun dudakları tebessümle aralandı.

“Gördüm, gördüm… Gizlice izledim . Gömleğini çalmak istedim.”

“Utanmaz.”

Andryuha37, ateşe doğru gerildi, sigarasını yaktı, fakat birden bire kızın üzerine abandı ve ateşli bir şekilde kızı öpmeye başladı.

Genç kız kurtulmaya çalıştı, kafasını çevirdi, dudaklarını kaçırdı ve boğuk bir sesle kıkırdayarak fısıldadı:

“Duyayacak… Çekil… Yaramazlık yapma…”

Ateşin ardında içi kürk dışı deri olan bir gocuk kımıldandı ve altından bir iç çekme sesi duyuldu. Andrey yana sıçradı, Tanyuha da ayağa kalktı. Şehvetle gözleri parladı, elleri titredi. Andrey bir anda sendeledi, hızlı hızlı solumaya başladı.

Çingene karası gözlerini kızın açılmış kırmızı dudaklarından ayıramadan, ‘Hişt, oynaşıyorlar…” dedi.

Gece, ateş, ay ve turnaların çığlıkları nehrin ötesinde, kızı ve ot çekmekten kafayı bulmuş delikanlıyı sarmaladı. Toprak, nehirdeki bir gemi gibi ayaklarının altında sallandı ve damarlarında çok hızlı dolaşmaya başlayan kan, onları karşı konulmaz bir şekilde birbirine karşı tahrik etti.

“Uçurumun altında… Suya girelim… Turnaları izlemeye,” Andrey genç kızın yüreğini yakıyordu.

“Gitmeyelim. Sen öpmeye başlayacaksın,” diye delikanlıya yaklaşarak, fısıldadı güler yüzlü kız.

“Vallahi billahi, öpmem. Hadi gidelim.”

“Kandırıyorsun. Öpmeye kalkacaksın”

Andrey, bir şarkı mırıldanarak nehre doğru yürümeye başladı. Tatyana, Andrey’i göz hapsine aldı, bir süre öyle durdu ve seslendi:

“Nastasya… Uyuyor musun?”

Yerde yatan kürk gocuk kımıldamadı. Kız da şarkı mırıldanmaya başladı, yanakları kâh ateş basıyor, kâh soluklaşıyordu. Külün içinden patatesleri çıkarttı, eteğine koydu ve sağına soluna bakmadan çiyden ıslanmış yolda koşmaya başladı.

Ateş sessizleşti ve sustu. Başıboş bir şekilde, etrafa uçuşan alev bir anda zayıfladı, azaldı ve söndü. İleride kösteklemiş atların boyunlarındaki zillerin sesleri oradan buradan duyuluyordu. Bir anda mavi gecede parlak bir yıldız kaydı.

Ve uyanan Nastasya güçlü, adaleli eliyle üzerindeki yakasız kürkü hızlıca fırlattı.

“Şeytanlar!… Onları gözlemek lazım…” diye Nastasya öfkeli bir sesle bağırarak etrafına bakındı ve genç bir tay gibi güçlü baldırlarıyla uçuruma doğru dörtnala koşmaya başladı:

“Tanyuha!.. Tanyuha!.. Ninene söylerim!…” diye bağırdı.

Ambarlar sonbaharda sıcaktan boğulurdu ve sabaha kadar ekin demetlerini kurutmak gerekirdi. Kim Nastasya’ya yardım edecekti? Kim ormandan reçineli odun getirecekti? Kim sabah harmanı dövmeye yardım edecekti? Nastasya tek başınaydı. Kocası, Yamburg’ta zalim general N. N. Yudeniç’in komutanlığı altındayken öleli iki yıl olmuştu. Genç Nastasya’ya yaşaması için kim yardım edecekti?

Gece yarısı, geç saatlerde hava aydınlanırken. Ambarda çok sıcakken.

Nastasya’nın komşusu delikanlı Andryuha, kolsuz kürkten ceketini çıkartıp, otları kurutmak için yaktığı sobanın içinde odun çevirmeye başlar. Dinç çavdar demetlerinin sicim sicim yükselen dumanı ve sarhoş eden rutubeti kokar.

“Andreyciğim, teşekkür ederim. Arada bana, benim gibi öksüze yardım ediyorsun.”

“Ne demek, ateşe odun eklerim, sadece o kadar… Uyumaya gidiyorum.”

“Bu demetleri sök, diğerlerini dik.”

Nastasya kederli bir şekilde sobanın yanında duran ekin demetlerinin üzerine oturmuş sessizce duruyordu. Kısa basma bluzu iri göğüslerinde canlı bir şekilde dalgalanırken, sert yanakları çiçek açıyordu.

“Anlaşalım: Tanyuha’ya bir şey demek yok,” dedi Andrey titrek bir sesle ve bakışlarını kısarak Nastasya’nın göğüslerine dikti.

Nastasya daha hızlı nefes almaya başladı.

“Korkuyor musun?” diye alaylı bir şekilde ekin demetlerinin üzerine uzandı Nastasya.

“Korkuyorum!” dedi Andrey ve alışılmış bir el hareketiyle Nastasya’yı ekin demetlerinin üzerine yatırdı.

… Ambarın içi çok sıcak ve havasızdı. Dışarıda ise sis vardı ve sisin içinden bembeyaz dolunay görünüvermişti.

Andryuha eve döndüğü zaman kırağıyla örtülmüş çim hışırdıyordu.

Bostanda, dumanların içinde uzun kulaklı bir tavşan, kurşun hızıyla tatlı lahana kaçanlarının yanından fırladı.

“Yuh, şaşı tavşan!” diye bağırdı Andrey.

Şafak vakti yaklaşmıştı. Yaşlılıktan kamburlaşmış Tatyana’nın ninesi dua mırıldanarak kuyudan su getiriyordu. Sabahın ilk ışıkları yer yer izbelerin içini sarartmıştı.

Mikail Günü38 büyük bir kar fırtınasıyla beraber geldi. Köy, eski takvime göre 8 Kasım’da soğuğun egemenliğinin başladığı bu bayramı kutluyordu. Çok fazla bira, ev yapımı votkalar, her türlü yiyecekler, şarkılar, danslar, küfürler, yumruklar ve kazıklar etrafta uçuşuyordu.

Köyün bütün önde gelenleri dolanıp duruyordu, hatta Yürütme Kurulu Başkanının ta kendisi komşu köyden gelmişti. Papaz babamız Semyon sabah ayininden sonra haçıyla sırasıyla izbeleri dolaştı, akşama doğru ise papazın kollarına girerek dolaştırdılar, artık ayakta duramıyordu, ayinleri diz çökerek, oturarak ya da daha farklı bir şekilde gerçekleşiyordu. Geceye doğru ise ayakta duramayan Kurul Başkanını saygıdeğer ev sahiplerinin kollarına girerek dolaştırdılar.

Sabaha doğru, Başkanı da papazı da köyün ucundaki metal çatılı bir eve götürüp, aynı yatağın üzerine yatırdılar.

“Allah günah yazmasın, papazla beraber onu aynı yatağa sürüklemek ayıp değil mi! Hepimiz aynı durumda olabilirdik,” diye ev sahibi burnundan homurdanıp durdu.

“Boş ver, iyidir böyle… Eğlence düşkünü, Sovyet rejimini gördü mü sözleriyle nasıl yüceltir!’’diye geveledi misafirler.

En büyük eğlence genç dul Nastasya’nın evindeydi. Nastasya eğlenceli olmalı, delikanlıları ve bekâr erkekleri cezbetmeliydi; çünkü vakit çabuk geçiyodu ve erkeksiz ev, ev değildi. Bunlar olurken de keten elbisesinin altındaki kalbi kuş gibi çırpınıyordu.

Kalk ayağa, adam, canlan, Ah Lyuli, canlan!

Mısraları genç ve sağlıklı göğüslerde gürlüyordu. Çarpık kedinin kulaklarında çınlıyordu.

Ev yapımı mumların altın gölgeleri dalgalanıyordu.

Andryuha eğildi, elindeki ekmeği büktü ve çember oyununun içine dalıp caka satmaya başladı.

Kimi seviyorsan, seç, Kimi seviyorsan, seç!