реклама
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Sovyet Öykü Seçkisi (страница 13)

18

Bu gece yarısı tanığının sürekli seni izleyen gözlerinin uykuna engel olmaması için yerel doğaya iyice alışkın olmak gerek. Bu güneşli gecelerde Kutup Dairesi’nde ne kadar da suskun olur her şey! Bu öyle bir sessizliktir ki çiçek açan yabanmersinin sapları arasına sokulan bir böceğin avaz avaz sesi duyulur! Ağaçların dallarında ve yapraklarında yatan orman horozlarının horultusudur sessizlik. Gece, gece yarısı güneşinin sabit ışığı altında zaman akıp geçer ve gece kendini, yani bu geceyi anlatır: Herkes kendi işiyle meşguldür. Ortak yaşam, güneşin dansı ile başlar; güneş dans ederken hafiften titrer, kutup keklikleri öter ve bir komut verilmiş gibi herkes yüzünü yıkar ve ışıldamaya başlar. Arıların yanındaki bu ilk gece oldukça sessiz, aydınlık ve sıcaktı. Aç ve yorgun arılar, görünüşe bakılırsa iyi uyumuşlardı, uyurken “adeta bir düdük gibi” ses çıkarıyorlardı. Üstelik kraliçe arı da bu gece yumurtlamıştı.

İlk günün ışığıyla birlikte arılar uyandı ve uyanır uyanmaz, doğal olarak, dişi kâşif arılarını gönderdiler. Bu zamanlarda tundrada yabanmersini, yaban çileği, kuş fiği, buz çiçeği açmış, yakı otu ise yeni açmaya başlamıştı. Kısa bir süre uçan dişi kâşif arılar geri döndü ve kendilerine özgü dansı yaparak “Nerede hangi çiçek açmış? Hangisi yakın? Hangisi uzak? Hangi çiçeğe uçmak gerekir?” gibi bilgiler verdiler. Sonra işçi arılar bal toplamaya gitti, kraliçe arı ise yumurtladı. Bu ilk günde yorgun, aç ve bitap düşen arılar koloni başına ortalama iki kilogram bal topladılar. Bazı güçlü koloniler ise, daha ilk günden dört kilogram bal getirmişlerdi. Güneş, elbette ikinci geceye de eşlik etti ve insan ruhunun şahidi olarak gökle birlikte kaldı. Ancak arıcılar çok şanslıydı, bu şahide aldırmadan uyudular. Kovanların üzerine “İlk gün arılar gece yarısından sonra çalıştı, gece bir buçukta uyudular, ikinci gün on ikiye kadar uyudular, sabah dörtte kalktılar, üçüncü gün ise sabah sekizden akşam ona kadar çalıştılar.” diye yazıldı.

Araştırmacı Rodionov, ikinci arı kolonisini Kola şehri civarındaki “Arktika” sovhozuna getirdi. Kovanlıktaki kovanları düzenlerken Apatitı’da bırakılan arıların başına ne geldiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Arıların burada, ilk kez Kola yakınlarında, Kuzey Kutup Bölgesi’nde uçmalarına bizzat şahit olmuştu. Heyecanla kovanın uçuş deliğini açtı, arıların uçuştuğunu ve sonrasında yükselip bal toplamaya gittiklerini gördüğünde iyice heyecanlandı. Çok geçmeden çocuğun biri bağıra bağıra koşarak ona doğru geldi ve “Çabuk, çabuk, koşun, gidin arılara bakın!” dedi. Ve sürekli olarak “Dayı, dayı, arıların hepsi düşmüş,” diyerek Rodionov’u elinden tuttuğu gibi Kola nehri kıyısına götürdü. Endişe içinde çocuğun arkasından koşan arıcı “Nereye düşmüş?” diye boş yere sorup duruyordu ona. Çocuk “Nehre, dayı, nehre düşmüş,” diye cevap verdi. Kola nehrine koşar adım geldiler ve geldiklerinde tüm mesele anlaşılmıştı. Kola nehri geniş ve kum dolu bir sığ suydu. Su, bu resife gelir ve hiçbir zaman tamamen çekilmezdi. Çukurlarda su birikir ve tüm bu dalgalı sığ su, su dolu binlerce fincan gibi olurdu. İşte bu fincanların kenarlarında birbirine yapışmış arılar oturmuştu ve yoldan geldikleri için susuzluktan mustarip olan arılar kutup suyunu içtikçe içiyorlardı. Gel de sevinme! Su içme yerindeki kısa bir dinlemeden sonra arılar sığ sudan ayrılıp, nehrin ötesine doğru gözden kayboldular.

Normal bir nektar toplama sürecinde böyle olmaz. Ancak bunun üzerinde o kadar durmaya gerek yok. Nehrin ardındaki patikada, elinde Kuzey Kutup Bölgesi’nin bal bitkilerinden oluşan kocaman bir buket tutan kız göründü ve Rodionov onun tundradan gelen ve Oka’daki Bölge Tarım Müdürü’nü arıları satması için güzellikle ikna eden Elza olduğunu hatırladı. Yolları kesişen bu yeni arkadaşlar, karşılıklı olarak aynı cümleyi kurdular: “Dünya ne kadar da küçük!” Ve bunun ardından Elza “Haydi, bir an önce arılara bakmaya gidelim! Tam olarak çiçeklerin bulunduğu bu kıyıda duruyorlar,” dedi. Arıcılar tundraya geldiklerinde arılar çiçeklerin üzerine boydan boya yerleşmişti. Ve her arı kendi çiçeğine konmuştu. “Endüstri”de olduğu gibi “Arktika”da da, Botanik Bahçe’de de, Monçegorsk’ta da akşam olmuştu; her arı kolonisi iki ila dört kilogram arasında bal toplamıştı.

Son arı kafilesi de Barents denizinden başlayan ve sonra Peçenga körfezinden arabayla Peçenga’ya uzanan yolculuklarını tamamlamıştı. Kovanları elden ele iskeleden suyun kabarıp yükselttiği gemiye taşımak ve sallanan filikalara bölüştürmek özellikle zordu. Bozuk yolda arıları araçla götürmek tehlikeliydi, ancak sonrasında Kuzey Kutup Bölgesi’nin daha aşağı enlemlerini aşan bal akımından neredeyse 70. enlemin altında nektar toplamadan dönen arıları yeniden karşılamak daha mutluluk vericiydi. Ve birden tartışmasız doğru olan bir kuralı fark ettik: Kuzeye gittikçe ışık artıyor ve çiçeklerdeki nektar fazlalaştıkça arıların günlük bal toplama miktarları da artıyordu.

Kuzey Kutup Dairesi balının keşfi ile ilgili öyküyü bununla bitirebilirdik ancak öyküye Oka’da, arıcılar arasında geçirdiğim çocukluğumu anlatarak başladım ve şimdi ise çocukluğum Kuzey’de devam ediyormuş gibi geliyor bana. Ruhumu kuzeye o kadar adadım ki kuzey adeta benim ikinci memleketim oldu. Dışarıdan bakan birisi bana şöyle diyebilir: “Tundrada çok sayıda güzel çiçeğin olduğunu kendi gözlerinle gördün, kurak sezonda Hibinı tundrasına geldiğinde kıyafetinin baldan ıslandığını kendi ağzınla söyledin. O halde neden vakti zamanında yetkililere arıları kuzeye getirmelerini önermedin? Kuzeydeki her çiçek bir arı bekliyor ve sen kuzeyin geyiklerle göç eden insanlarına milyonlarca pud ağrılığındaki bu bol, besleyici ve şifa verici maddeyi onlara sunmak gibi bir iyilik yapmadın?” Bu sorunun cevabını vererek Kuzey Kutup Bölgesi balının keşfini ve 1950 yılı yazında orada kovanlıkların kurulmasını anlatan öykümü sonlandıracağım.

Bütün bunlar, kuzeyde yürüyerek dolaştığım ve öyküler yazdığım yüzyılın yarısından beş yıl öncesinde yaşandı. Bazen yürüyerek, bazen önüme çıkan bir arabayla, bazen bir kayıkla, deniz kıyısındaki Kolski yarımadasında gezme fırsatım oldu ve Kutup Dairesi’nin engin boşluğunda yapayalnız kaldım. O zaman hiç kimsenin bilmediği dağlarda apatit30 mineralleri hâlâ derin uykusunda, uzanıyor, Lapland tepeleri (yanardağı) ise uyuyan insanlar gibi bulutlarda tütüyordu ve kuzey gecesinin sessizliğinde o zamanlarda işimize yaramayan Niva Nehri hiç durmadan akıyordu. O an içim keşfedilmemiş yeteneğin ürünü olan, arıların gelmesini bekleyen kuzey çiçekleri gibiydi. Bu yüzden belki de iç dünyam feci bir şekilde bölünmüştü. Bir yanım yaşama sevinci ve büyük mutluluklar yaratabilirken diğer yanım karanlık ve karamsar bir çöldü… Bu iç bölünmeye bağlı olarak başka bir keskin bölünme daha ortaya çıktı: batmayan güneşin aydınlık dünyası-kuzey gecesinin karanlık dünyası. Sanırım bu keskin ayrımın arasından arılar bile geçmeye cesaret edememiştir.

İşte böyleydim ben, kendi içinde masalcı ruhlu, gündüzleri çölleri aşan, tabiatın öykülerini yanında taşıyan, onları mutlu insanlara sunan biri gibi hissediyorum kendimi. Ben olmazsam, zavallı kuzey insanları ışıksız geçirir geceyi. Her bir tüten tepe, bana “geç, geç!” diye fısıldıyor gibiydi. Ve bir de kaba bir sözcük, “sahtekâr”31 sözcüğü aklıma saplanıyor. O dönemlerde kuzeyde yazdığım öykülerim, şarkılarım, bılinalarım32 bahçeler, bülbüller, ahududu, vişne gibi yemişli meyveler hakkındadır. Ancak gerçek hayatta o zamanlarda burada patates bile yetiştiremezdin. Peki ya süslü bahçelerin, bülbüllerin, çiçeklerin, Turgenyev’in, sevimli ve yaşlı arıcıların bulunduğu kadifemsi çayırlığı olan muhteşem memleketimin Lapland’daki tepelerden ne eksiği var? Neden benim memleketimdeki köylülere mujik demişler ki? Bizim köylülere addedilen bu durum tıpkı köle sahibi beyazların, zenci diyerek aşağıladığı ve doğuştan itibaren koyu tene hapsolmaktan başka çaresi bulunmayan insanların düştüğü durum gibi. Bizim zencilere de bazı bahtsız topraklar layık görülmüş; bu topraklar da nüfusları ve sınırları büyürken giderek küçülmüş.

Biz çocukluktan beri bu hapsolmuşluk duygusu ile büyüdük. Bilincimizde çakan ilk şimşekte cennetten kovulan insanın lanetini anlatan efsane ve alın teriyle ekmeğini kazanma durumu karşımıza çıkar. Sonrasında, gençken, aklımız insanın laneti efsanesiyle boğuşmaya başladığında insanın doğaya her daim ihtiyacı olduğunu söyleyen Malthus33‘un dehşet verici “teorisi” ile karşılaşırız: Nüfus artışı geometrik olarak artarken, yaşam ihtiyaçları aritmetik olarak artar. Daha da sonrasında, yetişkin bir adam olur, devlette işe girer ve insanın doğayla arasındaki bağa pranga vuran çara bağlılık yemini ederiz. İşte bu yüzden belki ben de bir bakıma çağımın bir kölesiyim, baldan ıslanmış kıyafetimle tundrada gezdim ve emek sarf edip arıları kuzeye götüreceğimi hiç aklımdan geçirmedim. Bu hapsoluş hissi hayatın her alanına yayılmış, hatta arıların yerel coğrafyanın şartlarına bağlı olarak kuzeyde yaşayamayacağı fikrine bile. Hangimiz karamsar ruhun kıskacındayken bu kritik çizgiyi aşma hakkımızı kullandık ki? En dürüst insan bile bizim zamanın yasalarına göre yaşamıştır: önce Sosyalist Devrim’in, sonra da bireysel mutluluğa ilişkin yetenekleri keşfetme kurallarına göre.