18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Doğumunun 100. Yılında Cengiz Dağcı'ya Armağan (страница 4)

18

SONUÇ

Bugün Ukrayna sınırları içinde Krasnokamenka olarak adı geçen Kızıltaş Yalta şehrinin Gurzuf kasabasına bağlı bir köydür. Doğduğu, hayatının en lezzetli, en çilesiz dönemi olan çocukluğunu ve gençlik yıllarını geçirdiği, şahsiyetinin geliştiği, duygu dünyasının şekillendiği Kızıltaş ve Gurzuf’ Cengiz Dağcı için sığınaktır. Kızıltaş ve Gurzuf’u hatırlamak korkuları, tasa ve kaygılarından uzaklaşmasını, sosyal yalnızlığıyla başa çıkabilmesini, akıl sağlığını korumasını ve yabancı bir kültür dairesinde milli kimliğini, aidiyetini kaybetmemesini sağlamış, hayatının dayanak noktası olmuştur. Ancak Cengiz Dağcı Gurzuf ve Kızıltaş’ı sadece iç dünyasının dış dünyadaki karşılığı olarak kullanmamış, doğduğu ve ruhunu besleyen toprakların hafızalardan silinmesinin önüne geçmek istemiştir. Edebî eser aracılığıyla Kırım’ın kültürel mirasını kendinden sonraki toplumsal hafızaya kazandırma çabası içindedir. Cengiz Dağcı’nın eserleri okundukça ve bu eserler üzerinde düşünülüp Kırım Türklerinin uğradıkları ve hâlâ uğramaya devam ettikleri büyük haksızlıklar fark edildikçe edebî eserin farkındalık yaratma ve bilinçlendirme rolü işlerlik kazanacaktır. Cengiz Dağcı’nın yüreğinde ve dimağında yeniden inşa ettiği Kızıltaş’ına bir faninin küçük, kişisel direnmesi ya da özlemi olarak bakmamak gerekir. Kızıltaş ve Gurzuf’ta böylesine ısrar ediş duygusal bir söylemden çok bir millet aidiyetini ifade ediş, Kırım Türklerini Kırım’a ruhen bağlı kalmaya davet ve Kızıltaş’ın asla Krasnokamenka’ya dönüşmeyeceğini haykırıştır.

KAYNAKLAR

BACHELARD, Gaston (1996) Mekânın Poetikası, Çev. Aykut Derman, Kesit Yayıncılık, İstanbul.

DAĞCI, Cengiz (1992) Anneme Mektuplar, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

DAĞCI, Cengiz (1997b) Ben ve İçimdeki Ben Yansılar’dan Kalanlar 5, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

DAĞCI, Cengiz (1996) Biz Beraber Geçtik Bu Yolu, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

DAĞCI, Cengiz (1998) Hatıralarda Cengiz Dağcı, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

DAĞCI, Cengiz (1956) Korkunç Yıllar, Varlık Yayınları, İstanbul.

DAĞCI, Cengiz (1994a) Onlar da İnsandı, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

DAĞCI, Cengiz (1991) Yansılar 3, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

DAĞCI, Cengiz (1994b) Yansılar 1, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

DAĞCI, Cengiz (1997a) Yansılar 2, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

DAĞCI, Cengiz (1989) Yurdunu Kaybeden Adam, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

DEVELLİOĞLU, Ferit (1980) Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, Doğuş Ltd. Şti. Matbaası, Ankara

FULLFORD Robert (2014) Anlatının Gücü, Çev. Ezgi Kardelen, Kolektif Kitap Bilişim ve Tasarım, İstanbul.

GÖREGENLI, Melek (2010) Çevre Psikolojisi: İnsan Mekân İlişkileri, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

GÜLEÇ SOLAK, Sevcan (2017) “Mekân Kimlik Etkileşimi: Kavramsal ve Kuramsal Bir Bakış”, Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sayı 1 Cilt 6, s.13-37

KARATAY, Zafer (2011) “İnsan Olarak Cengiz Dağcı”, Bellek-İnsan-Eser, Haz. Emel Kefeli-Nesrin Sarıahmetoğlu, Ötüken Neşriyat, İstanbul, s. 60-72.

ÖZEN, Arzu (2006) “Mimari Sanal Gerçeklik Ortamlarında Algı Psikolojisi”, Bilgi Teknolojileri Kongresi IV, Akademik Bilişim, Denizli, http://ab.org.tr/ab06/ bildiri.

TAN, Oğuz (2005) Takıntılar, Timaş Yayınları, İstanbul.

VEALE, David-WILSON, Rob (2017) Üstesinden Gelmek Obsesif Kompulsif Bozukluk, Kuraldışı Yayınevi, İstanbul.

www.tdk.gov.tr

Bir Kültürel Miras Aktarıcısı Olarak Cengiz Dağcı

Ali Duymaz4

GIRIŞ

Cengiz Dağcı’nın romanlarını okuduğumuzda onun bireysel anılarını kaleme almış bir yazar olduğu kanısına ulaşabiliriz. Ancak biraz daha dikkat edilirse bu bireysel anıların arka planında bazen tarihsel anlatılar bazen de kolektif belleğe ait aktarımlar olduğu görülmeye başlar. Çalışmamızın sorusu da burada devreye girer. Cengiz Dağcı, kültürel mirasın bir anlamda yeni bir aktarıcısı mıdır yoksa yok edilip tükenmekte olan sözlü kültürel mirasın yazıya geçiricisi midir?

Yazıya geçirme, sözlü anlatı geleneğinin son aşaması olarak bilinmektedir. Nitekim Dede Korkut Kitabı da bozkır kültürünün Anadolu içlerinde yaşama şansını tükettiği bir dönemde yazıya geçirilmiş bir vasiyetname, bir mezar taşı kitabesi, bir şahide olarak değerlendirilebilir. Yani kolektif bellekteki malzemenin ileride hatırlanması ve yeniden üretilebilmek üzere yazının belleğine ısmarlanışıdır. Cengiz Dağcı da hem bireysel olarak kendisi hem de toplumsal olarak aynı acıyı paylaşan millettaşları için böyle bir vasiyetname veya bir mezar kitabesi mi kaleme almıştır? Başka bir ifadeyle o bir roman yazarı mı yoksa destan yazarı mıdır?

Sosyal bilimlerde son yıllarda moda olan kimi kavramlar vardır. Bunlar bellek, kültürel miras, kimlik, aidiyet gibi bazı sözler etrafında, biraz da muğlak ve değişken biçimde dönmektedir. Bellek üzerine araştırmaları olan Jan Asmann toplumlara ait bir belleğin olmadığını, ancak toplumların üyelerinin toplumun belleğini belirlediğini söyler. Maurice Halbwachs da bireysel bir belleğin olmadığını, belleğin bütün formlarının sosyal bağlantılı olduğunu söyler. Her iki araştırmacıya göre de insanların hatırladıkları şeyler başkalarının anlatımları ve hatırlamaları ile bağlantılıdır. İnsanlar sadece başkalarından öğrendiklerini değil, aynı zamanda onların anlattıklarını, anlamlı diye vurguladıklarını ve yansıttıklarını da sosyal açıdan belirlenmiş anlamları bağlamında algılayarak hatırlarlar. Aileden başlayarak bütün sosyal “biz” gruplarında hatırlama, hatırlanacak olan olguların bıraktığı duygusal izlere bağlıdır. Seçilmiş hatırlamalar bireylerin toplumsal aidiyetini ve grup kimliğini güçlendirir. “Sosyal bellek” olarak tanımlanan ve büyük oranda iletişim işlevli olan bu belleğin yanı sıra Halbwachs’ın “kolektif bellek” dediği kültürel simgelere esaslanan güçlü bir yapı daha vardır. Kolektif bellekte anılar ikna gücü ve duygusal etkisi yüksek “mit”lere dönüşür. Kuşaklara hangi düzeyde aktarılacakları ise, grupların hedef ve ihtiyaçları ile belirlenir. Devamlılıkları ise taşıyıcıların yaşama sürelerine bağlı değildir. Burada daha fazla teorik ayrıntılara girmeden Assmann’ın “kültürel bellek” adı verdiği daha uzun ömürlü yapıdan bahsetmek isteriz. Assmann, kültürel belleği fonksiyon ve depolama belleği olarak ikiye ayırır ve “depolama belleği”ni kültürel bir arşiv olarak değerlendirir. “Fonksiyon belleği” ise unutma sürecini engeller, yeniden üretir, sürdürülebilir kılar. Kültürel bellek bize, yaşam ufkumuzun ötesinde ölümsüz bir mekân bırakır. Yani sınırlı yaşam bilgileriyle baş edebilmemizi sağlar. Bir toplumun, varlığını sürdürebilmesi için mutlak biçimde bir kültürel belleğinin olması gerekir. Assmann 2015; Halbwachs 2018).

Kültürel kimlik konusunda ise çalışma alanımıza ışık tutucu şu alıntıyı yapmak istiyoruz:

“Kültürel kimliği algılamanın en az iki yolu vardır -biri özcü, dar ve kapalı, diğeri tarihsel, kapsayıcı ve açık. Birincisi kültürel kimliği tamamlanmış bir olgu, oluşmuş bir öz olarak değerlendirir. İkincisi ise, kültürel kimliğin üretilen, sürekli bu üretim süreci içinde olan, hiçbir zaman tümüyle tamamlanamayacak bir şey olarak görür. Hall özcü kavrayışı “bir tür kolektif, içinde pek çok şey saklayan ‘kişinin gerçek kendi’, insanların tarihsel olarak paylaştıkları ve ortak geçmişlerinden kaynaklanan daha yüzeysel ve suni olarak oluşturulmuş birçok ‘kendi’” olarak tanımlar. “Orijinal tarih… tarihsel olarak, miras ve gelenek adıyla dondurulurken bir tarihdışılaştırma sureci yaşanır. “Böylesi özler unutulabilir ya da kaydedilebilir ama kesinlikle onarılacak ve temelde, değişmeden kalacaktır.” Bu tanıma göre, daha yüzeysel farklılıkların ve insanların tarihsel değişimlerinin altında yatan, anlam kümelerinin, şifrelerin ve başvuru çerçevelerinin “tekliği”ni sağlayan bir öz, paylaşılmış deneyimler vardır. Etnik, coğrafi geçmiş, din, bölgesel veya ulusal dil vb… şeklinde olabilecek bu öz bulunmalı, ayrıcalıklı bir depodan kazılıp çıkarılmalıdır.” (Larrain, 1995: 217).

Aslında Kırım’da özellikle Osmanlı hâkimiyetiyle özcü kültürel kimliği ile yani yerli kültürel değerleriyle Osmanlılar tarafından taşınan ve din ve yazı ağırlıklı Türk kültürünün karşılaşması ve birleşimiyle bir yeni bir sentez ortaya çıkmıştır. Bu kültürel bireşim, bilhassa Osmanlı-Türk yazılı kültürünün etkisiyle Kırım’da yeni bir yazılı kültür olarak ortaya çıkarırken öte yandan farklı yapılardan insanların karşılaşması ve birlikte yaşamasıyla sözlü olarak bir yaşam felsefesi şeklinde ortaya çıkarmıştır. Bu yaşam felsefesi ortak bir deneyimi ve insanların doğal iletişiminden doğan bir anlayış paylaşımı haline gelmiş, yani ideoloji olarak değil, paylaşılmış bir deneyimler sistemi olarak bellekte yaşayan bir kültürel kimlik oluşturmuştur. Bu durum, ideolojik olmadığı gibi özcü kimliği reddedici, baskılayıcı veya daraltıcı bir tutum da sergilememiştir. Oysa Çarlık Rusya işgalinden Sovyetler Birliği dönemine uzanan ideolojik tutum, bütün bu hususlarda tam aksi bir istikamet göstermiş ve bu da malûm sürgünden soykırıma kadar varan süreci doğurmuştur.

Küreselleşmenin mikro ölçekli ve deneme sürümü bir uygulaması sayılabilecek Sovyet modeli, Kırım ve diğer Türk yurtlarında kültürel belleğin doğal aktarım sürecini sekteye uğratarak da bir soykırım yapmış sayılamaz mı? Cengiz Dağcı bu kültürel belleğin bir aktarıcısı olarak tarihsel ve coğrafî düzlemde temasları işaret ederek daha geniş bir kolektif kimlik üretme ve kayda geçirme gayreti içinde değil midir? Coğrafî olarak Kırım, etnik olarak Tatar kimliğinin “küçük lokma” sayılması birçok tarihsel acı tecrübenin sonucu olarak onun eserlerine yansımıştır. Tarih, Kırım’ın son dönemde eklemli olduğu Ukrayna’da bile varlığını sürdüremediğini, en rahat ve huzurlu dönemin Osmanlı-Kırım ilişkilerinin iyi olduğu zamanlar olduğu, Deşt-i Kıpçak’ta çeşitli dinsel denemelere rağmen Türk varlığının çok kısıtlı tutunma alanı olarak kalabildiği dikkate alınması gereken tarihsel ve stratejik ögelerdir. Ya tahammül ya sefer diyen Kırım Tatarları, göç ederek veya ettirilerek “diaspora” kavramının sağlıksız duygu ve heyecanlarına esir olmamak gibi bir çabanın içinde olmalıdırlar.