18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Doğumunun 100. Yılında Cengiz Dağcı'ya Armağan (страница 3)

18

Gurzuf ve Kızıltaşla kimliğimi unutamamanın; kimliğimi unutamamanın da değil doğrusu, çünkü kimliğimi ben hiçbir zaman unutmadım; kimliğimi yitirmemenin sevinci içinde buluyorum kendimi. Gülünç belki. Ama varlığımı ve akıl sağlığımı korumanın en kolay yolu bu.” (Dağcı, 1997a: 32)

Cengiz Dağcı’nın çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği yerler tabiatı güzel olsa da topraklar bereketli olsa da elbette Dünya yüzündeki en muhteşem, en ideal yaşam alanı değildir. Sert coğrafî şartların, doğal afetlerin, ekonomik sıkıntıların, her alanda merkezî yönetime bağlı olmanın ve merkezî yönetimin ilgisizliğinin yol açtığı olumsuzlukların burada yaşamı bir hayli zorlaştırdığı gerçeğini de dile getirir Cengiz Dağcı:

Hem Yansılar’da idealize ettiğim Gurzuf ve Kızıltaş çocukluğumda da ideal bir yer değildi: kışı soğuktu; bazan kış ortasında yakıt tükenirdi, ekmek tükenirdi; insanlar ölürlerdi – kimi soğuktan, kimi hastalıktan, kimi de içkiden. Büyük depremde devrilmiş Gurzuf camisinin minare taşları devrildikleri yerde kalakalmışlardı; sokaklar, hele Kızıltaş sokakları, taşlı ve çamurluydu. Kışın ortasında çeşmeler donardı, yollar kapanırdı. Yukarı mahallenin camisi dibindeki geniş avluya sığırlar götürülürdü boğaya. Bunun ayıbı ve günahı yok tabii; ama camiin duvarı dibine atılı peykede oturan elleri değnekli ihtiyarlar için pek de hoş olmayan gübre ve hayvan sidiği kokusu, yaz günlerinde ise, bahçe uçlarında bulunan ahşap kulübelerin altındaki helâ çukurlarından iğrenç bok kokuları yayılırdı çevreye.” (Dağcı, 1994b: 216)

Ancak yollar çamurlu ve taş dolu da olsa, gübre ve keçi kokuları duyulsa da burası Kızıltaşlı’nın, Gurzuflu’nun, Kırımlı’nın ocağıdır, yurdudur. Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası adlı kitabında “İnsan vaktiyle oturduğu çatı katını çok dar bulabilir, kışın soğuk, yazın sıcak bulabilir. Ama şimdi, düş kurmaya yakalanan o anının içinde, herhangi bağdaştırmacılıkla olduğu bilinmez, çatı katı ister küçük, ister büyük, ister soğuk ve serin olsun her zaman rahatlatıcıdır” (Bachelard, 1996: 38) cümleleriyle ifade ettiği gibi Cengiz Dağcı da kendisi için barınma mekânı işlevi gördüğü dönemin Kızıltaş’ında göze çarpan olumsuzlukları asla hatırlamaz. Kızıltaş’ta yaşarken değil ama Kızıltaş’tan uzak düştükten, üstelik Kızıltaş’ı bir daha görme ihtimalinin ortadan kalkmasıyla Kızıltaş, Cengiz Dağcı’nın zihninde ve yüreğinde farklı bir boyut kazanır. Bir sevdadan takıntıya dönüşür (Tan, 2005). Ancak Cengiz Dağcı bu takıntı ve beraberinde getirdiği endişelerle başa çıkmayı becermiş (Veale-Willson, 2017) ve Kızıltaş ile Gurzuf’u hem kendi özel hayatı hem de vatanı Kırım için bir simge haline dönüştürmüştür.

Cengiz Dağcı, Kızıltaş’tan ayrıldıktan sonra sadece Kızıltaş değil Kızıltaş ve Gurzufla birlikte Kırım Türklerinin kaderi de değişmiş; Kırım’da, II. Dünya Savaşı sırasında önce gaddar Alman ordusunun işgali ve zulmü yaşanmış, ardından Kırım tekrar acımasız kızıl ordunun eline geçmiştir. 18 Mayıs 1944’te Stalin’in emriyle hayvan vagonlarına tıkılan Kırım Türkleri vatanlarından sürülerek, açlıkla-ölümle mücadele etmişler, büyük çoğunluğu bu mücadelede yenilgiye uğrayarak can vermiş, aileler parçalanmış ve bu Sovyet Rusya’nın uyguladığı bu stratejik soykırım neticesinde bir millet yurdunu kaybetmiştir. Yurdunu kaybeden bir milletin ferdi olarak Londra’da adeta bir sürgün hayatı yaşayan Cengiz Dağcı geride bıraktığı topraklardaki egemenliğin, buna bağlı olarak mekânın, demografik yapının ve kültürün tamamen değiştiğini üzüntüyle ifade eder:

Birkaç ay önce kütüphanelere uğrayıp en yeni Kırım haritalarında aradım Kızıltaş’ı. Yok. Demirci, Değirmenköy, Dereköy, Ayvasıl, Üsküt, Otuz, Özenbeş, Taraktaş, Yanköy… tümü eksik haritada. Yalnız Kırımlılara Kırım’ı ziyaret etmelerine izin verildiğini ve yıkık çökük köylerine gelen insanlarımızın boyunları bükük, bir tutam yurt toprağıyla yine sürgün yerlerine döndüklerini öğreniyorum buraya dek ulaşan haberlerden.” (Dağcı, 1992: 439)

“Mekân, peteklerinin binlerce gözünde zamanı sıkıştırılmış olarak tutar” (Bachelard, 1996: 36) Cengiz Dağcı da Kırım’ın Kırım Türklerine ait olduğu zamanı yansıtan mekâna odaklanarak bir milletin değişen kaderine isyan eder. Unutmamanın ve sürgün sonrası gözlerini dünyaya açan nesle unutturmamanın mücadelesini öncelikle mekân ile verir. Geçmişinden kopmamak için direnen Cengiz Dağcı düşlerinde yeni bir Kızıltaş ve Gurzuf kurar:

Kızıltaş mı? Gerçekten Kızıltaş mı burası? Ayı Dağı’yla, deniziyle, Adalarıyla, Topkaya bayırlarıyla, Pilibaşı bağıyla senin Kızıltaş’ın mı, Saf?

Tümüyle, İye. Tümüyle benim Kızıltaş’ım. Ama yeni Kızıltaş burası. Eski Kızıltaş insansız. Eski Kızıltaş çökük. Eski Kızıltaş’ın bağlarını, bostanlarını, yollarını yaban otları kapladı. Burası yeni Kızıltaş, İye. Kendi ellerimle kurdum ben bu Kızıltaş’ı.” (Dağcı, 1992: 355)

Onun ruhuna şekil veren Kızıltaş Kırım Türklerinin kendi dillerinde türküler okuduğu, gazete ve dergiler çıkardığı; okullarda çocukların anadilleriyle eğitim aldıkları; taş duvarlı bahçeleri çiçekli, damları kızıl kiremitli, duvarları badanalı, verandalı evlerde huzur içinde yaşanan yılların Kızıltaş’ıdır. Dağcı’nın genelde Kırım, özelde Gurzuf ve Kızıltaş üzerinde böylesine ısrarla durması tamamen bilinçlidir. “Geçmişinden kopmuş bir toplum kendi geleceğini kuramaz” (Dağcı, 1994b: 76) diyen Cengiz Dağcı’nın edebî eser vasıtasıyla asıl yapmak istediği öncelikle Kırım’dan uzak düşmüş Kırım Türklerine ve tüm Türk dünyasına sağlam bir gelecek oluşturabilmenin yolunun kökleri tanımaktan geçtiğini göstermektir. Güçlü bir milli şuur ile birleşen vatan özlemi ona gelecek nesilleri bilinçlendirmek için onlara geçmişi taşıma misyonu yüklemiştir. Bu özlem ve bilinçle Kırım Türkünün kültürel kimliğinin kaybolmamasını günün birinde mutlaka gerçek sahiplerine iade olunacak vatan Kırım’a kavuşulacağına duyduğu inançla arzu eder. Yok olmamanın yolunun maziye, kültürel kimliğe sımsıkı bağlı kalmaktan geçtiğini bilmenin verdiği sorumluluk duygusuyla hareket eder:

Belgeselin sonlarına doğru Kızltaş’ın Gelinkaya’sı alınmış filme. (…) Görünüme dalmıştım ya, Gelinkaya’yı tanıyamadım doğusu. Benim çocukluğumun (sonralarda gençliğimin) Gelinkaya’sı küçülmüştü adeta. Yok, adeta değil, gerçekten küçülmüş göründü gözlerime. Küçülmez mi, her şeyimizi silip süpürdüler: camilerimizi, hastahanelerimizi, hanlarımızı ve çeşmelerimizi… Hiçbir şeyimizi bırakmadılar. Kızıltaş’ı Krasnokamensk’e dönüştürenler Gelinkaya’yı da pekala küçültebilirlerdi.” (Dağcı, 1998: 23-24)

Kızıltaş’ta ikamet etmemiz yasak. Yüreklerimiz içinde sevgi duyguları, özlemler uyanmayacak; çiçekler açmayacak; ışıklar yanmayacak; bizim gülümsemelerimiz ve öpücüklerimiz hâlâ Sosyalist romantizmin dışında. Tüm gerçeklerimiz Taşkent, Simferopol, Moskova savcılarının dosyalarında. Davamız basit; bizim biz olarak yaşamak hakkımız.” (Dağcı, 1992: 51)

Evet, ölüm son değildir ama yok olma sondur. Yok olmamamız için durmadan hatırlamak zorundayız. Geçmişinden kopmuş bir ulus, ulus olamaz. Ulusun insanlarını birleştiren, birlikteliğini sağlayan, hatta ulusu ulus kılan onun hatıralarıdır. Yalnızca şanlı ve parlak geçmişinin hatıraları değil; yenilgileri, iç ve dış etkenlerin yarattığı faciaları…” (Dağcı, 1991: 81-82)

İşte bu bilinçle hareket eden ve edebî eserin “kendi halkını kendi halkına” tanıtma işlevinin altını çizen (Dağcı, 1994b: 166, 236) Cengiz Dağcı, Kızıltaş’ın acısıyla yoğrulmuş hayatında yeniden Kızıltaş’a ve Kızıltaş ile Gurzuf ekseninde Kırım’a can vermek ister:

“ (…) dünyanın dört bir yanına dağılmış Kızıltaşlılara yeni baştan Kızıltaş’ı yaşatacaktım. Çimlerin yeşerişini göreceklerdi Kızıltaşlılar benim Kızıltaş’ımda; çiçeklerin açışını, bağlarda salkımlar olgunlaşırken sevinen asmaları göreceklerdi; karın ve yağmurun yağışını, yelin esişini, bayırın üstünde duran Camcı Şevket’in evini çeviren yüksek duvardaki künkten akan suyun şırıltısını duyacaklardı ve bunları gören ve duyan Kızıltaşlılar akıl, yürek, ciğer, dalak, böbrek, göz ve gönülleriyle birbirlerine bağlanıp bir bütün olacaklardı” (Dağcı, 1991: 121-122)

Ben yaşadıkça Kızıltaş unutulmayacaktı. Ben yeni baştan kuracaktım Kızıltaş’ı. ellerimle, aklımla, terimle. Evlerini, camisini, yollarını, köprülerini, çeşmelerini, okulunu kuracaktım. Bostanlarını sulayacaktım. Tarlalarını ekecektim. Bağlarını budayacaktım. Hayvanlarını güdecektim. Mezarlığını temizleyecektim yabanıl otlarından. Işıklar yakacaktım evlerinde. İnsanlarını sürgün yerlerinden getirip kendi evlerine yerleştirecektim. Çocuklarını okutacaktım. Kızlarını evlendirecektim. (…) Mutlu bir gelecek bekliyordu beni. (…) Köksüz ve yönsüz değildim artık.” (Dağcı, 1992: 133)

Cengiz Dağcı’nın maksadı Kırım’ın geçmişine ağıt yakmak değil meşale tutup geleceğini aydınlatmak ve bu vesileyle Kızıltaş ve Gurzuf sembollerini kullanarak gelecek nesiller ile ata toprakları arasında güçlü bir manevi bağ kurmaktır:

Geçmişinden kopmuş bir toplum kendi geleceğini kuramaz. (…) Romanlarımda Kırım’ın dışında doğup büyümüş gençlere yarım yüzyıl önceki Kırım’ı az da olsa tanıtabildiysem mutluyum.” (Dağcı, 1994b: 76)