Анонимный автор – Doğumunun 100. Yılında Cengiz Dağcı'ya Armağan (страница 5)
Bu bir tarih midir? Bir anlamda bir anlamda hayır. Çünkü tarih, soğuk ve nesnel bir takım belge ve kayıtlardan ibaret sayılır. Bu anlamda “anı” ve “bellek” kavramları devreye girer. Kolektif bellek, tarihin aksine kaydedip donuklaştırmaz, kültürel mirası, geleneği aktararak yaşatır. Cengiz Dağcı’nın yaptığı bireysel belleğine kazınmış çocukluk ve ilk gençlik anılarını, toplumsal bellekle birleştirerek “roman” türünün imkânları düzeyinde kaleme almaktır. Burada nelerin bireysel olarak yaşanmış anı, nelerin toplumun diğer bireylerince yaşanıp anlatılarak bireysel anı haznesine doluştuğu karmakarışıktır. Bu da bir kolektif bellek oluşturur. Elbette toplumu derinden etkileyen olaylar, bozkır kültüründe yaşanan süreçte bir destanın oluşum temelini var eder, ama acı anılar tazedir, devir moderndir ve en önemlisi anılarını kolektif belleğe dönüştüren yazar, göç etmiştir, bulunduğu ortam kendisini anlayabilecek evrensel bir olay olarak görmemektedir, bu durumda daha büyük ve geniş bir kitle olarak paylaşımlarını “tarih” gibi değil de duygudaşlık düzeyinde anlayacağını sandığı Türkiye’de yayımlamayı ve dolayısıyla dil itibariyle de daha derin ve geniş bir paydaşlık gördüğü Türkiye Türkçesiyle yazacaktır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesinde 1783 yılında kadar hanlık yönetimi altında yaşayan ve halkının önemli bir kısmı kimi yerel özelliklerini korumuş olsa da o devrin “küresel” Müslüman-Türk kültürünü benimsemiş olan Kırım Türkleri, 1783’ten 1944 yılına kadar önce Çarlık ve daha sonra da Sovyet yönetimince sistematik bir dönüştürme ve yok edilme süreci içine girmişlerdir. Bu sürecin son yıllarını çocukluk ve ilk gençlik yılları halinde yaşamış olan Cengiz Dağcı, son aşamada anılarıyla karışık kolektif Tatar-Türk kimliğini bireysel, toplumsal ve kolektif belleğine nakşederek “depolayıcı” bellek eserleri kaleme almıştır. Çünkü kolektif bellek, katliam ve sürgün dolayısıyla işlevsel niteliğini büyük oranda kaybetmiştir. Çünkü sürdürülebilir, güncellenebilir ve gelecekte yeniden üretilebilir olmaktan çıkmış bir “bellek”, ancak “arşiv”, “müze”, “sanat tarihi” gibi donuk, tarihsel niteliği öne çıkmış kurum ve yapılarla korunabilirdi. Ya da Cengiz Dağcı’nın yaptığı gibi bireysel anılarla kolektif belleğin kesişim noktasında yeni ve çağdaş bir “gelenek” aktarım türü olarak roman türüne müracaat etmek gerekecekti. Bu da donuk bir çözüm gibi görünebilir, ancak yaşantı esaslı olduğu için tarihe göre daha işlevsel bir mahiyet taşımaktadır.
Her ne kadar Kırım Türklerini sürgün edildiği coğrafyalardan bilhassa Özbekistan’da, o da çok uzun yıllar sonra Âşık Ömer ve diğer halk edebiyatı ve folklor ürünleri, başta Cafer Bekirov tarafından derlenip yayımlanmış olsa bile bu eserler, Sovyet politikalarıyla uyumlu biçimde daraltılmış bir “boy” kimliğinin (oto)sansürlü eserleri olmaktan ileri geçememiştir. Oysa hanlığın Ruslarca işgalinden sonra zaten iki görüş öne çıkmıştı. Bunlardan birisi Ceditçilik yaygın adıyla bilinen “dilde fikirde işte birlik” şiarıyla simgelenen ortak Türk kültür ve edebiyatının siyasal kimliğe doğru yol alışı demek olan fikir akımıydı ki bütün Rusya Müslümanlarını etkileyen bu akımın başlangıç mekânlarından birincisi Kırım ve İsmail Gaspıralı’ydı. Diğeri ise bunun hayali ve fantastik olduğundan hareketler uzlaşmacı bir yaklaşımla ortaya atılan “boy” dili ve edebiyatı olup herhangi bir siyasi emel taşımayan yaklaşımdı. Ruslar birinci düşünceye hiçbir şekilde fırsat tanımazken ikincisini göreceli ve kontrollü olarak desteklemişlerdir. Nitekim bu yaklaşım tarzı, ne devlet olarak ne de siyasi temsil olarak herhangi bir iddia üzerine inşa edilmemiştir. Nitekim dinî kimliği ön plana çıkaran “eski”nin temsilcileri de bu görüşe yakın durmuşlardır. İşte Cengiz Dağcı’yı tam da bu fikir kargaşası içinde bir yerde buluruz.
Şimdi birkaç örnekle durumu somutlaştırmak isteriz.
KIRIM’DAN TAŞINAN RITÜELLER
Cengiz Dağcı’nın sürekli ve tekrarlarla anlattığı kültürel miras unsurları arasında ritüeller özel bir yer işgal eder. Kırım Türklerinin bayram ve ritüelleri arasında Hıdrellez gibi yaygın ritüeller olduğu gibi Derviza gibi yerel ve özcü ritüeller de vardır.
Türk kolektif belleğinin döngüsel anlamda güncellenmesine ve işlevsel olarak sürdürülebilir olmasına katkı sağlayan ritüellerden biri de Hıdırellez’dir. Anadolu’da, Balkanlar’da ve Kırım’da kutlanan müşterek bir bahar bayramı olarak Hıdırellez, Cengiz Dağcı’nın eserlerinde sıkça sözü edilen baharın gelişini kutlama merasimidir.
Kırım’da Hıdırellez’e özgü bir diğer uygulama ise genç kızların çiçek fidesi ekmeleridir. Dağcı, ayrıntı vermez ama bu uygulama da bir çeşit fal bakma uygulamasıdır. Akşamdan ekilen fidenin sabaha ne kadar uzadığına bakılarak o yılın nasıl geçeceğine dair çıkarımlar yapılır. Bu uygulama, Hıdırellez kutlaması yapılan hemen her coğrafyada görülür:
Hıdırellez’in Kırım’da baharın simgesi oluşu ise Dağcı’nın şu satırlarında ifadesini bulur:
Hıdırellez’de genç kızlar türküler, maniler söylerler:
Hıdırellez’de söylenen şarkılar, maniler Dağcı’nın çocukluğunda dahi unutulmaya yüz tutmuştur. Roman kahramanı Zöhre Hanım her zaman değil sadece Hıdırellez’de şarkı söyler:
Hıdırellez’in yemekleri de özeldir:
Hıdırellez’de her yerde olduğu gibi Kırım’da da su başlarına gidilir:
Temizlenme, arınma günüdür Hıdırellez:
Yeni eve Hıdırellez’de girilir:
Yukarıda alıntıladığımız örnek metin parçaları dışında
Burada son olarak bu tür ritüellerin istismarına bir örnek olması için hatıralarında anlattığı bir anısını kaydedelim. Kendisine Ömer Seyfettin’den hikâyeler okuyan Dağcı’nın amcası Seyid-Ömer de bir yazardır ve arada bir kendisinin yazdığı Hıdırellez’de Kızıltaş’a gelen yabancı bir dolandırıcıyı anlattığı “Hıdırellez Değil Hınzır İlyas’tı Adamın Adı” başlıklı hikâyesini de okurmuş (Dağcı, 1998: 66). Kızıltaş’ta Hıdırellez kutlamalarının varlığını gösteren bu anıya göre, kalabalıklar çoğu zaman dolandırıcı ve hırsızların da iştahını kabartan bir durumu işaret etmektedir.
Cengiz Dağcı’nın anılarında kalan Hıdırellez’deki uygulamalar, genç kızların mezarlık duvarı diplerine çiçek fidesi ekmeleri, yine genç kızların mani, türkü ve şarkılar söylemeleri, komşu kadınların bir araya gelmeleri, yeni eve girme, insanların su başlarına mesela denize gitmeleri gibi anılardır. Hıdrellez işlevsel olarak ise bir araya gelme, birliktelik sağlama, arınma, temizlenme, geleceğe umut besleme gibi yönleriyle insanları motive eden bir yapıdadır. Bütün bunlar Dağcı’nın hem romanlarında hem de anılarında benzer ve hatta bazen “kalıp” ifadelerle tekrarlanarak yer alırlar. Yani Dağcı, Kırım-Türk kolektif belleğinin en önemli ögelerinden biri olan Hıdırellez’i bütün yönleriyle hatırlama figürü olarak kullanmakta ve gelecek kuşaklara yazılı olarak aktarmaktadır.