реклама
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Doğumunun 100. Yılında Cengiz Dağcı'ya Armağan (страница 13)

18

türük begler bodun bunı eşiding türük bodun tirip il tutsıkıngın bunta urtum yangılıp ölsikingin yime bunta urtum: Türk beyleri ve milleti bunu işitin: Türk milletinin derlenip toparlandığında (birlik olduğunda) (güçlü) devlet olacağını buraya kazıdım; yanıldığında (birlik beraberlik içinde olmadığında) öleceğini de yine buraya kazıdım (KT G 10-11; Alyılmaz, 2005: 31)

küregüngin üçün igidmiş bilge kaganıngın ermiş barmış edgü ilinge kentü yangıltıg yablak kigürtüg yaraklıg kantan kelip yanya iltdi süngüglüg kantan kelipen süre iltdi ıduk ötüken yir bodun bardıg ilgerü barıgma bardıg kuurıgaru barıgma bardıg barduk yirde edgüg ol erinç kanıng subça yügürti süngüküng tagça yatdı beglik urı oglung kul boltı işilik kıız oglung küng boltı bilmedük üçün yablakıngın üçün eçim kagan uça bardı: İtaatsizliğin yüzünden seni besleyip büyütmüş olan bilgili kağanın ile bağımsız ve zenginleşmiş kalkınmış devletine (karşı) hata ettin; kötülük getirdin. Silahlı düşmanlar nereden gelip (seni) bozguna uğrattı; mızraklılar nereden gelip (seni) sürdüler? (Ey) Kutsal Ötüken yerinin / ülkesinin milleti, (başını alıp her yere) gittin. Gittiğin yerlerde kazancın şu oldu: Kanın sular gibi aktı; kemiklerin dağlar gibi yığıldı. Bey olacak erkek çocuğun kul oldu; hanım olacak kız çocuğun cariye oldu. Bilgisizliğin ve kötülüğün yüzünden amcam kağan uçup gitti / vefat etti (KT D 23-24; Alyılmaz, 2005: 45).

anta kisre inisi kagan bolmış erinç oglıtı kagan bolmış erinç anta kisre inisi eçisin teg kılınmaduk erinç oglı kangın teg kılınmaduk erinç biligsiz kağan olurmış erinç yablak kağan olurmış erinç buyrukı yime biligsiz [ermiş] erinç yablak ermiş erinç begleri bodunı tüzsüz üçün tabgaç bodun tebliğin kürlüg[in] üçün armakçısın üçün inili eçili kikşürtükin üçün begli bodunlıg yongaşurtukın üçün türük bodun illedük ilin ıçgınu ıdmış kaganladuk kağanın yitirü ıdmış tabgaç bodunka beglik urı oglın kul boltı eşilik kız oglın küng boltı türük begler türük atın ıt[t]ı tabgaçkı begler tabgaç atın tutupan tabgaç kaganka körmiş el[l]ig yıl işig küçüg birmiş: Ondan sonra küçük kardeşi kağan olmuştur; oğulları kağan olmuştur. Ondan sonra küçük kardeşi ağabeyleri gibi yaratılmamışlar; oğulları babaları gibi yaratılmamışlar. (Bu yüzden de) bilgisiz kağanlar tahta oturmuşlar; kötü kağanlar tahta oturmuşlar. Kumandanları da cahil imişler; kötü imişler, beyler ve halk uyum içinde olmadıkları için, Çin milleti hilekâr (ve) sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için erkek kardeşlerle ağabeyleri birbirine düşürdüğü için, beylerle halkı birbirine karşı kışkırttığı için Türk milleti kurduğu devletini elden çıkarmış; kağan yaptığı kağanını da yitirivermiş. (Bu sebeple de) bey olacak erkek çocukları Çin milletine kul oldu; eş / hanım olacak kız çocukları da cariye oldu. (Üstelik) Türk beyleri Türk adlarını terk etti. Çinlilerin hizmetine giren Türk beyleri Çinlilerin adlarını alarak Çin imparatorunun egemenliği altına girmişler. Elli yıl ona hizmet etmişler (KT D 4-8; Alyılmaz, 2005: 43).

Üzerinden bin değil binlerce yıl geçse de tarihin değiştiremediği bir gerçek vardır. O da şudur: Üzerinde yaşanan ve “değer” anlayışları yalnızca “meta” olan güçlülerin dünyasında kaybedilen her şeyi telafi etmek (onlara rağmen) mümkündür; ancak kaybedilen toprakları / yurtları geri almak çok zordur; onun uğrunda yitip giden canları geri getirmek ise hiçbir şekilde mümkün değildir.

Yurtlarını kaybedenler memleketlerinden uzaklarda taşsız, yazısız, mezarsız, toprak olup giderler (Dağcı, 2017: 50). Geriye kalan da yalnızca pişmanlık ve hüsran olur. Bu bin yıl önce bin yıl sonra fark etmez:

türük kara kamag bodun anca timiş: illig bodun ertim ilim amtı kanı kimke ilig kazganur men tir ermiş kaganlıg bodun ertim kaganım kanı ne kaganka işig küçüg birür men tir ermiş ança tip tabgaç kaganka yagı bolmış yagı bolup itinü yaratunu umaduk yana içikmiş bunca işig küçük birtükgerü sakınmatı türük bodun ölüreyin urugsıratayın tir ermiş yokadu barır ermiş: Türk halk tabakasından (Çinin entrikalarına kanıp sonra akılları başlarına gelenler) şöyle dermiş: (Ben) devlet sahibi bir millettim; devletim şimdi nerede? Kime devlet kazanıyorum dermiş. Kağanlı millet idim; kağanım (şimdi) nerede? Hangi kağana işi gücü kazanıyorum? dermiş. Böyle deyip Çin Kağanı’na / İmparatoru’na düşman olmuş. Düşman olduktan sonra gerekli hazırlığı yapamayınca tekrar (Çine) tutsak olmuş. (Çinliler de) (esir olan Türklerin kendilerine) bu kadar işi gücü verdiklerini düşünmeyip “Türk milletini öldüreyim; (onun) soyunu / kökünü kurutayım” dermiş (KT D 8-10; Alyılmaz, 2005: 44).

“Kalk” diyor içimdeki ben.

Ben!.. Ben nerdeyim? Ve kimim ben?”

Sen kimsin ben bilmiyorum Elli yıldır senin içinde ruhunun besini oldum.

“Kalk, gidelim.”

“Nereye?”

“Yarınların bağına” diyor içimdeki ben (Dağcı, 1997: 106).

Yurtlarını kaybedenler, karşılığında neyi kazanırlarsa kazansınlar (eğer kaybettikleri yurdun gerçek sahibi iseler), kazandıkları hiçbir şey onlara kaybettiklerini unutturamaz ve onun eksikliğini gideremez. Topraklarını / yurtlarını kaybedenlerin acısı yalnız ve yalnız “Ana” olarak gördükleri yurtlarına / vatanlarına kavuştuklarında, onun koynunda huzur bulduklarında, “Ana dili”ni özgürce konuştuklarında diner. Başkalarının yurtlarında alınan hava, sürülen sefa ve yaşanan özgürlük “ölüm öncesi yaşanan iyileşme”ye benzer. Dağcı’nın şu satırları bu bağlamda çok anlamlıdır:

Bitti. Esirlik yılları bitti artık. Ömrümde ilk defa hür hissediyorum kendimi. Hür insanların yaşadığı topraklardayım. Ölüm korkusu, işkence korkusu bıraktı yakamı.

Yıllarca peşinde koştuğum hürriyete kavuştum ama içim neden kapalı? Kendimi bildiğim anda kaybettiğim yaşama sevincine neden kavuşamadım yeniden?

Yurdunu kaybeden adam için hürriyetin bile bir manası kalmadığını şimdi anlıyorum. İçinde doğduğum, gülüp oynadığım yerlerde benim dilim konuşulmuyor artık. Bir zamanlar o topraklarda dilimi konuşan insanların ne olduklarını da bilmiyorum.

Son fırtına ağacı devirdi. Bizler, uçurduğu birkaç yaprak, boşlukta yolunu şaşırmış, ümitsiz ve şaşkın, meçhul bir geleceğe doğru yalpa vurup duruyoruz (Dağcı, 2017: 256).

Analarından ayrı düşmüş olanların, öksüz ve garip kalanların yaraları sağalmaz; acıları dinmez; içlerindeki “ben” de hiçbir zaman susmaz. Ben, yurtlarını kaybedenlere, yad elleri mesken tutanlara, anasız çocuklara sürekli kim olduklarını, analarını, babalarını, kanayan yaralarını hatırlatıp durur:

“Hayatta senin gördüğün her şeyi Regina gerçekten gördü mü?”

Bendi soruyu soran.

Ses etmedim. Ben soruyu tekrarlamadı; yerine, “Sen yaralısın” dedi. Bu kez de benden ses çıkmayınca, “Yarandan ölmen ihtimal; ölmezsen eğer, zamanla yaran onar” dedi ben.

Ben’in sözü düşündürücüydü. Ne ki lafı uzatmaya, özellikle benim yaram üzerine konuşmamıza gereklik duymuyordum. Üstelik benim yaram ayrık bir yaraydı, ve, ben’in bunca yıl içimde ikamet etmesine rağmen, bunu bilmediğine şaşmıyor da değildim.

Ama.

Başka benler nice bilmiyorum. Benim ben inatçı. İnadı taştan kayadan yontulmuş sanki, kanayan yaramı gördü mü musallat kesilir başımın ucunda. Yaram ağrımıyor, derim, aldırmaz; ben bu yarayla elli yıl yaşadım, derim inanmaz. Yaran öldürecek seni der; yakın zamanda yaran olmazsa öleceksin, hem de (Ölümün mutlusu oluyor sanki!) ölümlerin en üzünçlüsüyle öleceksin, der.

Yaram söz konusu oldu mu sen gelirsin aklıma, Anne. Sen de yaralıydın. Senin yaran benimkinden farksız yaraydı. Tek fark senin yaran öldürücü bir yara oldu, benim yaramsa, tersine içimdeki ben’le bizim gerçeklerimizi görmeme yardımcı bir yara oldu. İçimdeki ben’le diyorum, çünkü ben, inatçı olduğundan başka, beni yaşatan bir ben (Dağcı, 1997: 93-94).

Cengiz Dağcı’nın içindeki “ben”, onun ve onun gibi bütün yurdunu kaybedenlerin yaralarını sürekli tazeledi ve acılarını artırdı. O, ömrünün son anına / son nefesine kadar Kırım’ın ve Türkistan’ın kurtuluşu, bağımsızlığı ve özgürlüğü için yazdı ve konuştu:

Şimdiye kadar yaşadığım hayatın acılarını unutacağım. Türkistan ve istiklâl uğrunda yaşayacağım; savaşacağım, öleceğim. Bu kutsal gaye şimdiden sonra, hayatımın ufuklarında bir yıldız gibi parlayacak. Yorgunum, ama son nefesime kadar, son damla kanıma kadar… (Dağcı, 2018: 244).

Dağcı, yarası kapanmadan 22 Eylül 2011 tarihinde hayata gözlerini kapadı; onun ruhu da bedeni de 02 Ekim 2011 tarihinde doğduğu topraklarla / Kızıltaş’la buluştu. Ancak onun içindeki ben hiç susmadı; susmuyor; susmayacak…

Onun içindeki ben (eşsiz eserleri sayesinde) konuşmaya; “Yurdunu Kaybeden Adam”lar’ın yaralarını kanatmaya, içlerini acıtmaya; onlara “kimlik”lerini unutturmamaya; “ad”lar’ını, “at”lar’ını, “ata”larını, “yurtlar”ını, “ana”larını ve “ana vatan”larını, hatırlatmaya devam ediyor ve edecek…

Sonuç ve öneriler:

• Bünyelerinde ait oldukları milletlerin ve toplumların karakteristik özelliklerini barındıran değerler onların parmak izleri gibidirler (Şahin, 2018: 383). Cengiz Dağcı’nın eserleri de hem Türk milletine ait değerleri hem de evrensel değerleri bünyelerinde barındırmaktadırlar. Cengiz Dağcı’nın eserlerindeki değerlerin eğitim süreçlerine yansıtılması, eserlerinin konuyla ilgili derslerde okutulması Türkiye ve Türk dünyası için zaruret arz etmektedir. Nitekim Cengiz Dağcı, eserlerinde Kırım’da ve Türkistan coğrafyasında yaşanan acıları, göz ardı edilip unutturulmaya çalışılan tarihî gerçekleri, millî, manevi ve evrensel değerleri sanatı, sanatın dilini ve inceliklerini de en güzel şekilde kullanarak dikkatlere sunmuştur. Dağcı’nın eserlerini değerler eğitimi açısından araştırıp inceleyen eserler yazılmalı; yüksek lisans ve doktora tezleri hazırlanmalıdır.