Анонимный автор – Doğumunun 100. Yılında Cengiz Dağcı'ya Armağan (страница 15)
Türkçede toplum yasalarının aksamadan yürümesi, kişilerin korkusuzca yaşaması anlamına gelen “güvenlik” kavramı “güven” sözcüğünden türetilmiştir. Yapılan çeşitli saha araştırmaları sonucunda, toplumsal güvenliği zedeleyen adlî suçlar ve yolsuzluklarla toplumsal güven seviyesi arasında bir korelasyonun olduğu saptanmıştır. ABD’nin sosyal açıdan farklılık gösteren kırk farklı bölgesinde yapılan araştırmaya göre başta cinayet olmak üzere şiddete dayalı suçlar, toplumsal güvenin düşük olduğu bölgelerde daha fazla işlenmektedir. Üstelik düşük toplumsal güven yalnızca suç oranının yüksekliğinin bir sonucu değil, aynı zamanda sebebi olmaktadır. (Messner, Rosenfeld, & Baumer, 2004)including violent crime. However, systematic empirical evaluations of the links between the multiple dimensions of social capital and violence are limited by the lack of adequate measures. Using data from the Social Capital Benchmark Survey, the authors model the relationships between several dimensions of social capital and homicide rates for 40 U.S. geographic areas. Their findings show that many forms of social capital highlighted in the literature as having beneficial consequences for communities are not related to homicide rates. Two dimensions of social capital, social trust and social activism, do exhibit significant associations with homicide rates, net of other influences. However, in the latter case, the relationship is positive, and in both cases, simultaneous equation models suggest that these dimensions of social capital are consequences as well as causes of homicide. The results underscore the importance of examining the different dimensions of social capital and assessing their reciprocal relationships with homicide and other social outcomes.”,”DOI”:”10.117 7/000312240406900607”,”ISSN”:”0003-1224”,”journalAbbreviation”:”Am Sociol Rev”,”language”:”en”,”author”:[{“family”:”Messner”,”given”:”Steven F.”},{“family”:”Rosenfeld”,”given”:”Richard”},{“family”:”Baumer”,”given”:”Eric P.”}],”issued”:{“date-parts”:[[“2004”,12,1]]}}}],”schema”:”https:// github.com/citation-style-language/schema/raw/master/csl-citation.json”} Ulusal bazlı çalışmalarda ise vatandaşların birbirlerine güvendiği ülkelerde suç oranı ve yolsuzluğun daha düşük olduğu ortaya konmuştur.(NW, Washington, & Inquiries, 2008)
(http://www.pewglobal.org/2008/04/15/where-trust-is-high-crime-and-corruption-are-low/ Erişim: 10 Haziran 2018)
Toplumu oluşturan bireylerin genel olarak toplumun diğer bireylerine güvenmesi, toplumsal güven, o toplum içindeki güvenlik ortamı kadar toplumun ekonomik gelişmişliğini de etkiler. Bireylerin birbirine güvendikleri toplumlar işbirliğine daha yatkın olup daha yüksek ekonomik gelişmişliğe ve daha az yolsuzluğa sahip olurlar.(Özcan & Bjørnskov, 2011) Yüksek toplumsal güven, özellikle günümüz dünyasında büyük önem arz eden büyük çaplı şirketlerin başarısı ve kalıcılığı için önemlidir. Yalnızca akrabalık esasına dayanan eski tip küçük işletmelerin yerini farklı branşlarda binlerce kişiyi istihdam eden devasa kuruluşların alması, toplumsal güvenin yüksek olduğu ülkelerin ekonomik açıdan diğer ülkelere üstünlük sağlamasına neden olmuştur. Toplumsal güvenin görece düşük olduğu Fransa ve Güney Kore gibi ülkelerde büyük çaplı işletmelerin ortaya çıkışı ancak devletin teşviki ve desteğiyle mümkün olabilmiştir.(Govier, 1997: 132)
Toplumsal güvenin yüksekliği, bireylerin kendi aralarındaki ilişkiyi düzenlemesi için dış bir güce olan ihtiyaçlarını da azaltır. Thomas Hobbes gibi realist politikbilimcilere göre devletin varlığının en temel sebebi insanların doğal durumlarında birbirlerinin aleyhine çalışmaya meyilli olmasıdır (Hobbes (Yazar) & Tuck (Editör), 1996: 86 – 90). Hobbes’un “İnsan insanın kurdudur” diyerek özetlediği bu teoriye göre bireyler, doğal anarşi ortamından kurtulmak için güvenlik karşılığında özgürlüklerinin bir kısmını bir otoriteye devrederler, böylece devlet kavramı ortaya çıkar. Yirminci yüzyılda ortaya çıkan totaliter rejimlerde toplumsal güvenliği tehdit eden unsurlar devlet tarafından bilinçli olarak çarpıtılmış, abartılmış; vatandaşların birbirleri arasındaki güven duygusu yok edilerek bir paranoya ortamı oluşturulmuş ve böylelikle oluşan boşluk devlet otoritesi tarafından doldurulmuştur.
Kırım Türklerinin edebiyat sahasında yetiştirdiği en büyük isimlerden biri olan Cengiz Dağcı’nın 1958 yılında yayımlanan romanı
Romanın başında ve sonunda iki ayrı toplum yer alır. İlk sayfalardaki Kızıltaş toplumu, birbirini tanıyan, birbirine güvenen, her konuda yardımlaşan insanlardan mürekkeptir. Bu toplumun ayırt edici özellikleri bütün bireylerinin aynı etnik kökene, aynı inanca, benzer ekonomik koşullara sahip olmaları ve kimsenin hatırlayamadığı kadar eski zamanlardan beri birlikte yaşamalarıdır. Hikâyenin ilerlemesiyle birlikte bu birlik önce bireysel olarak hareket eden Rus mültecilerle, daha sonra devlet müdahalesiyle bozulur. Romanın finalinde ise Sovyet hükümetince iskân edilen Ruslar ve toplumun öne çıkan bireylerinin ortadan kaldırılmasıyla Kızıltaş köyü, kendi kimliğini tamamen yitirir.
Romanda Kızıltaş köyünün yüksek toplumsal güveni, üç açıdan da kendini gösterir. Öncelikli olarak Kızıltaş Köyü, can ve mal güvenliğinin bir otoriteye ihtiyaç duyulmadan sağlanabildiği bir yerdir. Köyde devlete bağlı jandarma gibi bir kolluk gücüne rastlanmaz, hatta bunun bahsi bile geçmez. Köylüler birbirlerine karşı hukukî yollara başvurmazlar, sorunlar arabuluculukla ve karşılıklı tavizlerle çözülür. Güven ortamı o seviyeye gelmiştir ki köylüler kendi güvenliklerini sağlamak amacıyla basit önlemlere bile gerek duymazlar; çoğu köyün aksine Kızıltaş’ta bireysel silahlanma yaygın değildir, köylüler güvenlik amacıyla köpek beslemezler hatta evlerinin ve ahırlarının kapılarını kilitlemezler.
Kızıltaş’taki toplumsal güven, ekonomik açıdan Fukuyama’nın deyimiyle sosyal kapitale dönüşmüştür. (Fukuyama, 1997) Köylüler, üretim zamanlarında birbirlerine yardım ederler. Alışverişlerinde birbirlerini tercih ederler. Bekir’in ineği Macit’i dölletmek için kendi köyünden bir boğa bulmak yerine Rum köyüne gitmesi, roman boyunca onun için büyük bir pişmanlık kaynağı olur. Romanın ilerleyen bölümlerinde Bekir bir ata ihtiyaç duyduğunda Çilingir ona kendi atını karşılıksız olarak verir. (Dağcı, 2018, s.364) Bu yardımlaşma ve güven ortamı, köylülerin endüstrileşme öncesi tarım toplumlarında sıkça yaşanan kuraklık, yağış fazlası gibi üretimi baltalayacak olumsuz doğa olaylarını daha az hasarla atlatmasını sağlamakta; böylece köylüler, zararlarını hızla telafi ederek üretimde geri kalmamaktadır. Yüksek güven, köylülerin herhangi bir finans kurumuna başvurmadan gerekli maddî sermayeyi edinmelerini, böylece ağır borç yükü altına girmemelerini sağlar. Gerek zararın telafi edilmesinde gerekse de yeni kaynakların bulunmasında Kızıltaş köyü, düşük toplumsal güvene sahip herhangi bir köyden çok daha avantajlıdır.
İdarî örgütlenme açısından da Kızıltaş, ideal bir yüksek güven toplumunun özelliklerini yansıtmaktadır. Romanda Kızıltaş’ta feodal bir yapıdan söz edilmez. Ağalık yahut senyörlük nizamının somut bir kalıntısına rastlayamayız. Bu açılardan köydeki yaşantı anarko-komünist ütopyalara benzese de Kızıltaşlılarda üretim araçlarında ve özel araçlarda bireysel mülkiyet anlayışı vardır. Üstelik köyde taassup boyutuna ulaşmamasına rağmen bireylerin ahlakî kararlarını etkileyen bir dinî inanç sistemi (İslam) ve güçlü bir aile yapısı mevcuttur. Bu iki unsur; aile kurumu ve dinî inanış, köydeki yüksek güven ortamının başlıca yapıtaşlarındandır. Bu durum, gelenekçilik ve ortak değerler üzerindeki uzlaşıyla da desteklenmektedir. Şu hâliyle köy, herhangi bir hizmetin sağlanması için bir devlet otoritesine ihtiyaç duymayan otonom bir toplumsal birimdir.
Roman, Kızıltaş köyünün konu edinilen yüksek güven ortamının bazı yabancı unsurların devreye girişiyle kademeli olarak yok oluşunu anlatır. Köylülerin Karl Marx’ı andırdığı için “Kala Mala” lakabını taktıkları Rus gezgin ve oğlu İvan’ın köye gelişi ile birlikte kadim düzenin bozuluşuna dair bazı emareler belirir. Bunlardan ilki, köye gelen yabancılara bakmak isteyen bir çocuğun damdan düşmesidir. Bu olayda Kala Mala ve İvan’ın sorumluluğu olmasa da ileride yaşanacaklar hakkında bir ipucu olur.